Ayhan MENTESH
     İletişim
     Ziyaretçi defteri
     RESİMLER
     SERAMİKLER
     DIGITAL RESİMLER
     FOTOGRAFLAR
     DÜNYADAN MASALLAR VE HALK HİKAYELERİ
     => AFRİKA MASALLARI
     => ARAP MASALLARI
     => BİRMANYA MASALLARI
     => BOLİVYA MASALLARI
     => ÇİN MASALLARI
     => DERLEME MASALLAR
     => HİNT MASALLARI
     => IRAK MASALLARI
     => İRAN MASALLARI
     => JAPON MASALLARI
     => KAMBOÇYA MASALLARI
     => KANADA MASALLARI
     => KIBRIS MASALLARI
     => KIRGIZ MASALLARI
     => KIZILDERİLİ MASALLARI
     => KORE MASALLARI
     => LAOS MASALLARI
     => MENTEŞ MASALLARI
     => MISIR MASALLARI
     => NORVEÇ MASALLARI
     => ORTA ASYA MASALLARI
     => ÖZBEK MASALLARI
     => PAKİSTAN MASALLARI
     => ROMEN MASALLARI
     => RUS MASALLARI
     => SAMURAİ MASALLARI
     => TAİWAN MASALLARI
     => TİBET MASALLARI
     => UKRAYNA MASALLARI
     => UYGUR MASALLARI
     => WİETNAM MASALLARI
     => YUANAN MASALLARI
     => ZEN MASALLARI
     LİNKLER
     SON ÇALIŞMALARIM

Tasarım Copyright RLB +90(312) 286 62 92


Ressam - DERLEME MASALLAR


 

 
 
 
BUDA RAHİBİ VE İÇKİ
 
 
Bir Rahip Tibet’te geziye çıkmıştı. Yol üstünde bulunan bir evin kapısını çaldı. Kapıya genç bir hanım çıktı. Rahip ona bu geceyi geçirmek için yatacak bir yer istediğini söyledi.
Genç hanım onun isteğini kabul etmesi için üç şart ileri sürdü. Bu şartları şöyle sıraladı;
1-    Rahip kendisi ile yatmalıydı.
2-    Rahip onun keçisini kesip derisini yüzmeli, etini parçalara ayırmalı idi.
3-    Rahip bir şişe alkollü içki içmeliydi.
Her üç olayda rahibin kendi dini inançlarına göre yapmaması gereken yasak şeylerdi. Rahip düşündü.
“Benim kanaatime göre en az günah olan içki içmektir.”
Dedi. Bu şekilde içki içmeyi kabul etti. Sabahleyin uyandığında genç kadının yatağındaydı. Öyle olunca battı balık yan giderek diyerek keçiyi de kesti ve derisini yüzüp parçaladı.
Sonuçta içki en az günah olan bir olay gibi göründüğü halde diğer günahların da işlenmesine yardımcı oldu.
 
 
 
 
İVRİZ
İvriz çok ufak tefek bir oğlan çocuğu idi. Annesi genç yaşta ölmüştü. Ona yaşlı ninesi bakıyordu. İvriz ufak tefek olduğu halde çok akıllı bir çocuktu. Arkadaşları ile beraber oyunlar oynardı. Onlara hoş şakalar yaptığı için hep komşuları, arkadaşları ve akrabaları da onu çok severdi.
Ailesi bir köyde yaşardı. Köyde, küçük büyük herkes çalışırdı. Büyükler çift sürer, ağaç keser, buğday öğütürken; çocuklar da keçileri otlatır, tavşanlara çayır toplar, tavukları yemlerdi.
Köyde herkesin yapacak işi bulunurdu. İş olmadığı zaman çocuklar kendi aralarında oynarken, büyükler de misafirliği giderdi.
Akşamları ocağın ateşi etrafında toplanır, sohbet edilir, masallar, hikayeler anlatılırdı.
Ocağın etrafında sohbet edilirken helvalar dağıtılır, börekler ve çörekler yenirdi. Bir akşam İvriz kendi masalını anlattı. Birkaç yıl önce arkadaşları ile odun toplamak için karşı dağın yamacındaki ormana gitmişler. Çocuklar ormanda bir yandan odun toplarken bir yanan da ağaçlara çıkıp yaban armudu, alıç, çitlembik gibi meyveler topluyorlarmış.
Derken yola çıkmışlar ancak İvriz’in mızmızlığı yüzünden geç kalınca gece ormanda yollarını kaybetmişler. Çocuklar odun toplarken İvriz’e sen de topla demişler. O mızmızlanmış;
“Benim ninem bize susamlı bitta yaptı, siz de odun toplarken benim yerime de toplayın!”
demiş. Yaban armudu toplayan çocuklara da şöyle diyormuş;
“Siz bizim evdeki incirleri yiyorsunuz. Burada ben de sizin armutlarınızdan yiyeceğim.”
Arkadaşları;
“Haydi yürü gidiyoruz!”
demişler. İvriz şöyle demiş;
“Ninem size sütlaç yapıyor, siz de beni sırtınızda taşıyın!”
Çocuklar gülmüşler, ancak ona kızmak da istememişler. Sıra ile onu sırtlarında taşımışlar. Ancak yavaş gidebildikleri için hava kararınca ormanda kısılmışlar. Ormanda bir türlü yollarını bulamamışlar.
Derken karşı yamaçta bir evden ışık geldiğini görmüşler. O ışığa doğru gittiklerinde bir evin kapısının önüne gelmişler. Evin kapısını çaldıklarında karşılarına bir dev çıkmış.
Devin kıllı bir vücudu ve iri kanlı gözleri vardı. İvriz devi gördüğü zaman onun çocukları yiyen bir dev olduğunu hemen tanımıştı. Dev onlara yiyecek bir şeyler koymuş. Biraz sonra da yatmaları için yataklar göstermiş. Ancak İvriz çocukların uyuduğu zaman onlar devin yiyeceğini düşündüğü için uyumamış. Arada bir dev gelir çocukların uyuyup uyumadığını kontrol edermiş. İvriz’e neden uyumadığını sormuş. O da şöyle demiş;
“Ninem bana her gece uyumadan önce nor böreği yapardı.”
Dev durmuş ona börek yapmış. İvriz börekleri yemiş. Ancak yine uyumamış. Dev tekrar gelmiş. İvriz’in yine uyumadığını görmüş. Bu defa yine neden uyumadığını sormuş. İvriz deve şöyle demiş;
“Ben her gece uyumadan önce ninem bana dereden elekle su taşırdı!”
Dev dereye gitmiş elekle su taşımaya çalışmış. Dev uğraşır uğraşır su taşıyamazmış. Böylece sabah yakın olmuş. Ortalık aydınlanmış. Bu defa gidecekleri yolu kolayca görmeleri kolaylaşmış. İvriz arkadaşlarını uyandırmış hemen yola koyulmuşlar. Derenin bir bölgesi çok sığmış. İvriz daha önceki gezilerinde orasını biliyormuş. Arkadaşlarını oradan geçirmiş. Dev onların dereyi geçtiklerini görünce çok kızmış. Dev bağırarak nasıl geçeceğini sormuş. İvriz; deve, orada duran değirmen taşını göstermiş ve deve şöyle seslenmiş;
“Dev amca orada duran değirmen taşını başına geçirirsen dereyi yüzüp geçebilirsin!”
Dev başına değirmen taşını geçirince derede yüzememiş, suya batmış boğulmuş. Böylece küçük, ufak tefek ama akıllı bir çocuk olan İvriz arkadaşlarını da kurtarmış.
 
 
 
 
 
 
KÜPLERDE SAKLANAN POLİSLER
 
 
 
Dayım Polis Çavuşu idi. Daima sorunlara ilginç çözümler bulan bir insandı. Bir cinayet davasında suçlunun kim olduğu tespit edilemiyordu.
Cinayet bir köyde işlenmişti. Dayım bir gece şüpheli şahısları kelepçeli olarak köydeki bir depoya kilitler.
Depoda büyük küpler vardır. Polisler küplere saklanmıştır. Gece şüpheli şahıslar kendi aralarında tartışırlarken Kel Hasan dedikleri adam cinayeti işlediğini itiraf eder. Küpteki polislerden biri sesli olarak güler.
Suçlu adam oyuna geldiğini anlar ve kelepçeli elleri ile küpü yumruklamaya başlayınca kapı açılır. Dıştaki polisler içeriye gelip duruma el koyarlar
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
SİHİRLİ NAR
 
 
 
 
Bir zamanlar, bir padişah oğullarını sınamak ve onları hayata hazırlamak için bir deneyime girişmek istemişti. Vezirleri ile danışarak bu isteğini gerçekleştirmek için bir plan hazırlamıştı.
Padişahın üç oğlu vardır. Şehzade Mehmet, Şehzade Selim ve Şehzade Murat. Bir gün onları çağırır ve düşüncesini açıklar. Padişahın istediği şudur; oğullarından her biri değişik bir ülkeye gidecek ve oradan hayranlık uyandıracak bir ürün veya çok değerli bir buluşu babalarına getireceklerdi.
Şehzade Mehmet İran’ın Şiraz şehrine gider. Bedestenleri, çarşıları dolaşır. Orada bir halı mağazasında gezerken sihirli bir halı görür. Halının özelliği üzerine oturulduğu zaman istenilen ülkeye hızlı bir şekilde gidilebilmektedir.
İkinci oğlu Şehzade Selim Hint ülkesine gider. Orada çeşitli çarşılar, ilim merkezleri, kuyumcu dükkanları görür. Harika işler satılan bir merkezde sihirli bir ayna görür. Aynanın özelliği uzaktaki bir ülkede neler olduğunu göstermektedir.
Böyle bir alete sahip olduğu zaman kardeşlerine göre üstün bir başarıya sahip olacağını düşünür ve onu satın alır.
Üçüncü şehzade Buhara şehrine gider ve orada gezerken bir alim ona nar ağacını tanıtır. Narın en önemli özelliği; en ölümcül hastalara bile yedirildiği zaman onları iyileştirmektedir.
Üç kardeş de önceden kararlaştırdıkları gibi yolculuğa çıkmadan önce toplantı yaptıkları bir kervansarayda buluşurlar. Önce birlikte olmanın sevincini yaşarlar. Sonra birbirlerine, buldukları harika ürünleri gösterirler.
Şehzade Selim Gülnaz Sultan’ı merak eder ve devran aynasında onu görmeye çalışır. Gördüklerinden şaşkına döner. Gülnaz Sultan’ın ölümcül hasta olduğu anlaşılır.
Şehzade Mehmet sihirli halı ile hemen Sultan Hanım’ın yanına gidebileceklerini söyler. Çok geçmeden istekleri gerçekleşir. Tez bir zamanda Gülnaz Sultan’ın odasında toplanırlar.
Şehzade Murat hemen Buhara şehrinden getirdiği sihirli nar meyvesini heybesinden çıkarır ve kubaklarını soyarak Gülnaz Sultan’a sunar. Onu yer yemez prenses hemen canlanır.
Üç kardeş de aynı soylu hanım ile evlenmek istemektedirler. Sonunda prensese kiminle evlenmek istediği sorulur. Gülnaz Sultan Şehzade Mehmet’e sorar;
“Şehzadem siz geldiğiniz günden beri halınızda bir değişiklik oldu mu?”
Şehzade Mehmet şöyle der;
“Hayır prenses hazretleri!”
Sonra Gülnaz Sultan, Şehzade Selim’e sorar;
“Şehzade hazretleri sizin sihirli aynanızda bir değişiklik oldu mu!”
Şehzade Selim;
“Hayır sultan hanım bir değişiklik olmadı!”
Sonra Gülnaz Sultan Şehzade Murat’a sorar;
“Sizin getirdiğiniz hediyede bir değişiklik oldu mu?”
Şehzade Murat;
“Evet sultan hanım, bunun değerlendirmesini size bırakıyorum. Takdir sizindir!”
Bunun üzerine Gülnaz Sultan şöyle dedi;
“Sevgili aile büyüklerim, kıymetli dostlarım. Şehzade Murat kendisinin olan en değerli bir sihirli narın bir parçasını bana verdi. Gördüğünüz gibi hemen sağlığıma kavuştum. Şehzademiz eğer isteseydi bu kadar üstün şifa verici özelliği olan bir meyveyi kendisi için saklayabilirdi. Bu fedakarlığını takdir etmemiz lazım. Ben evlenme konusunda seçimimi yaptım.
Şehzade Murat, gönül zenginliği ile beni mutlu etti. Onunla evlenmekten mutlu olacağım.”
Gülnaz Sultanın bu akıllı kararı herkesi mutlu etti. Padişah görkemli bir törenle oğlu Şehzade Murat ile Gülnaz Sultan’ı evlendirdi.
Onlar erdi muradına biz çıkalım taht-ı revanına.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ASİL GEYİK
 
 
 
Bir zamanlar Hindistan’da av meraklısı bir kral vardı. Bütün işi gücü avcılıktı. Erkenden kalkar, atına biner, adamları ile beraber av partileri düzenlerdi.
Kral ve adamları avlanmak için şehir dışına çıktıklarında vatandaşlar çok huzursuz oluyordu. Atlılar ekili alanlara, bahçe ve bostanlara çok zarar veriyorlardı.
Bunu gören bağ-bahçe sahipleri, ormanda ekili bir alanda av hayvanlarını toplayamaya karar verdiler. Böylece kral etrafı tellerle çevrili alana geldiği zaman orada avlanıyor, çevreye ziyan vermiyordu.
Ancak olaya hayvanlar açısından bakıldığında, durum hiç de iyi değildi. Kral ve adamları kapalı alana geldiklerinde, vahşi bir saldırı başlıyordu. Her tarafa oklar atılıyor, hayvanlar kovalanıyordu.
Bu çılgın saldırı yüzünden bir çok hayvan yaralanıyor, ölüyordu. Bu durumda bir çok insan, yararlı olacak bir çok hayvanın boş yere telef olduğunu görüyordu.
Bir akşam geyiklerin kralı olan Kral Geyik, kralın rüyasına girdi. Bu çılgın katliamın durdurulmasını istedi. Bir de çözüm önerisi getirdi. Her gün bir geyik kapalı alanın giriş kapısında gelip kralın önünde diz çökecekti.
Bu şekilde kral; her gün bir geyik elde ederken, diğer geyikler yaralanmadan yaşayabilecekti.
Kral geyik topluluğunun reisinin korunmasını ve vurulmamasını emretti. Yapılan anlaşmaya göre; her gün bir geyik gidip krala teslim oluyordu. Bir süre sonra, doğumu yaklaşan bir dişi geyik, kral geyik ile görüşmek istedi. Karnında yavrusu olduğu için teslim olmak istemiyordu.
“Yavrumu doğurayım, ondan sonra gelir teslim olurum!”
diyordu. Anlaşmaya itirazı vardı, o gün teslim olursa bir değil, iki geyik yok olacaktı. Anlaşma açıktı her gün bir geyik teslim olacaktı. Diğer geyikler de sırası gelen gider teslim olur diyordu. Kimse de sırası gelmeden gidip teslim olmak istemiyordu.
Kral geyik bu durumda yavrusunu yaşatmak isteyen geyiği korumak için kendini feda etmeye karar verdi. O sabah, kralın gelişi ile geyiklerin başkanı gidip kendini kralın önüne attı.
Hint Kralı bu duruma şaştı ve geyiklerin reisine;
“Neden kendini feda etmek istiyorsun?”
dedi. Geyiklerin başı, kendi topluluğundan olan ve yavrusunu korumak isteyen bir hayvana sahip çıkması gerektiğini söyledi ve şöyle dedi;
“Ben topluluğun başı olarak zor durumda olan bir kişiye sahip çıkmazsam, o topluluğun başı olarak nasıl saygınlığımı korurum?”
Hint Kralı duygulanmıştı. Gidip geyiklerin reisinin başını okşadı ve şöyle dedi;
“Sevgili geyik reisi, bugün sen bana çok önemli bir ders öğrettin. Yönettiği topluluğun sorunlarına sahip çıkmayan, onlar için özveride bulunmayan insan, o toplumun kralı olarak saygınlığını koruyamaz.
Bir kral o toplumun mutluluğu, sağlığı için, canla başla çalıştığı takdirde; kral olarak toplumdaki yerini koruyabilir. Bana bu dersi verdiğin için seni bağışlıyorum!”
Dedi. Geyiklerin reisi sadece kendisinin bağışlanmasının yeterli olmadığını, ormandaki diğer canlıların da hayatının bağışlanmasını istedi.
Bir liderin asıl görevi; mensup olduğu topluluğun sağlığını, refahını korumak ve geliştirmektir.
Eğer onun asıl amacı liderliğini korumak, toplumda sahip olduğu imkanları, kendi faydası için, kişisel çıkarları ve şöhreti için çalışıyorsa. Bu gizli bir amaç şeklinde bile olsa etrafındaki zeki, anlayışlı ve dikkatli insanların bu durum gözünden kaçmayacaktır.
Gerçek böyle olduğu zaman liderliği tartışılır durumda olacaktır. Tartışılan bir liderlik kaybolmuş bir liderliktir. Tartışılan bir krallık, kaybolmuş bir krallıktır.
Kral şöyle düşündü. Bir ülkede sadece var olanı öldürerek, tüketerek yaşamak isteyen bir yönetici ve onun ulusu varlığını sürdüremez. Asıl önemli olan, çevredeki bütün canlıları korumaya çalışma ve üretmedir.
İnsanlar üretmeden yaşayamazlar.”
Hint kralı geyiklerin başını okşadı ve dostça ayrıldılar. O günden sonra ülkede mutlu bir barış dönemi başladı.
Kral kendisine bu önemli dersi veren geyiğin anısına bir anıt dikilmesini emretti. Bu anıtın üzerine güzel bir geyik resmi oyuldu. Anıtın diğer yüzüne de şu metin yazıldı;
“Tartışılan bir liderlik kaybolmuş bir liderliktir. Tartışılan bir krallık kaybolmuş bir krallıktır.”
 
 
 
 
 
Bu masal www.learningtogive.com isimli web sitesinden alınmıştır. Ancak bazı yerlerde sadeleştirmeler yapılırken bazı yerlerde güncel yazılar eklenmiştir
 
 
 
 
 
 
İŞ ARAYAN ÇOCUK
 
 
Vaktiyle bir kadının bir kadının 10 yaşında bir oğlu vardı. Adı boncuk idi. Babası genç yaşta annesi onu geçindirmek için çok gayret sarf ediyordu.
Boncuk annesinin çok çalıştığını gördükçe üzülüyordu. Sonunda iş bulmaya karar verdi. Annesinin üzülmemesi için kendisi de çalışacaktı.
annesine köyde ayrılıp yakın bir şehirde iş arayacağını söylediği zaman annesi buna itiraz etti.
Çok küçük olduğu için, oğlunun iş ararken başına kötü şeylerin geleceğini düşünüyordu. Ancak annesini ikna etmek için Boncuk çok gayret sarf etti.
Sonunda annesi onun gitmesine izin verdi. Ancak yola çıkmadan önce annesi ona şöyle dedi;
“Anneciğim senin başına bir şey gelmesini istemiyorum. Ancak sana bir nasihatim var. Yola çıkarken sana üç elma vereceğim. Yolda bazı insanlar ile karşılaşacaksın. Onları tanımak için bence şöyle bir deneme yapabilirsin. Onlara elindeki elmalardan ikram ederken şöyle yaparsan iyi olur.
Elmayı ikiye bölerken dikkat et. İki parça aynı büyüklükte olmasın. Yeni tanıştığın insana elma ikram ederken dikkat et, elmanın büyük parçasını almak isteyenlerden uzak dur. Onlar seni aldatmak için ellerinden geleni yapabilirler. Son onlardan uzak dur. O insanlardan sana hayır gelmez.”
O gün akşamüzeri yolda bir adam ile tanıştı. Ona elma ikram ettiği zaman adamın hemen iri elma parçasını kaptığını gördü.
Annesinin öğütleri aklına geldi. Hana gittikleri zaman hancının adamı süzdüğünü, bakışları ile onu onaylamadığını anladı. Davranışlarından adamın niyetinin onun eşeğini çalmak istediğini anladı.
Adam ikide bir gidip onun uyuyup uyumadığını kontrol ediyordu. Bunun üzerine sabaha kadar uyumadı. Ortalık ağarır ağarmaz eşeğini alıp handan ayrıldı.
Ertesi gün yine aynı denemeyi başka bir yol arkadaşı üzerinde yaptı. Üçüncü gün başka bir yolcu ile karşılaştı. Selamlaştılar. Birbirlerine yol durumlarını sordular. Aynı yola gideceklerini anladıkları için birlikte yol arkadaşlığı yapmaya karar verdiler.
Boncuk o gece handa arkadaşına elma ikram ederken adamın davranışlarını inceledi. Yaşlı adam şöyle dedi;
Evladım o elma sana yetmez. Ancak cömertliğine teşekkür ederim.”
Adam elmanın küçük parçasını seçti. Sonra o küçük parçanın yarısını da yine Boncuk’a verdi ve şöyle dedi;
“Evladım senin büyümen lazım. Onun için bu parçayı sen yersen çok daha iyi olur.”
O gece Boncuk iç huzuru ile güzel bir uyku çekti. Sabahleyin erkenden kalktı eşeğini aradı. Yaşlı arkadaşı onu görünce yanına çağırdı. Adam sabah sabah kalkmış, bahçeye inmiş küçük arkadaşının eşeğine yedirmek için çayır toplamıştı.
Annesinin öğütleri aklına geldi. Şehre vardıkları zaman birlikte yolculuk yaptığı yaşlı adam, ona bir lokantada çırak olarak çalışacağı bir usta bulmuştu.
Boncuk yeni ustası ile iyi anlaştı. Her gün lokantada yeni ustası ile birlikte çalışıyor, akşamları da lokantanın üstündeki odada kalıyordu. Yaşlı adam bir süre sonra onu ablasının evindeki bir odaya taşıdı. Ondan sonraki aylarda hafta sonları yaşlı adamın torunları ile balığa gidiyorlardı.
Boncuk bazı günler yakaladığı balıklardan bazılarını yaşlı adama getiriyordu. Bir süre sonra Boncuk annesinin yanına onu ziyarete gitti. Eski anıları tazelediler.
Annesi ona elma ikram deneyini sordu. Boncuk şeyle dedi;
“Anneciğim sana anılarımı anlattım. Gerçekten de senin verdiğin öğütler çok yararlı oldu. Gerçekten de başkalarına saygısı olan, onlarla dürüst iş birliği yapan insanlar ile dostluk kurmak, o dostluğu devam ettirmek çok güzel sonuçlar doğuruyor.”
 
 
 
 
 
UD ÇALAN KRALİÇE
 
 
Vaktiyle bir kral bir bölgedeki bir derebeyinin yaptığı soygunlardan çok usanmıştı. O derebeyi ile mücadeleyi göze alarak ona savaş açtı.
Fakat isyan eden şövalye kralın adamlarından bazılarını satın aldığı için kral yenilmişti. Kraliçe bu duruma çok üzülmüştü. Yenilen kral şövalyenin yaşadığı kalenin mahzenine hapis edilmişti.
Kimse ile görüştürülmüyordu. Daima kapıda bekçiler vardı. Kraliçe nöbetçilerden bazılarına hediyeler göndererek krala iyi bakmalarını sağladı.
Daha sonra kraliçe saçlarını erkek çocukların saçları gibi kestirdi. Şehirden şehire dolaşan saz şairleri gibi o da kılık değiştirerek şövalyenin yaşadığı şehre geldi.
Söylediği şiirler, çaldığı müzikler dilden dile dolaşıyordu. Sonunda şairin öyküleri şövalyenin kulağına gitti. Şövalye bir müddet sonra krallığını ilan etti. Kraliçe şölendi yeni krala güzel bir müzik ziyafeti sundu. Yeni kral bu yeni seyyar halk şairine hayran kaldı. Onu sarayına davet etti. Halk şairi günlerce yeni kralı eğlendirdi. Sonunda yeni kral halk şairine;
“Dile benden ne dilersen.”
Dedi. Şair;
“Peki aileme gidip görünmek istiyorum onları çok özledim!”
dedi.
“Bir de bana giderken refakat edecek birini istiyorum!”
dedi. Ayrıca mahkumlar arasından bir yoldaş seçmek istedi. Kral buna izin verdi. Kocası kraliçeyi tanımadı.
Kraliçe bu şekilde kocasını zindandan kaçırmayı başardı. Geri ülkelerine döndüler. Kral halkın isyan etmesi ile yeniden krallığını elde etti. Yeniden bir taç giyme töreni yapıldı. Kral, kraliçeye;
“Ben esarette olduğum sırada, beni hiç arayıp sormadın!”
dedi. Kraliçeden bir açıklama istedi. Kraliçe;
“Biraz sonra size cevabım hazırdır!”
dedi. İçeri girdi, halk şairi iken giydiği elbiseleri giydi. Ud çalarak kralın yanına geldi. Kral o zaman durumu anladı. Yeniden düğün dernek yaptılar. Kral ve halkı kraliçenin zekasını, yeteneğini ve kocasına olan derin aşkını ve bağlılığını hiç unutmadılar.
O güzel insanların yaşantısından bize bu masal kaldı.
Bize bu masalın verdiği dersler vardır;
Zor zamanlarınızda cesaretinizi koruyun.
Aklınızı kullanırsanız, sevdiklerinize inanırsanız sonunda başarılı ve mutlu olursunuz.
Yapılan fedakarlıkları iyi günlerde de hatırlayın.
Felaket durumlarında sizi ayakta tutacak olan sevginizdir.
Sahip olduğunuz müzik, şiir gibi beceriler kötü günlerinizde hem teselliniz, hem dayanağınız olur.
Müzik ve şiir insan ruhu yücelten altın merdivendir. Onu iyi günde de kötü günde de iyice tutunuz!
 
 
 
 
 
GUSPO
 
 
Çok eskiden Kıbrıs’ın güneyindeki bir köyde Cemil isminde güzel bir yaşarmış. Genç yaşta annesi ölmüştü. Babası bir başka köyden Cevriye isimli bir kadınla evlendi.
Üvey anası ona çok kötü davranırmış. Onun elinden çekmediği acı yokmuş. Genç kız ne yaparsa yapsın yaranamazmış.
Analığının yakın bir kasabada gizlice buluştuğu bir adam varmış. Cemile’den kurtulmak istemesinin bir sebebi de dostu ile buluşmak istemesi imiş. Analığının bu gizli gizli buluştuğu adam kaba saba bir admmış. Herkes ona Guspo derlermiş.
Guspo, o yörede büyük ve kaba baltalara verilen isimdi. Guspo kaba davranışları ile herkesi yıldırmıştı. İşte bu adam esasında Cemile ile evlenmek istiyormuş. Cemile ile evlendiği takdirde, onun analığı ile aynı evde oturabileceğini düşünüyormuş.
Bir süre sonra Guspo Cevriye kadını ikna etmiş. Bu defa sık sık eve gelir, genç kız ile birlikte olmanın yollarını ararmış. Cemile bu adamdan kurtulmanın yollarını arıyormuş. Çok defa; evde olduğunda kapıyı kilitler evde öyle iş yaparmış.
Guspo bir gün Cevriye kadını yakındaki bir köye hellim yaptırmaya göndermiş. Cevriye kadın atına binmiş Sucular köyüne yol almış. Guspo Cemile’yi görmek için eve gittiğinde Cemile evin hamamında yıkanıyormuş. Guspo gelip te kapıyı kilitli gördüğünde pencereden bakmış. Cemile’nin elbiseleri sandalyenin üzerinde imiş. Dışarıdan ucu çatallı uzun bir vakla uzatmış. Cemile’nin elbiselerini açık olan pencereden dışarıya almış. Sonra kapıyı çalmış. Cemile banyonun kapı aralığından bakınca elbiselerinin çalındığını anlamış.
Guspo kapıyı açmak için zorladığında Cemile çok korkmuş;
“Allahım beni kuşa çevir uçup kaçayım!”
diye tanrıya yalvarmış. Tanrı onu beyaz bir güvercine dönüştürmüş. O da pencereden uçup kaçmış. Beyaz güvercin gide gide bir bağ evine gitmiş. Bağ evinde yaşlı bir bilge yaşarmış. Ona herkes Derviş Baba dermiş. Yunmuş, arınmış, dünya görmüş bir adammış. Güvercinin acı acı öttüğünü görünce onun yanına gitmiş. Ona bir sahan üstüne yiyecek ve yanında da içecek su koymuş.
Birkaç gün sonra Guspo ve Cevriye kadın Baba Derviş’in yaşadığı eve gelmişler. Sağa sola bakındılar;
“Beyaz bir güvercin buraya geldi mi?”
diye sorular sordular. Yaşlı bilge onlara hiç güvercinin gelmediğini söyledi. O gece beyaz güvercin genç kız kılığına büründü ve Baba Derviş ile tatlı tatlı konuştular. Cemile yaşlı bilgeye yaşadıklarını anlattı ve korunmasını istedi. Cemile yaşlı bilgeye her konuda yardımcı oldu.
Cemile gündüzleri kuş olup uçuyor, akşamları geri geliyordu. Bir çok günler Derviş Babanın evini temizliyor, yemeğini yapıyordu. İkisi birbirini baba kız gibi seviyordu. Her ikisi de çok mutlu imiş. Cemile evi temizleyip düzenlerken tavan arasında bazı sürahiler ve içki kapları görmüş. Derviş Baba’ya neden onları kullanmadıklarını sormuş. Yaşlı adam ona şöyle demiş;
“Altın sürahiler, altın ruhlar içindir. Gümüş sürahiler konuklar için, çini sürahiler de cinler içindir.”
Demiş. Günlerden bir gün Guspo ile Cevriye kadın Derviş Baba’yı ziyarete gitmişler. Söyledikleri şey şuydu:
“Genç bir hanımın çiftlik evinde gezindiği görülüyormuş. Ayrıca kuşa dönüşen bir genç hanım varmış.”
Onların geldiği sırada Cemile yine beyaz bir güvercine dönüşmüştü. Çiftlik evinin ön kısmında yüksek pencereli bir oda vardı. Guspo ve Cevriye bütün odaları dolaşmaya karar verdiler. İlle gördükleri kuşun onların evinden gelen güvercin olduğunu söylüyorlardı ve onu yakalamaya giriştiler. Derviş baba;
“Siz acele etmeyin, onu ben yakalar size veririm. O bana alışkındır, benden kaçmaz!”
Dedi. Guspo;
O sürahilerde ne var?”
Dedi. Derviş Baba;
“Oturun size bir şarap sunayım!”
dedi. Çini işi toprak sürahiden onlara şarap döktü. Önlerine hemen pastırma, sucuk, hellim ve çeşitli çerezler koydu. Onlar aç gözlülükle dikkatlerini sofraya verdiler. Şarabı içer içmez renkleri koyulaştı. Vücutlarından tüyler çıktı.
Gak gak diye sesler çıkardılar. Sonra gagaları uzadı, ayakları inceldi. Sonra şaşkın şaşkın bakındılar. Hemen uçup gittiler. Derviş Baba;
“Gel kızım Cemile hanım, gel güzelim. Artık onlar çekip gittiler.”
Hemen tavana yakın raflardan yere inen güvercin tekrar insan görünümüne dönüştü. Derviş Baba yanına gitti. İkisi de mutluydu, onu sevgi ile kucakladı. Sırma saçlarını okşadı, bir süre birbirlerini öpüp okşadılar. İkisinde de sevinç göz yaşları vardı.
O günden sonra birlikte mutlu yaşadılar. Ertesi yıl Derviş Baba’nın yeğeni Hakan onlara ziyarete geldi. İki genç tanıştıklarına çok mutlu oldular. Bir hafta sonra onları evlendirdiler.
Tanrı iyi insanların mutlu olması için daima bir vesile kılar.
DAĞ VE FARE
 
İri bir fare bir dağ yamacını deliyordu. İşi zordu, kocaman taşlar arasından toprağı eşeliyor dışarı atıyordu. Dışarıda güzel bir gün vardı. Güneş her tarafı ışıtıyordu. Doruktaki karlar erimiş, ırmaklar coşmuştu. Fare güneşe baktı;
“Keşke güneş olsam!”
dedi. Hemen gök yüzüne yükseldi. Güneş olmak güzeldi. Kışın soğuklarından sonra güneş olmak onu güzelce ısıtmıştı. Ansızın önüne bir bulut geldi. Bulut güneşin önünü kapattı. Ortalık karardı. Farecik bu defa;
“Keşke bulut olsaydım!”
dedi. Hemen kocaman bir buluta dönüştü. Gök yüzünde bulut olmak güzeldi. Hemen tarlalar dağlar üzerinde gezindi. Ancak o da nesi bir rüzgar geldi o güzelim bulutu dağıttı. Ancak dağa hiçbir şey yapamadı.
Farecik o anda bir dağ olmak istedi. Hemen dileği kabul edildi. Birden bire kocaman bir dağa dönüştü.
Ertesi gün çok sayıda işçi ellerinde kazmalarla dağa hücum etti. Dağın yamacında kocaman bir oyuk açtılar. Bu hiç de iyi bir şey değildi. Dağ delinmişti ancak kocaman bir kaya orada olduğu gibi duruyordu.
Bu defa farecik koskoca bir kaya olmak istedi ve kocaman sert bir kaya kütlesi oldu. Ertesi gün kocaman bir çekiçle onu delmek için uğraşan bir işçi grubu geldi. Vura vura taşı parçalamaya koyuldular.
Fare bu defa da başka bir şey olmak istedi. O sırada yan tarafında bir fare toprakları eşip duruyordu. Bu defa şöyle dedi:
“Keşke bir fare olsam!”
Ve sonunda dağ yeni bir fare doğurdu. Akıllı fare sonunda şöyle düşündü. Hayatta en iyi şey bir canlının başkalarına özenmeye çalışmak yerine kendisi olmayı üstün sayması ve ona değer vermesidir.
Bu hikayenin yazılmasında bir Çin hikayesinden esinlendim.
 
İPEK BÖCEĞİ EFSANESİ
 
 
Bir zamanlar Kore’de güçlü bir kral yaşardı. Kralın çok akıllı, ülkesini seven bir kızı vardı. Bir aralık kral geceleri uyuyamıyor, çıkıp saray bahçesinde düşünceli düşünceli düşünüyordu. Kızı bunun farkına varmıştı.
Bir akşam, bir gece feneri aldı ve bir dut ağacının altında üzgün ve düşünceli duran babasının yanına gitti. Kızı krala şöyle dedi;
“Sevgili kralım, saygıdeğer babam! Neden bu kadar üzüntülüsün?”
Kral üzüntüsünü kızı ile paylaşmak istemiyordu. Fakat kızı ısrar edince, şunları söyledi;
“Sevgili kızım, şunu bilmeni istiyorum. Ülkemiz zor bir dönem geçiriyor. Kısa bir süre sonra bu saray istila edilebilir. Savaşta durumumuz iyi değil! Ne yapacağımı bilemiyorum!”
Prenses babasına şöyle dedi;
“Sevgili babacığım, yüce kralım! Ben artık büyüdüm ülkemi kurtarmak için benim de yapmam gereken fedakarlıklar vardır. Ben bunu seve seve yapmaya hazırım. Aklıma şöyle bir çare geldi. Bunu hemen uygulamak için yollar arayabiliriz.
Benim fikrim şudur; Hemen bir duyuru yapalım kim düşman ordusunun komutanını veya kralının başını getirirse onunla evleneceğim.”
Bunlar konuşulurken dışarıdan gelen bir at kişnemesi işitildi.
Ertesi gün gene saray kapısında bir at kişnemesi duyuldu. Sarayın önünde bir kalabalık vardı. Sonra halkın arasından koşarak gelen bir at görüldü. Atın ağzında kesik bir baş vardı.
Kral saray kapısına doğru yürürken şaha kalkan at, saray kapısının üzerinden atladı ve kralın önüne düşman ordusunun komutanının başını attı. Düşman ordusu panik içinde kaçtı.
Zafer kazanılmıştı. Halk zafer çığlıkları atıyordu. Anlatılan hikaye şuydu. Düşman, başkenti ele geçirmek üzere kalabalık bir ordu ile ilerlerken; Kore ordusundan bir at safları yararak düşman komutanının başını koparır ve hızla geri döner. Komutanın uğradığı bu ani saldırı ve ölümü düşman ordusunda panik yaratmış ve hızla çekilmelerine sebep olmuştu. Neticede ülke kurtulmuştu.
Prenses; düşman kralını öldüren kim olursa olsun, onunla evleneceğini açıkladığında kral buna itiraz etmişti. Şimdi düşman komutanını öldüren bir at olduğuna göre kral sorumluluktan kurtulduklarını savunuyordu.
Prenses ise bir kralın verdiği sözün tutulması gerektiğini savunuyordu. Sonuçta zafer kazanıldığına göre verilen sözler tutulmalı idi. Prenses bu konuda babası ile çetin bir tartışmaya girdi. Tartışma kralın komutanları ve vezirleri önünde oldu.
Kral kızının kendisine bu kadar şiddetle karşı çıkmasını kendisine hakaret olarak kabul etti. Ve öfke ile atın öldürülmesini emretti.. Öldürülen atın derisi yüzüldü ve bir ağacın üstüne asıldı.
Prenses bir gece gitti ve o atın derisine sarıldı. Ansızın bir fırtına çıktı. Bazıları prensesin o fırtına da göğe yükseldiğini gördüklerini söylediler. Kral bir bildiri yayınlayarak prensesin bulunmasını istedi.
Günler sonra, ülkenin uzak bir köşesinde atın derisinin bir dut ağacı üzerinde bulunduğu haber verildi. Kral deriyi incelemek için o ağacın altına gitti. At derisi çürümüştü. At derisi üzerinde beyaz bir böcek bulundu.
Prensesin değişerek bu böcek şekline girdiğine inanıldı. Bunun üzerine halkın çok sevdiği prensesin ruhunu temsil eden bu böceğin çoğaltılarak halka dağıtılması kararlaştırıldı.
İpek böceği beslenip çoğaltılması fikri böylece yaygınlaştı. İpeğin saflığı, güzelliği, yumuşaklığı tam olarak prensesin kişiliğini temsil ediyordu. Bu da halkın çok hoşuna gidiyordu. İpek böceği yetiştirilmesi böylece ülkede yaygınlaşmış oldu.
 
 
 
 
 
SANDALCI VE BİLGE
 
 
 
 
Bir bilge sandala binmiş büyük bir şehrin bir bölgesinden karşı kıyıya geçiyordu. Yolda sandalcıya sorular sordu çeşitli bilim dalları hakkında bilgisini yokladı. Kayıkçı ona;
Ben ömrümü bu yollarda kürek çekerek geçirdim. Bilime felsefeye ayıracak vaktim olmadı!”
Dedi. Bilge ona;
“Sen ömrünü boşa geçirdin, boşa kürek çekmişsin!”
dedi. Biraz sonra fırtına çıktı. Kayık devrildi, ikisi de sulara yuvarlandı. Bu defa kayıkçı sordu;
“Yüzme biliyor musun efendi?”
Bilge bilmediğini söyledi. O zaman kayıkçı da ona aynı şeyi söyledi;
“Derviş Baba yüzme bilmediğine göre halin dumandır! Hayatını kurtarman mümkün değildir!”
 
 
 
 
 
 
 
KURT VE KEÇİ
 
 
 
 
Bir keçi bir uçurumun kenarında geziniyor. Bulduğu otları yiyerek yolunda ilerliyordu. Aşağıdan bir kurt onu gördü ve şöyle dedi;
“Keçi kardeş öyle yükseklerde gezinme düşeceksin!”
Keçinin canı sıkıldı. Kurda cevap vermek istemedi. Biraz sonra kurt keçiyi aşağıya davet etti;
“Keçi kardeş gel bak burada daha taze çayırlar var. Burada karnını daha iyi doyurursun!”
dedi. Keçinin cevabı ilginçti;
“Kurt kardeş sen benim karnımın doymasını mı düşünüyorsun? Yoksa kendi karnını doyurmak için yiyecek birini mi arıyorsun?”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KAPLAN VE KADIN
 
 
 
 
Bir gece kaplan bir kadının karşısına çıktı ve onu yiyeceğini söyledi. Kadın kaplana yalvardı;
“Beni gece karanlıkta yeme, yarın gündüz gündüz yersin!”
dedi. Ertesi gün kaplan yine kadının karşısına çıktı ve onu yemek istediğini söyledi. Kadın kaplana şöyle dedi;
“Müsaade et bir yemek pişirip yiyeyim. Aç ölmek istemiyorum!”
Kaplan ona hak verdi. Kadın oturdu güzel bir pilav yanına da bol kuru fasulye yaptı. Yaptığı yemeği önce avludaki tavuklara ve horoza ikram etti. Onlar da ona bir sepet yumurta verdiler.
Sonra komşusu bir testi ustası vardı. Ona da bir güveç dolusu fasulye ve pilav verdi. O da ona bir testi ve kocaman bir kova dolusu testi çamuru verdi.
Balıkçılık yapan bir akrabası vardı. Ona da yaptığı yemeklerden götürdü. O da kadına bir kaplumbağa ve bir balık verdi.
Kadının maymunlarla gösteri yapan bir tanıdığı vardı. Ona da yemek gönderdi. Adam;
“Al maymunlarımı götür onların da karnını doyur!”
dedi. Kadın maymunları alıp geldi. O sırada kaplar kadını yemeğe geldi. Maymunlar kaplanı görünce evin damına çıktılar ve kaplana kiremitleri attılar. Orada olan bir kadın kaplanın kafasına attığı cisimlerden bir yumurta kaplanın gözüne rast geldi.
O sersemlikte masanın üstündeki çamur dolu koca devrildi yere düştü. Ortalık çamur oldu, kayganlaştı. Kaplumbağanın üstüne basan kaplan yere devrildi. Yetişen komşular sopalar ve demirlerle kaplanı öldürdüler.
Bu hikayenin bize anlattığı bir gerçek var. Tehlikeli bir durum ile karşılaşıldığında; paniğe kapılmak yerine zorlukları aşmak için çareler aramalı ve çevremizdeki insanlar ile iyi ilişkileri devam ettirmeliyiz.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
LİDYA KRALININ KORUMASI
 
Vaktiyle Lidya krallarından birinin çok samimi olduğu bir mızrakçısı varmış. Kral onu kraliçe ile olan özel aşk ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar anlatırmış.
Kraliçenin çıplak vücudunun güzelliğini anlata anlata bitiremezmiş. Bir gün korumasına kendi yatak odası yanında perde arkasında saklandığı takdirde kraliçeyi çıplak görebileceğini söylemiş.
Koruması bunun ahlaklı bir şey olmadığını söylediği halde, kral isteğinde ısrar etmiş. Ertesi gün kraliçe soyunurken perde arkasında birinin olduğunu hissetmiş. Fakat bir şey söylememiş.
Ertesi gün mızrakçı ile görüşmüş ve ona şöyle demiş;
“Sen yapmaman gereken bir şey yaptın. Kral da benim namusumu koruması gerektiği halde bana alçakça davrandı. Şimdi sana şunu söylüyorum; iki seçeneğin var. Bak seçimini iyice düşünerek yap.
Birinci seçenek kralı öldürürsün ve bana sahip olursun. O zaman kral da olursun.
İkinci seçenek şudur. Hançerlenerek ölmeyi kabul edersin!”
Mızrakçı kralı hançerleyerek öldürmeyi kabul etti. Kraliçe ona bir mızrak hediye etti. O gece kral uyuduğu sırada ona kapıyı açtı. Muhafız kralı uykusunda hançerleyerek öldürdü ve krallığını ilan etti.
Bazıları onun krallığına itiraz etti ise de mızrakçı tapınaktaki sahipleri kendi tarafına çekmek için onlara bol gümüş ve altın hediyeler verdi.
Rahipler onun kral olmasını tanrıların istediğini söylediler. Sonuçta ihanet eden mızrakçı kendini kral olarak kabul ettirdi.
Biliciler bunun suç olduğunu ve bu olayın intikamının üç sülale sonra alınacağını söyleyerek halkı sakinleştirdiler.
Bu öykü Yunanlı tarihçi Herodot’un yazdığı öykülerdin alınmıştır.
 
 
 
 
ÇATLAYAN TAŞ
 
Bir zamanlar ülkenin batısında Arina isimli bir kasaba vardı. Burada üç kardeş yaşardı. Üçü de evliydi. Bu kardeşlerin Halime isminde bir de küçük kız kardeşleri vardı.
Kardeşler eşleri ile birlikte tarlalarda çalışırlarken kız kardeşleri de evde onlara yemek pişiriyordu. Kardeşlerinin karıları görümcelerinin evde kalmasına fena halde sinir oluyorlardı.
“O niye bizim gibi tarlalara gidip gelmiyor.”
Diyorlardı.
O sıralarda köye Yanık Oğlan isminde genç bir saz şairi geldi. Herkes ona hayran kalmıştı. O dağ bayır geziyor, şarkılar türküler söylüyordu. Bir gün Halime’yi suya giderken gördü. Ayak üstü buluştular. Halime’nin başında allı bir yemeni vardı. Yanık Oğlan ona hemen ayak üstü bir şiir yazdı;
         “Suya giden allı gelin
         Niye böyle salınırsın?”
Halime bunları duyunca ona kaşlarını çattı. Şair devam etti;
         “Benim övgüm güzelliğe
         Neden buna alınırsın?”
Diye devam etti. Halime ona sus işareti yaptı. Yanık oğlan devam etti;
         “Testi olayım koluna
         Başım vereyim yoluna”
Diye laf atmaya devam etti. Bunu görenler bire bin battı, hemen bunu görenler kardeşlerine ve görümcelerine aktardılar.
Bu onları çılgına çevirdi, sonunda Halime’yi öldürmeye karar verdiler.
Bir gün onu gölete su almaya gönderdiler ve orada derin bir çukura ittiler. Zavallı kız orada boğuldu.
Bazılarının demesi o bir cinayete kurban gitmişti. Ancak bu olaya bir kaza süsü verilmişti. Sonra onu boğulduğu yere yakın bir alana gömdüler.
Orada kısa sürede alışılmadık güzellikte bir ağaç yetişti. Rüzgar estiği zaman dallarından çok tatlı bir müzik sesi geliyordu. O sırada; güzel sesli bir halk şairi o civarda gezerken o ağacın dallarından çıkan sesi dinledi.
Sonra güzel bir dal seçti. Ondan çok güzel bir saz yaptı. Sazı ile köyleri, ormanları gezip gördüğü güzellikleri yaptığı sevda türkülerine ve destanlara döktü. Sazı artık onun hem arkadaşı, hem sevgilisi olmuştu.
Bir gece beklenmedik bir olay oldu. Şair sazını ormandaki bir kulübenin yanındaki bir taşa koydu, kendisi de bir yanda dirseğini bir taşa uzattı. Sırtını bir ağaca dayadı, ansızın uykuya daldı.
Düşünde sazının içinden ince, dal gibi bir genç kız çıktı. Taşın üstüne oturdu ve taşa konuşmaya başladı. Genç kız taşa şöyle sesleniyordu;
“Taş; beni iyi dinle! En sabırlı sensin. Sana derdimi anlatsam çatlarsın. Ben bir zamanlar 18 yaşında bir genç kız idim. Beni görümcelerim suya gönderdi. Beni orada öldürdüler ve gölün kenarına gömdüler. Önce ruhum bir ağacın gövdesine aktı, sonra bir dala geçtim. Beni yonta yonta bir saza döndürdüler. Gün geldi şaire sesimi verdim. Taş bunları bilsen sen çatlarsın. Sonra sevdam dillerde dolandı. Şimdi artık sazın içinde duramıyorum!”
Şair bunları düşünde mi gördü? Gerçek miydi? Bilemedi. Ancak uyandığında taş çatlamıştı.
Aradan günler geçti. Bir sabah uyandığında yine sazını eline aldı. O gün gözlerinin bağının çözüldüğünü anladı. O güne kadar göremediği çok şeyi artık görebiliyordu.
Eskiler, ermiş mertebesine ulaşmış olanlar için “Gözlerinin bağı çözüldü!” derlerdi. Bu mertebeye erenler tanrının sevgili seçkin kullarıdır. Başkaları için aşılmaz olan yolları, onlar göz açıp kapayıncaya kadar aşarlar.
Önlerinde zamanın ve maddenin koyduğu sınırlamalar kalkmıştır. 100 yaşına gelseler bir anda gençliklerine dönebilirler. Dağları denizleri aşabilirler. Sevdiklerine ulaşabilirler. Artık kaderlerine onlar hakimdir.
Ölümün ve yaşamın sınırları arasında gidip gelmede kuşlar gibi özgürce gidip gelebilirler. Ruh ve beden arasında gönüllerince mekik dokurlar.
İşte o sabah bizim saz şairi dostumuzun da öyle bir güne ulaşmıştı. Biz sıradan insanlar için, o sınırları düşünmemiz ve anlamamız imkansızdır. Onların dünyasına girmek için çok defa bir tek kapı vardır.
Masalın ve masalcının dünyasına açılan gizemli bir kapıdır bu. Biz de o kapıdan destur deyip bir bakalım dedik. Önümüze devran aynasını koydular.
O aynaya bir baktık; neler gördük neler...
O kapıda ermişler ile çocuksu ruhlar, saf yürekli masalcılar ile yunmuş arınmış ilahlar aynı sekide sek sek oynarlar. Bu sekilerde tarihin izleri ile geleceğin tohumları aynı oyun alanında buluşurlar.
Vecd içinde coştuklarında ilham ile kehanet, büyü ile ilahi tecelli yakın çeşmelerin oluklarından dökülür.
Her mistik bir görüntü bir sır dolu gizemli bir kapıya bizi yönlendirir. Burada sorular yoktur. Dualar ve kehanetler boy aynasına yansır.
Gizemle, büyü, bilgelik ve saflık, öze varan bilge, ilham ile vecd içinde yoğrulma aynaya yansır.
Sır perdesinin aralandığı yerlerden, geleceğin ışınları yansır. Burada varlık ile yokluk iki göreceli kavramdır. Çok ayrı kültürlerden aşıklar ile şairler aynı ilahi ortamda buluşur.
İşte bizim saz şairimiz de o gönül pazarına girdiğinde sazına ses veren o güzel ruhlu kızla geldi. O güzel ruh et ve kemiğe büründü. Bize Elif diye göründü. Önce kelime idi sonra Elif oldu. Saz şairi o dilekle kapısına geldiğinde üç gün üç gece yemedi, içmedi. Sadece dua etti. Ermişlerin duasını aldı, sonunda ona sesini veren güzel ruhlu kız allahın izni ile ete kemiğe büründü. Elif diye göründü. Daha önce taşa derdini anlattığında taş çatlamıştı.
Şimdi artık yeniden dünyaya sevgiyle, ümitle, inançla geldiğinde geçmişin acılarını bir köy kuyuya attı. O gece soyunup sevgilisi ile yatmadan önce eline sazını aldı. Dillerin en güzeli ile dileklerini sıraladı, hepsi aydınlık düşüncelerdi. Sevgi dolu sözlerdi.Öyle coşku ile söyledi ki biz elimizde kalem onları yazamadık.
Çok büyük sevinçler, çok büyük üzüntüler dil ile anlatılamaz. Sadece şunu düşündük en derin acılardan en büyük ümitleri, en güçlü sevgileri çıkaran ve aynı ağuyu bal eyledik diyen insanoğlu ancak o güzellikler karşısında şaştı.
Ve şunu der; Bugün yeni bir gündür, yeni şeyler söylemek lazım. İşte o yeniye giden yolu insan sevgileri ile ve hayalleri ile düşleyerek bulur.
Bu masal derin bir sevginin destanıdır. Her destanda ulaşılan destan zenginliği ulusun düşünce pınarlarını aydınlatan bir yıldız kümesidir.
Sevgi ve inanç bu yıldızlar içinde bir Kutup Yıldızına dönüşür. O alemde Baht-ı Ülgar yıldızı gibi aydınlık olur
 
Bir gün Yanık Oğlana şunu sordular;
“Hani senin aşkın Halime idi?”
Yanık Oğlan şöyle dedi;
“Koruk olgunlaşınca ona üzüm demez misin?
Hakkın sunduğu içeceğe
Üzüm suyu demez misin?”
 
 
ŞAHİNİN KOVALADIĞI KUMRU
 
Katoni yaşlı bir adamdı. Gözlerinde ciddi bir görme sorunu vardı, son bir ay zarfında yürümesi de ciddi şekilde bozulmuştu. Son olarak köy hekimi ona yakında artık yürüyemeyeceğini söylüyordu.
O gün pazardı. Ailesinden herkes köy meydanına alışverişe gitmişti. Evin önündeki örme sepet şeklindeki koltuklardan birine oturdu. Hemen bir şahinin bir kumruyu kovaladığını hissetti. Eli ile ceketinin göğüs kısmını açtı. Kumru hemen sol taraftaki boşluğa girdi.
“Katoni seni çok seviyorum, lütfen beni sakla!”
dedi. Aynı anda bir şahin sağ tarafına geldi;
“Katoni kumru benim yiyeceğimdir. Onu bana verirsen gözlerin açılacak!”
dedi. Bu defa kumru ona;
“Beni korursan, ayakların yeniden güç kazanacak!”
dedi.Katoni şaşırmış kalmıştı. Kumruyu mu? Yoksa şahini mi koruyacaktı? Kumru ona bir fikir verdi.
“Şahine bir tavuk verirsen onun karnı doyar!”
dedi. Katoni şahine bir tavuk verdi, kumruyu kurtardı. O gün gözleri mucize kabilinden açıldı. Kısa bir süre sonra da ayakları yeniden yürüme kabiliyeti kazandı.
Karısı olayları duyduğu zaman;
“Katoni, iyi bir müzakere uzmanıdır!”
dedi.
Hayatta hedefleri iyi belirleme ve zamanında gerekli olan tedbirleri alma bizi başarıya ve mutluluğa götürür.
 
KOLOMBUN YUMURTASI
 
Kristof Kolombun Amerika’yı keşfinden sonra, onun şerefine çeşitli etkinlikler ve ziyafetler düzenlenmişti. Bu toplantılardan birinde bazı İspanyol soylular Kolomb ile sohbet ederlerken onun başarısını küçümseyecek bir tavır sergilerler.
Bazı garip sorular sorarlar. Kolombun yeni bir yol bulmasının önemli olmadığını ima ederler;
“Başkası da böyle bir keşif yapabilirdi!”
derler. Kolomb onlara bir yumurta uzatır ve onun Sivri ucu üstünde durdurmalarını ister..
Hepsi dener ve başaramaz. Sonunda Kolomb yumurtayı eline alır ve sivri ucunu masaya vurarak kırar. O şekilde yumurtayı sivri ucu üstünde dik durdurur. Bunu gören diğerleri de yapar. O zaman Kristof Kolomb;
“Birisinin aklı kesip de bir soruna çözüm bulduğu zaman bunu gören başkaları da taklit edebilirler. Önemli olan o çok basit gibi görünen olayı ilk defa düşünmek, yapmaktır!”
Dedi.
 
 
Aslında Kristof Kolomb Amerikayı keşfettiğini bilmiyordu. O Hindistan’a batıdan giderek ulaşılabileceğini ispatlamış olduğunu düşünüyordu. Keşfedilen toprakların yeni bir kıta olduğunu Kolomb’un ölümünden sonra Americo Vespuci ispatladı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ABRAHAM LINCOLIN’İN MASUM BİR GENCİ KURTARMASI
 
 
 
 
Eski Amerikan Cumhurbaşkanlarından Abraham Lincolin bir zamanlar avukatlık yapıyordu. Bir genç adam cinayet ile suçlanıyordu.
Lincolin dava ile ilgilendiği zaman, o genç adamın suçsuz olduğuna inanmıştı ve ailesine onun masum olduğunu ispatlayacağına söz vermişti.
Mahkeme sırasında şahitlik edenlere Lincolin şu soruyu sordu;
“O gece karanlıkta suçu işleyeni nasıl tanıdınız?”
Şahitler o gece dolunay olduğunu ve suçluyu kolayca tanıdıklarını söylediler. Bunun üzerine Lincolin yargıçlara o gece dolunay olmadığını ispat eden bir takvim sundu.
Bu şekilde tanıkların yalan söyledikleri anlaşılmış olunca musam genç beraat etmişti.
Bu olay Lincolin’in meslek yaşamında bir dönüm noktası olmuştu.
 
 
 
 
 
 
KARTAL VE BAYKUŞ
 
 
 
 
Vaktiyle bir kartal tüylü küçük bir kuş bulur. Onu çok küçük yaşta bir yaratık olarak düşünür. Üç beş sene besler ve büyümesini bekler. O zamanlar kartal epey yaşlıdır.
Bir gün tufan şeklinde bir yağmur olur, her tarafı seller basar. Kartal;
“Bu yaşıma geldim hiç böyle yağmur görmedim.”
Der. Baykuş;
“Yok ben hatırlıyorum. Nuh Peygamber zamanında da böylesi olmuştu!”
deyince kartal bu duruma şaşar kalır;
“Demek biz onu ufacık görüp aldanmışız!”
der.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÖLMEZ OTU
 
 
 
 
Anadolu’da ölmez otu da denilen ada soğanına bizim köyde argaşilla derlerdi. Anadolu’nun bazı yörelerinde bu bitki şifalı bitkiler sınıfından sayılır.
İlk okulda öğrenci olduğum sırada babam bana onunla ilgili bir söylenciye anlatmıştı.
Anlatıldığına göre tanrı ölümsüzlük ilacını insanlara bir kuş aracılığı ile göndermiş. Kuş denizler aşarak gelmiş ve yorulmuştu. Dinlenmek isteyen kuş hayat suyunu bu argaşilla bitkisinin yaprağına koymuş.
Rüzgar esince bu ölümsüzlük suyu, bitkinin köklerine dökülmüş. Onun için bir tarla da o bitki bir defa yetiştiğinde bir daha o tarladan tükenmezmiş.
Bunu araştırdığım zaman şunu keşfetmiştim. Ada soğanının bir küçük parçası bile toprakta kaldığında ondan yeniden bir bitki oluşur.
Eşimin halası Munise hanım Birinci Dünya Savaşı döneminde Kıbrıs’ta açlık yaşandığında insanlar hayatta kalmak için bu bitkiden kaynatıp yemişler. Bir çoklarının ağzı erimiş. Ancak buna rağmen hayatta kalmayı başarmışlar.
 
 
 
 
 
VENEDİK SARAYINDAKİ KAPI
 
 
Bir gün resim sanatçısı bir arkadaşım bana Venedik’te yaşayan sanat eleştirmeni Kontes Luiza’yı getirmişti. Sanat üzerine epey konuştuk. Avrupa’da sergiler açmamız üzerinde önemle durdu. Sanatçı arkadaşım işin zorluklarından bahsetti.
Öğleden sonra Magosa şehrinin ortasında bulunan Venedik Sarayı’nı geziyorken, bize Venedik’in nasıl kurulduğunu anlattı. Venedik İtalya’nın kuzey doğusunda Adriyatik Denizi üzerinde kurulmuş.
İlk önce korsan yatağı imiş, sonra turizmi hedef olarak seçmişler. Orta Çağ’da, Hıristiyan azizlerine büyük saygı duyulduğu zamanda, Aziz Markus’un kemiklerini Mısır’dan getirerek, onun anısına büyük bir katedral yapmışlar. Mısır’dan cam sanatçılarını getirip Murano Adası’nda üretime başlamışlar.
Sonra altın, gümüş, nakış, resim ve dekoratif eşya üretimine geçmişler. Şehirlerini bir denizcilik, sanat ve turizm merkezi yapmışlar.
Adaya Osmanlı’lar gelmeden önce Doğu Akdeniz bölgesinde egemenliği ellerinde tutmuşlar.
Sözün kısası çok az toprakları olduğu halde; zeka, beceri ve çalışkanlıkları ile güçlü bir yönetim yaratmışlar.
Venedik Sarayı’nda Mısır’dan getirilen kalın ve yüksek granit sütunlar vardır. Bugün bile, bütün teknik imkanlarla, bu tür sütunlar acaba nasıl ta Mısır’dan buraya getirilebilir? Diye bir soru sordu. Sonra sarayın bütün kapılarını göstererek küçük bir hikaye anlattı.
Vaktiyle bir Venedik Dükü bu sarayı yaptırdığında, devlet işlerini iyi yönetecek bir idareci seçmek için bir sınav şekli düşünmüş. Yönetici adaylarından yirmi kişiyi saraya davet etmiş. Hep birlikte kocaman bir duvar önünde durmuşlar. Bir perdenin ipleri çekildiğinde önlerine muazzam bir kapı çıkmış. Kapı alışılmadık derecede büyükmüş. Üzerinde bronz kabartmalar ve sedef kakmalar varmış.
Her şeyiyle aşılmaz bir kapı görünümünde, görkemli bir sanat şaheseri imiş. Venedik Dükası yönetici adaylarını karşısına almış ve şöyle demiş;
“Beyler! Karşınızda duran açılması imkansız olan görkemli bir kapıdır. Bunu nasıl açarsınız? Bu sorunu nasıl aşarsınız?”
Her biri bir şeyler söylemiş. Sadece içlerinden bir tek şahıs öne çıkmış.
Bütün imkanlarını zorlayarak kapıyı ite kaka açmış, adam kendisi bile nasıl başardığına şaşmış. Bunun üzerine dük şöyle demiş;
“Evet beyler hepiniz bir şeyler söylediniz. Ancak sayın Ronaldo bütün gücünü zorlayarak kapıyı zorladı ve açtı.”
Bir yıl  sonra galericiler birliğinin sergilerinde iki yıl içinde iki yüzün üstünde resimlerim Avrupa şehrini dolaştı.
 
 
 
 
 
ALTINDAN YAPILMIŞ ÜÇ İNSAN HEYKELİ
 
Geçen yıl Doğu Akdeniz Üniversitesinde uluslar arasındaki teknoloji yarışı anlatılıyordu. Sohbetimiz sırasında dört ayrı konuda uzman olan öğretim üyeleri kendi yaşadıkları deneyimleri ve duydukları ilginç olayları anlatmışlardı.
Ben Londra’da otomobiller için üretilen pistonlarda kullanılan milimetrenin milyonda on yedisini hesaba katan piston yapısının öyküsünü anlatmıştım.
Bana anlatılanlara göre, milimetrenin milyonda on yedisi kadar fark büyük sonuçlar doğuruyordu. Piston sıkı geldiğinde motor ısınıyor, bol geldiğinde basınç kaybı oluyor, aşırı yakıt tüketimi oluyordu.
Bir başka arkadaşım, uzaktan uyduların idaresindeki incelikleri izah etti.. Başka bir arkadaşım, Almanların yaptığı çok ince bir telin Japonlar tarafından nasıl delindiğini anlattı.
Bu sırada eski uygarlıklar ile teknolojileri inceleyen bir arkadaşım son öğrendiği üç altın adam hikayesini anlattı.
Hikaye şöyle: Bir hükümdar, kendi ülkesinin komşu ülke halklarından daha akıllı, daha becerikli olduğunu iddia ediyormuş. Komşu ülke krallarını düzenlenecek bir yarışma ile alt etmek istiyormuş. Bunun için ülkesindeki bilgin ve teknik elemanların iş birliği ile üç küçük insan heykeli yaptırmış.
Bunların kopyalarını komşu ülke krallarına göndermiş. Bu heykeller görünüşte birbirinden farksızmış. İstenilen de bu üç heykelden hangisinin daha değerli olduğunun bilinmesi imiş.
İlk olarak heykelcikler batıdaki ülkeye gönderilmiş. Yapılan inceleme sonucu olumlu bir bilgi alınamamış. Batıda bulunan komşu ülke kralından da yine anlamlı bir görüş almak mümkün olmamış.
Son olarak kuzeydeki krallıkta inceleme yaptırılınca, daha ileri bir teknoloji kullanılarak heykellerin ağırlığında çok küçük farklılıklar tespit etmiş. İleri görüntüleme teknolojisi kullanıldığında şu sonuca varılmış.
a)                Birinci heykelin iki kulağı arasında çok ince bir kanal varmış. Çok ince bir tel ile bir kulaktan girince ikinci kulaktan çıkıyormuş.
b)                İkinci tel incelendiğinde kulaktan giren ince bir tel ağızdan çıkıyormuş.
c)                 Üçüncü heykel incelendiğinde ağızdan giren bir tel, heykelin içindeki vücudun iç organlarına varıyormuş.
Sonunda hükümdarlar bir araya gelip yukarıdaki gerçeği tespit eden bilim adamı ile araştırma sonuçlarını tartışmışlar.
Sorulan soru nedir? Bu gizemli heykellerdeki kanalların imgesel anlamı nedir? Bir bilim adamı hangisinin en değerli sorusuna şöyle bir yorum yapmış;
“Bu sizin ülkenizde nasıl bir insan yetiştirmek istediğinize bağlı. Nasıl bir insan istiyorsunuz?
İşte üç seçenek;
a)                Bir kulağından giren bilginin diğer kulağından çıkmasına aldırmayan pasif bir insan mı?
b)                İşittiklerini anlayan ve anlatabilen, fakat eyleme dönüştürmeyen yarım aydın dediğimiz insan mı?
c)                 Duyduklarını, gördüklerini bilgiye, işe, ürüne dönüştüren, öğrendikleri ve ürettikleri ile hem kendi hayatına, hem diğer insanların yaşantılarına olumlu etkisi olan yaratıcı, üretken; yenilikçi insan mı?
 
 
 
 
 
KÜÇÜK ŞEYLER
 
 
 
Vaktiyle bir kral yakın birkaç arkadaşı ile birlikte bir deniz kıyısına gezmeye gider. Bir balıkçının çok güzel balıklar tuttuğunu görür.
Canı balık yemek ister. Yanındakilerden birini yakındaki bir köye tuz, limon ve ekmek alması için gönderir ve sıkı sıkı tembih eder,
“Tuzun bir ölçeğine iki akçeden, limonun tanesine bir akçeden fazla vermeyin.”
Arkadaşı şöyle der;
“Yüce kralım bu davranış size yakışmıyor. Bir iki akçenin fazla olmasından ne çıkar?”
Kralın bu işe verilen cevaba çok canı sıkılmış. Şöyle demiş;
“Her şeye, gerektiği kadar değer vermek lazım. Gereksiz yapılan her harcama, her yersiz davranış toplumdaki dengeleri öyle bir sarsar ki şaşar kalırsınız! Bir yöneticinin görevi toplumda denge yaratmaktır.
Küçük şeylerin, hayatımıza ne büyük değişikliğe sebep olduğunu anladığımız zaman; bu söylediklerimin değerini daha iyi anlayabilirsiniz!”
 
 
 
ÖNEMLİ OLAN NEDİR?
YAPILAN İYİ İŞLER Mİ? SÖYLENEN SÖZLER Mİ?
Vaktiyle bir Selçuklu hükümdarı üstün bir yönetim kurmuştu. Her tarafta kervansaraylar, yollar yapılmış; şehirlerin imarı için her yerde büyük gayret sarf edilmişti.
Her şehirde medreseler ve hastaneler kurulmuştu. Hükümdar, her kasabada gizli bir inceleme heyeti kurmuştu. Bu heyet bir yandan halkın ihtiyaçlarını tespit ediyor. Bir yandan da o bölgede iyi iş yapan, halka hizmet eden yetenekli, bilgili insanları Selçuklu Sultanı’na bildiriyordu.
Sultan yetenekli, iyi niyetli insanlara yardım için ellerinden gelen yardımı ve desteği sağlıyordu. Hükümdar bir gün vezirleri ile konuşurken şunu söylemişti;
“Sadece, olumsuzluklar üzerinde durarak iyi sonuçlar, iyi eserler elde edemezsiniz. Mesela; Bir ülkede bütün hırsızları asarsanız, o ülkedeki ahlak ve refah seviyesi yükselmez. Kötülük için mücadele ile gayret sarf ederken, bir yandan da olumlu sonuç almak için, iyi şeyler yapmalısınız.”
Bunun üzerine bir vezir şunu söylemişti;
“Haşmetli hükümdarım sizin bilgeliğiniz, sizin gücünüz dünyada tektir. Ülkede çok iyi eserler yarattınız. Ancak bazı nankör insanlar sizin aleyhinize çalışıyor, eserlerinizi görmezlikten geliyor. Siz bu durum için ne düşünüyorsunuz? Ne yapmamız lazım?”
Hükümdar gülümsedi ve şöyle dedi;
“Halkın ağzını torba gibi büzüp onları susturmak gerekmez. Bir hükümdarın görevi, söylenenler ne olursa olsun, olumlu işler yapmaya devam etmektir.Neticede sözler uçar gider. Ancak; yaratılan güzel eserler, çağlar boyu insanlığa yarar sağlar. Bir hükümdarın eserleri onun ölümünden sonra da devam eder. O halde hep olumlu ve kalıcı olana yönelmek yapılacak en akıllı iştir.”
PAPAZIN KARISI
 
Kıbrıs’ın dağ köylerinden birinde yaşlı bir papaz yaşarmış. Papazın genç ve çapkın bir karısı varmış. Her fırsatta sevdiği adamı eve alırmış. Papaz olup biten hakkında çevreden duyumlar alırsa da karısı onu aldatmak için akla hayale gelmedik işler yaparmış.
Bazen hasta numarası yapar Limasol kasabasına akrabalarının yanına gider, orada köylüsü bir avukatla bir otelde gecelermiş. Bazen aklına eser, Girne’ye gelir yeğeni Niko’nun meyhanesinde sabahlara kadar yer, içer, eğlenir, onlarca tabak kırarmış.
Aslında kırdığı cevizlerin sayısı kırılan tabaklardan daha fazlaymış. Lakin her defasında kocasını ikna etmek için türlü numaralar yapar, olmadık yalanlar uydururmuş. Yeğeni Niko onu bir sinemacı ile tanıştırırken şöyle demiş;
“Maria iyi bir senarist, usta bir oyuncudur. Sana aşklarını anlatsa onca filme sermaye olur. O bir yıldız!”
Demişti. 1958’de bir Türk ressama çıplak poz vermesi, yapılan resmin Platnes Sanat Festivalinde sergilenmesi de ilginç bir olaydı. Ancak Maria iyi bir hıristiyandı. Kiliseye İsa’nın sevgilisi Maria’nın bir ikonasını yaptırmıştı. Her gittiğinde onun ikonası önünde hem mum yakar, hem istavroz çıkarırdı.
Maria eski Yunan kültürüne de hayrandı. Mitoloji kitabında Afrodit’in aşklarını okur, bu serüvenleri komşu kadınlara ve kızlara da anlatırdı. Limasol’da Gedeklizmo dedikleri deniz panayırı olduğunda Aysergili bir sanatçının toz mermer ve sıvı plastik karışımı ürettiği Afrodit heykelciklerinden bir tane de o almıştı.
Evinin önünde yasemin ağacı vardı. Her akşam üstü yaseminleri toplar, ipe dizer aralarına pul ve fitnat çiçeği çiçeği katar sonra bu diziyi Afrodit heykelciğine asardı. Evin içine güzel yasemin kokuları dolardı. Bazen ikonaların önünde yanan mumların ve tütsülerin kokusu birbirine karışırdı.
Papaz bazen evde Çarli diye bir parfümün kokusunu duyuyordu. Papaz sora sora Çarlinin neye yaradığını öğrenmişti. Ancak bu bilginin ona faydası dokunmuyordu. Papaz sorduğu zaman Maria öyle bir parfüm bilmediğini söylerdi.
Maria Şubat ayında Limasol’a giderdi. O mevsimde karnavallar dedikleri eğlenceler düzenlenirdi. Geceleri ve Pazar günleri bütün kasabalı maske takar, içki içer, birlikte eğlenirdi.
Arnavut mahallesinde kadın doktoru bir Türk hekim vardı.Onun müşterilerinin çoğu karnaval sonrası aylarda kürtaj olmaya gelen Rum kadınları idi.
Maria’nın da iki defa kürtaj olduğunu Baf’taki Metropolit bildiği gibi Çileko ve Maşena Manastırlarının keşişleri de bilirdi. Maria’nın gizli bir günlüğü de vardı. Arkadaşlarından bir iki sırdaşına günlüğünden bazı sayfaları zevkle okumuştu.
Papaz karısını takip ediyor, onu suçüstü yakalamak istiyordu. Ancak bir türlü istediğine ulaşamıyordu. Kadın her defasında onu aldatmak için bir yol buluyordu. Olan maceraları anlatmak başlı başına bir roman konusu olurdu. En son evlerine yakın dükkanlardan birine yeğeni Aresti’yi yerleştirmişti. Aresti iyi bir dülgerdi, becerikli bir at arabası yapımcısı idi. Kocaman at arabası tekerleklerini yapar, onlara demir çember de yerleştirirdi.
Demir çemberi tekerleğe yerleştirme başlı başına bir beceri ve hesap kitap isterdi. Çubuk demir, kömür ocağında kor haline gelinceye kadar ısıtılır, dövüle dövüle çember haline getirilirdi. Sonra yerde bir ateş yakılarak hazırlanan tekerlek iyice ısıtılarak genişlemesi sağlanırdı.
İşte o durumdayken ortasına tekerlek konur, ısınan demir içine yerleştirilirdi. Yerleştirme işlemi yanan alevlerin ortasında yapılırdı. Hemen arkasından üstüne soğuk su dökülünce az önce genişlemiş olan tekerlek iyice sıkardı. Ayrıca tahta tekerleğin ortasına dingil yerleştirilmesi ve tekerlekleri at arabası üstüne yerleştirilmesi güç, beceri ve teknik bilgi ile olan bir işti.
En sonunda da arabanın dingiline grasso dedikleri koyu renkli bir yağ sürülürdü. Bu yağ tekerleğin dingilin etrafında kolayca taşınmazını sağlardı. Lefkoşa’da, Limasol’da iş için gittikleri dairelerinde işler kolay kolay olmayan köylülere rüşvet vermeleri için baskı yapıldığında “tekerleği yağlamak lazım” denirdi.
İşte papazın yeğeni Aresti usta bütün bunları iyi bilen bir zanaatkar idi. Papazın; yeğeni Aresti’ye bir tembihi vardı. Eve genç bir erkek geldiğinde onu aramasını istiyordu.
Bir gün kapıya tam umulduğu gibi birisi elinde paketlerle geldi. Aresti çırağı Niko’yu papaza haber vermesi için gönderdi. Papaz on beş dakika sonra geldi ve yan pencereden içeriyi gözetlemeye başladı. Gördüklerine bir türlü inanamadı. Gözlerini ovuşturdu, sonra yeğeni Aresti’yi eli ile pencerenin aralığından bakması için çağırdı. Aresti baktı, baktı ve o da gözlerine inanamadı.
Oradan biraz uzaklaşıp dükkanın önüne gittiler. Papaz Aresti’ye ne gördüğünü sordu. Aresti şöyle dedi;
Bunca yıldır tekerlek işi yapıyorum, böyle bu kadar mükemmel oturtulmuş dingil görmedim.” 
 
 
 
 
SULTAN HIDIR’IN KERAMETİ
 
Selçuklu döneminde Doğu Anadolu’da Tunceli ili içerisinde Dorutay Köyü yakınlarında Sultan Gölü diye bir göl vardır. Selçuklu Sultanı Aleaddin ordusu ile birlikte bu bölgeleri denetlemeye gelmiş. Bir göl kıyısında gezinirken suya inen ceylanları gördüğünde çok sevinmiş.
Göl kıyısında birkaç gün geçirmek istemiş. Orada konaklamak için hazırlık yapıyorlarmış. Atlar ve develerden yükler indirilmiş ve hemen çadırlar kurulmaya başlanmış.
Tam bu sırada ordudaki gözcülerden biri karşı kıyıda ışıklı bir kulübe görmüş ve bunu Sultan Aleaddin’e bildirmiş. Sultan;
“Gidin bakın bakalım orada kimler var, gelip bana bildirin!”
demiş. Bir çavuş yanında iki atlı ile gidip bakmışlar. Orada gördükleri eski bir kulübe ve içinde yaşlı bir ihtiyar varmış.askerler ona kim olduğunu sorduklarında şöyle demiş;
“Benim adım Hıdır. Bana Sultan Hıdır diyenler de var. Gördüğünüz gibi bu tek odalı küçük evim var. Evimde yemek pişirdiğim toprak bir güvecim, üzerinde uyuduğum bir koyun postum, bir de atımın yemini koyduğum arpa torbası var.”
Askerler onu Sultan Aleaddin’e götürmek istediklerini söyleyince şöyle demiş;
“Sultanınıza selam söyleyin. Buralara gelmişken varsın misafirimiz olsun. Misafir kısmeti ile gelir. Gelsin onun başımızın üstünde yeri var. Yerimizi dar görmesin, azığımızı da az görmesin. Gönüller yakın olduğunda var olan kısmet çoğalır.”
Askerler bakmışlar köşede bir taş üstündeki güveçte azıcık aş varmış. Askerler şunu demişler;
“Gelecek olan koskoca bir sultan. Onun yanında vezirler, sadrazamlar, komutanlar var. Onları karşılamak, doyurmak kolay mı?”
Yaşlı adam bunları işittiği halde davetini yapmaya devam etmiş. Şöyle demiş;
“Misafir umduğunu değil bulduğunu yer. Sultanımız buyursun, başımız üstünde yeri var. Onu en iyi şekilde karşılarız. Allaha çok şükür, en dar zamanlarda bile yüzümüzün akı ile çıktık her zorluktan. Sultanınıza selam söyleyin. Daveti yaptığımıza göre onu da burada en iyi şekilde ağırlarız!”
Askerler olanları Sultan Aleaddin’e aktarırlar. Hükümdar ertesi gün bu ilginç ihtiyarı görmek için yanına komutanlarını alarak gölün karşı kıyısına gider. Fakat hayret onca insan geldiği halde ihtiyarın kulübesine sığarlar.
Yemek zamanı gelir. Sultan Hıdır çömleğini çıkarır, herkesin önüne yemek koyar, ancak bütün askerlere yemek verildiği halde hala gelen karnını doyurabiliyordu. Ortada inanılmaz bir mucize vardı. Sultan Aleaddin hayretini gizleyemedi. Sonra duvarda asılı olan dağarcık içindeki arpaların atlara dağıtılmasına sıra geldi..
Bütün atlara arpa verildiği zaman bile dağarcıkta hala arpa olduğu görülmüş. Bu durum görüldükten sonra Sultan Aleaddin onun ermiş birisi olduğunu anlar. Onu mutlu etmek için akıllı, saygılı beş askerini onunla kalması için görevlendirir.
Göl kıyısındaki geniş bir araziyi ona vakıf olarak tahsis ediyor. Sonra saygılı şekilde kucaklaşıp vedalaşarak ayrılıyor.
Sultan Hıdır ölünce o bölgeye gömülür ve mezarı üzerine güzel bir türbe yapılır.
 
 
 
 
MODERN RESİM HAKKINDA
 
1959 yılında Devlet Resim ve Heykel Sergisinin ikinci günü idi. Sergi DTCF Fakültesinin altındaki büyük salonda açılmıştı. Ben sergiyi hocamız psikolog Şükrü SELÇUKOĞLU ve arkadaşlarımla geziyordum.
Yanımıza kamyon şoförü olduğunu söyleyen bir vatandaş geldi. Resmi sevdiğini, bizim meraklı şekilde izlediğimizi gördüğünü, kendisinin de modern resim hakkında bilgi almak istediğini söyledi.
“Size katılabilir miyim? Bazı sorular sorabilir miyim?”
dedi.
“Buyur sor.”
Dedik. Şunu dedi;
“Başbakan Menderes bir gazeteciye geçen gün şöyle demiş. Senin fikirlerin modern resim kadar saçma!”
Hep beraber gülüştük. Dr. Şükrü SELÇİKOĞLU daima ilginç konuşmalar yapan bir insandı. Biraz düşündükten sonra şöyle dedi;
“Her insanın bir bilgi ve ilgi alanı vardır. Kendi ilgi ve bilgi alanı dışına çıktığı zaman insanların daha dikkatli olması, bilmedikleri konularda bilgi alması gerekir.”
İnönü’nün bir davranışını anlattı. İnönü Devlet Tiyatrolarında bir piyes oynanması için prova çalışmaları yapılırken oyunun ilk açılış gecesinden önce mutlaka gider, ilgililer ile tanışır, eserin konusu hakkında bilgi alırdı.
Açılış gecesinde fuayede basın mensupları fikrini sorduğunda hazırlıklı olurdu. İşte devlet adamlığı ciddiyeti budur. Sonra şunu söyledi;
“Almanya’da Hitler döneminde Naziler iktidara geldiklerinde aydınları, basın ve üniversiteleri susturma yoluna gitmişlerdi. Bu girişimlerde kitaplıklardan 50.000 eser toplatılıp yok oldu.
O eserlerin içindeki fikirler kamuoyunun bilgisinde olduğu sürece bir baskı rejimi ayakta duramazdı.”
Hepimiz onu şaşkınlıkla dinliyorduk. Kamyon şoförü teşekkür ederek ayrıldı. Onunla yıllarca sonra bir parkta karşılaştık. O günü bana hatırlattı ve şöyle dedi; Hocaya o soruyu sorduğumda niyetim modern resmin ne olduğunu anlamaktı. Ancak konuşulanlardan Menderes’in iktidarını yürütemeyeceğini anlamıştım. Evet herkes konusunu bilmeli fakat çevresinde olup bitenleri de anlamalı. Öyle değil mi hocam?”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇİNLİ RESSAM
 
Vaktiyle bir Çin Hükümdarı Yangtze nehri boyunca günler süren bir gezi yapmıştı. Bu koca nehrin dağlar, ovalar, ormanlar arasından geçerken devamlı şekil ve renk değiştirmesini büyük bir hayranlıkla izlemişti.
Bunu vezirlerine anlattı. Baş vezir çok etkilenmişti. Ülkenin önemli ressamlarından birini çağırdı, hazırlık yapmasını istedi. Verilen görev şuydu, nehir boyunca seyahat edilecek, görülen ilginç manzaralar resimle anlatılacaktı.
Görevi alır almaz ressam hemen yola koyuldu. Baş vezir;
“Boya, fırça almıyor musun?”
dedi. Ressam;
“Hayır! Geri gelinceye kadar hiçbir şeye ihtiyacım yoktur!”
dedi. Oradan çıkıp nehir kaynağına doğru yürüdü. Nehir boyunca yürürken yağmurlarla ıslandı. Dağ yamaçlarında ağır tipi altında yürürken yolunu kaybettiği günler oldu. Gece boyunca ayın şavkının sulara yansımasını içine sindirdi. Yol boyunca nehir kıyısında avlanan leylek ve balıkçıl sürülerini hayranlık ile izledi.
Gün doğarken, balıkların suda oynamalarına hayran kaldı. En çok da somon balıklarının küçük çağlayanlar boyunca, kayalardan atlayarak nehrin kaynağına doğru yüzmeleri ilgisini çekti. Bazı yerlerde küçük göletler oluşmuştu. Oralarda açan nilüfer çiçekleri ilgisini çekiyordu.
Gün batarken nilüfer çiçekleri kapanıp suyun altına iniyor. Sabah sabah güneşle beraber açılıp suyun yüzüne çıkıyorlardı. Çağlar boyunca nilüferlerin binlerce ressama konu olmasının sırrını anlamıştı.
Ressamı geri döndüğü gün baş vezir karşıladı. Onunla konuşmak izlenimlerini dinlemek istiyordu. Ona nazikçe;
“Bunu sonra yaparız!”
dedi. Atölyeye girip kırk gün kırk gece çalıştı. Bazen yemekten içmekten kesildi. Bazen sabahlara kadar devamlı resim üretti.
Kırk gün sonra başvezir onu görmeye gitti. Gördüklerinden şaşkına dönmüştü.
“Kırk bir kere maşallah!”
dedi. Karısı ona ne düşündüğünü sorduğunda şöyle dedi;
“Eskiler hakikate ermiş, gerçekleri görebilmiş olanlar için gözlerinin bağı çözüldü derlerdi. Bizim sanatçımız da bu yolculuktan yepyeni bir insan olarak döndü.”
O gün bir çay seremonisinden sonra o resimleri imparator ile birlikte seyrettiler. Hükümdar şöyle dedi;
“Şu resimleri gördükten sonra şöyle diyorum. Şimdi ülkem çok daha zengin, çok daha umutlu ve mutludur. Uluslar yaratabildikleri ölçüde gelişmeye var olmaya hak kazanırlar.
Doğa sevgisi, yurt sevgisi, yaratıcılık ve üretkenlik bir ulusu geliştiren, ona hayat veren güç kaynaklarındandır.”
 
 
 
 
 
 
 
 
KARA ALİ VE HALALARI
 
Bir zamanlar Kıbrıs’ta deniz kıyısına yakın güzel, şirin bir köy vardı. Bu köyde Kara Ali isminde bir çocuk vardı. Annesi genç yaşta ölünce babası, ninesi ve halası ile birlikte yaşardı. Babası Kara Mustafa karısı öldükten sonra yeniden evlenmek istedi ise de çok engeller çıkmıştı.
Halası ile evleri yakındı. Annesi Naciye Hanım öldüğünde, halası evdeki bütün değerli eşya olarak ne varsa kendi evine taşımıştı. Naciye Hanım’ın Lapta işi çok güzel sandıkları vardı. Kara Ali o sandıklardaki oymalı nakışları çok severdi.
Evdeki üç sandıktan ikisini halası alınca, babası bir sandığın da kendilerine bırakılmasını istemişti. Nuriye Halası ilk önce bir şey demedi ama o sandığı da alma fikrini hiçbir zaman aklından çıkarmadı. Bir müddet sonra Kara Mustafa’ya şöyle dedi;
“Ağam! O sandığı bendeki sarı sandık ile değiştirmek istiyorum.”
Kara Mustafa;
“O bana Naciye’den yadigardır.”
Dedi. Nuriye yine bir şeyler söyleyip ağasının gözünü boyadı. Ertesi gün sandığı kendi evine taşıdı. O gün fırın yakma günüydü. Kara Mustafa daima tarladan bolca odun getirir avlunun etrafına yığardı.
Mahalle kadınları gelip hep Kara Mustafa’nın fırınını yakarlardı. Nasıl olsa o da oğlu da her işe koşarlardı. Dağdan odun getirirler, tarladan çalı taşırlardı. Evde zeytin, zeytin yağı, un, bulgur ne arasan vardı. Bazen Kara Ali’yi si getirmek için ya civardaki pınarlara veya yakındaki mahalle çeşmesine gönderirlerdi. Kara Ali evde olmayınca istediklerini kendi malları gibi alırlardı.
Fakat çok defa çıkan çöreklerden ne Kara Mustafa’ya ne de oğluna vermezlerdi. Kara Ali’nin dedesi de yakında otururdu. 50 tane kovanı vardı. Destiler dolusu bal alırlardı. Ancak annesinin ölümünden sonra bir gün Kara Ali dedesinin evinden bir kase bal almak için gittiğinde halası onu dilencilik ile suçlayarak kovmuştu.
Evet, onun evinden halaları her şeyi alırlardı, ama ona hiçbir şey verilmek istenmezdi.
Bir gün halasının avlusunda bulunan asmadan bir tek üzün tanesi kesmişti. Asma kütüğü parmak üzümü aşılamıştı. Kara Ali kehribar gibi üzüm tanelerini görünce, çok canı çekmişti. Hem bir üzüm tanesinden ne olacaktı. Ancak hala bu işe çok kızmıştı. Şöyle dedi;
“Üzüm yemek istiyorsan babana söyle, adam olsun, eksin sen de ye!”
Halbuki babası avluya nar, incir, şeftali, asma, daha neler ekmişti. Ancak halası her defasında eşeklerini onların avluya bağlar. Avluya bağlanan hayvanlar ağaçları yer, bitirir, kuruturdu.
Amcaları bir başka havadan çalardı. Akıllarına eser evin sokak kapısını söker yere koyarlardı. Akıllarına eser, keçilerini dama çıkarır, damda kazık çakar, keçilerini bağlar, toprak damda biten otları hayvanlara yedirirlerdi.
Anneciği, bu acılardan, sıkıntılardan hastalanıp öldüğü zaman; ona güzel bir resmini bırakmıştı geride. O resmi akrabası bir ressam yapmıştı. Bazı günler o resme dalar giderdi. Çok defa onu kopya etmeye çalışırdı.
Zamanla resim yapmak, kilden, alçıdan heykelcikler yapma arzusu bir tutkuya dönüştü. Gittikçe yeteneği gelişti, inanılmaz güzellikte işler yaptı. Ta ki bir gün Eğitim Bakanlığı yetkilisi ona burs verdirerek resim eğitimi yapmasına olanak vermişti.
O zamana kadar çok zorluklarla boğuşmuş, çok acılar çekmişti. Ancak onun resimlerinde hep aydınlık, ışık dolu renkler ve şekiller vardır. Bunun sebebini soranlara şöyle diyordu;
“Benim en büyük ilham kaynağım annemdi. O; şiddet ve sıkıntı ortamında hep iyiden, iyilikten yana oldu. Her davranışında sevgi ve dikkat dolu bir özen vardı. En kötü zamanlarda bile kendini çiçeklerine ve nakışlarına verdi.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
GURULU KIZ
 
Eski zamanlar ülkenin birinde yüce bir hakanın çok güzel bir kızı vardı. Bu hanım kız güzellik yönünde inanılmaz derecede güzeldi. Öte yondan da son derece kendini beğenmişti.
Bu özelliği dolayısıyla hanlığın seçkin yiğitlerinden hiç biri onu eş olarak almak istemiyordu. Yüce hakan bu duruma çok üzülüyor, devamlı olarak sorununu çözmek için bir yol, bir çare arıyordu.
Danışmadığı ak sakallı bilge kalmamıştı. Gün görmüş, devlet yönetmiş vezirlerinin hepsine danışıyor, hepsinden de akıl alıyordu.
“Töremizde danışmak kutsaldır. Danışan dağlar aşmış, danışmayan şaşmış kalmış!”
Diyordu. Danıştığı vezirler han kızına son bir fırsat tanımasını dilediler. Düşündüklerini uygulamaya koymak için, büyük bir şölen düzenlediler. Yurdun dört bucağından nice beyler, nice paşalar, han soyunun seçkin yiğitleri hakanın şölenine katılmak için tören alanına koşup geldiler.
Mevsim bahardı, nevruzdan 40 gün sonraydı. Gelenler hanın sarayına yakın yemyeşil bir ovada otağ kurdular. Sarayın düzenlediği eğlencelere katılıp kendi düşüncelerini gerçekleştirmek için yollar aradılar.
Konuklardan bir çoğu han kızının dillere destan gururunu biliyordu. Ancak hepsi de yüce hakanın ulusuna olan sevgisine ve halkına olan sevgisine hayrandılar. Devlet şölenine katılmak hepsine mutluluk veriyordu.
Konuklar saray bahçesinde gezinirken, han kızı da aralarında dolaşıyor göz ucu ile gelenleri seyrediyordu. Ulu Hakan birkaç defa kızı Gülnur Ece’yi yanına çağırmış. Gelenler hakkında fikrini sormuştu. Konuklar arasında en seçkin ailelerden gelmiş, iyi eğitim görmüş, çok yetenekli gençler vardı.
Han kızı bir çoklarını gördüğü zaman burun kıvırıyor, başını çeviriyordu. Sonuçta hiç birini beğenmiyordu, hepsinde bir kusur buluyordu. Şişmanca olanları yağ tulumuna benzetiyor, zayıf olanlara fasulye sırığı diyordu. Bir çoğu ile gereksiz takışıyor, alay ediyordu. Babası onu çok defa;
“Han soyuna kibir yakışmaz!”
diye çok defa uyarmıştı. Fakat dediğim dedik, çaldığım düdük diyor, hiçbir uyarıya aldırış etmiyordu. Ona göre damat adaylarından hiç birisi kusursuz değildi.
Ancak bir ara yanlarına gelen, uzun boylu, geniş omuzlu, yeşil gözlü bir gençten gözlerini ayıramadı. Kusur aradıysa da bulamadı. Delikanlının kızıla çalan kestane renkli kıvırcık saçları ve sakalları vardı. Genç kız bu yiğide hayran olmuştu. Ancak huy huydur. Huy can altındadır. Bu yüzden tatsızlık etmeden duramazdı.
“Seni de istemiyorum kınalı sakallı!”
demekten kendini alamadı. Ancak, babası kızının bu yiğide meyil verdiğinin farkına varmıştı. Yüce hakan kendi kendine söylendi ve şöyle dedi;
“Gözler yalan söylemez!”
Artık kızının meylini öğrenmişti ya gerisi kolaydı. Misafirler hakanın kızının davranışlarından üzgün olarak ayrılmışlardı. Bir çokları da böyle bir davete geldiklerine pişman olmuşlardı. Düşüncelerini yüzlerinden okumak güç değildi. Hakanın çevresindeki görevliler de yapılan tutarsızlıklardan paylarını almışlardı.
Hepsi de memnuniyetsizliklerini acı bir dille anlatmaktan çekinmiyorlardı. Hükümdar olanlardan üzgündü. Kızını bir kenara çekti;
“Bak kızım yaptığın saygısız davranışlarla devletimizi zora sokuyorsun. Hakan soyundan olanlar halka saygılı davranmalıdırlar. Saygısız davranışlar birlik ve düzenimizi bozar. Birlik ve düzen bozulunca devlet zayıflar. Zayıflık ve saldırganlığı devam eder. Biz halkla birliğimizi güçlendirmeliyiz.
Güçlü bir görünüş saygınlık kazandırır. Bir hakan ve ailesi halkını ne kadar severse, sayarsa, kendisi de o kadar sevilir, sayılır. Bir hakanın gücü çevresindeki bilge vezirler ve şanlı yiğitler ile ölçülür. Onları hanlığa bağlayan altın bağ hakandan ve yakınlarından görecekleri sevgi ve saygıdır. Gurur ancak bir yüreğin aynasıdır.
Sen gururlu, saygısız gidişatınla hanlığımıza yakışmayan davranışlarda bulundun. Görünen odur ki olumsuz işler yaparak devleti zor duruma soktun. Bizi yücelten erdemleri yıkmana artık müsaade etmeyeceğim.
Sana ceza olarak yarın saray kapısına gelen ilk yolcu ile seni evlendirmeyi düşünüyorum. Bu gelen bir dilenci de olsa, bir başkası da olsa sözüm sözdür. Dediğimi yapacağım!”
Ertesi gün saray kapısına dilenci kılıklı bir adam geldi. Giydiği çul çaput her tarafından dökülüyordu. Elindeki eski devirlerden kalma beş telli sazla, uzak çağlardaki ezgileri hatırlatan şarkılar çalıyordu.
Şarkısını bitirir bitirmez saray görevlileri onu hakanın taht odasına davet ettiler. Din ulemalarından ak sakallı büyük sarıklı bir hoca dualarla han kızı ile gelen garip yolcunun nikahını kıydı. İki vezir onların nikah şahidi oldu.
Nikah törenini izleyenler arasında baş vezir, iki uç beyi, bir silahtar ağa ile mabeyinci ve defterdar da vardı.
Hakanın şımarık kızı ilk önce bu duruma inanmak istemedi. Öyle şaşkın baktı kaldı. Sonra öfkelendi, saatlerce söylendi durdu. Artık yapacak bir şey yoktu. Kaderi artık değiştirilmişti. Geriye dönüş yoktu, elinden hiçbir şey gelmiyordu. Bundan sonra uyumlu olmaya çalışarak felaketi nimete dönüştürmenin yollarını aramalıydı.
Han kızı babasının onu sevdiğini biliyordu. Her an bir değişim bekliyordu. Bir zaman sonra babasının onu affedeceğini düşünüyordu.
Hakan damadı olan delikanlıya küçük bir kese uzattı. Kesenin içinde birkaç gümüş akçe vardı. Hakan şöyle dedi;
“Sana az bir para veriyorum. Ancak sen düşün taşın, kendine bir iş kur. Karını al git. Artık sarayda sizi istemiyorum!”
Hemen mabeyinciyi çağırdı. Yeni evlileri saray kapısına kadar götürüp uğurladı. Karı koca yan yana şehir kapısına kadar yürüdüler. Şehir kapısında eski bir tanıdıkları onlara iki at verdi. Atları ile bir saat kadar gidince orman kıyısında bir kulübeye geldiler. Geceyi orada geçirdiler.
Sabah sabah çevreyi tanımaya çıktılar. Her taraf çiçeklerle doluydu. Bu değişim sonucu han kızı üzerindeki üzüntüyü attı. Kocası da ona gayet tatlı bir sesle gayet anlayışlı davranıyor, sevgi ve saygı gösteriyordu. Derken han kızının öfkesi geçti. Çiçekli bir dağ yamacını el ele tutuşarak geçtiler.
İkisi de duygu yüklü saatler yaşadı. Havada mutluluk rüzgarları uçuyordu. Bol ağaçlı, bin bir çiçeklerle süslü bir doğa ortamında her şey daha güzeldi. Sarayın o kirli, o ağır havasını artık aramıyorlardı.
Ormanı şarkılar söyleyerek geçtiler. Karşıda şirin bir kasaba görünüyordu. Han kızı genç ozanın şarkılarını dinledikçe coşuyordu. Artık onu bir dilenci gibi görmüyordu. Ona olan duyguları ve konuşması yavaş yavaş değişti.
Yol üstü bir handa basit bir yemek yediler. Hancı onlara güzel hikayeler anlattı, hep beraber gülüp eğlendiler. Genç adam iki yabancının okuduğu eski bir halk şarkısına sazı ile eşlik etti. Sonunda han kızı da onlara katıldı. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Sevecenlikle kocasına sokuldu ve şöyle dedi;
“Anlaşılan sen ünlü bir ozansın. Çevrendeki insanlar seni tanıyıp seviyorlar!”
Sonra şöyle devam etti;
“Ne tuhaf değil mi? Ben han kızıyım, ama gönüllerde taht kuran siz ozanlarsınız. İnsanlara sevmeyi, sevilmeyi öğreten sizsiniz! Sizinkisi ne yüce bir sultanlıktır. Gönüller sultanı olmak ne güzel bir şeydir! Sizde para pul yok ama gönül zenginliği bütün saray cevahirinden daha kıymetli! Han babamın saltanatı bir gün yıkılır. Ancak siz ozanların saltanatı çağlar boyu gönüllerde devam eder.”
Böyle diye diye, konuşa konuşa orman içindeki bir kulübeye geldiler. Han kızı küçük kulübeyi hemen beğenmedi. Demin söylediği sözlerden adeta caymış gibiydi. Hatta bir ara;
“Güzel söz karın doyurmaz!”
diyerek kendi kendine söylendi. Ozan bunları duyunca alınmadı. Şöyle dedi;
“Evet han kızı güzel söz karın doyurmaz. Biz de herkes gibi çalışmalıyız. Benim elimden çeşitli işler gelir. İnce dallardan sepet örerim, ağaç kütüklerinden tekne oyarım. Killi topraktan destiler, güveçler yaparım. Han babanızın dahi gençliğinde çeşitli sanatlar öğrendiğimi duymadınız mı? Hatta derler ki han babanız de gençliğinde büyük babamın yanında desti işini öğrenmiş. Fakat dedem ona işin püf noktasını öğretmemiş. Daha sonra, han babanız işin püf noktasını öğrenmek için çok yalvarmış. D da; çok istiyorsan iki yıl daha yanımda çalış öğreteyim demiş.”
Ondan sonraki günlerde han kızı ormanda sepet yapmaya yarayacak dallar toplamış. Beraber küçük gezintiler yapmışlar. Ormanda kekik, nane, mantar ve kestane toplamışlar. Mantarlardan omlet yapmışlar. Kurdukları taş ocakta üstte çorba hazırlarken altta kestane kızartmışlar. Bir ara bir ırmak kıyısına gelmişler. Genç adam daha önce dededen yılan balığı yakalamak için çatal kullanmayı iyi bilirmiş. Burada da yine balık avlayarak karınlarını doyurmak, han kızının çok hoşuna gitmiş.
Günler haftalar hep avlanarak, ormanda mantar ve yaban çileği toplayarak geçmiş. Birlikte çok güzel vakit geçirmişler. Ozan ona şarkılar öğretmiş şiirler yazdırmış. Ormanlardan topladıkları çiçeklerle yaşadıkları kulübeyi süslemişler. Ozan ona çiçeklerden bir taç bile örmüş ve şöyle demiş;
“Sözüm söz bir gün sana altından bir taç bile hediye edeceğimi umarım!”
demiş. Ozanın umut ve ışık dolu dünyası han kızına hayatın güçlüklerine daha kolay katlanması için güç vermişti. Ozan han kızına yeni hayatında uyum sağlaması için her konuda yardımcı olmuş. Bu arada çevreyi tanımak için orman kıyısındaki köylere dağ eteklerindeki bağlara geziler yapmışlar. Yemyeşil bağların uzayıp gittiği tepelerin yamaçlarında kurulmuş olan görkemli bir kale onların ilgisini çekmiş. Kalenin ırmağa bakan yamacında büyük bir saray vardı. Han kızı bu sarayın hangi hükümdarın olduğunu sormuş. Ozan gülümseyerek şöyle demiş;
Bu sarayın, han soyundan gelen Şahin Bey dedikleri bir beyin olduğunu söylüyorlar. Sizin sarayda han babanızın düzenlediği şölene gelmedi mi? Onunla tanışmadınız mı?”
Hakan kızı tanıştıkları günü gözünün önüne getirdi. Saraydaki davranışları gözünün önüne geldi. Hayatındaki değişiklikleri anlayıp yorumlamaya çalıştı.
“Artık geriye dönüş yoktur.”
Dedi. Son zamanlarda han kızı, ormandaki kulübedeki yaşantısına iyice alışmıştı. O da kocası gibi sepet örüyor, çömlek yapıyordu. Artık sepet örerken eskisi gibi parmakları acımıyordu. Ayakları ile çamur yoğururken eskisi gibi yorulmuyordu.
Her gün ustalaştıkça daha güzel testiler yapıyordu. Sepet örerken de yeni modeller yaratıyor, onları süslemek için değişik usuller deniyordu. Kocası ile yaptıkları testileri pişirmek için kaleden getirilen yaşlı bir usta onlara çok güzel bir çömlekçi fırını yapmıştı. Her gün üretimleri artıyordu. Pişirilen testiler yaşlı ustanın gönderdiği bir at arabası ile yakın bir kasabada kurulan pir pazara götürülüyordu.
Hakanın kızı da kocası ile beraber pazara gidiyordu. Fakat;
“Benim satış yapamam!”
diyordu. Bir gün kocası ansızın ortadan kayboldu. Tezgahta tek başına kalınca gururunu yendi ve satış yapmaya yöneldi. Kısa bir süre içinde satış işini de başaracağını gösterdi.
Kocası bu duruma çok sevindi ve karısını içtenlikle kutladı. Sonunda şöyle dedi;
“Bir han kızı için halkının arasına karışıp onları tanımak ne güzeldir. Halkına hizmet etmeyi insanı yüceltir. Halkına en iyi hizmet eden hakan, halkının sevgisini kazanmış olur. Halk denen büyük hazineyi tanıyan, seven, onu yüceltmeye çalışan hakan soyu en kutlu soydur.
Halktan kopmuş yöneticilerden hayır yoktur.”
Sonra şöyle devam etti;
“Bak şimdi otur, han babana bir mektup yaz gördüklerini, yaşadıklarını, halkın dilek ve şikayetlerini han babana bir de sen duyur. Buseni yüceltir. Eğer sen halka arka çıkarsan, halk da seni baş tacı eder. Seversen, sevilirsin, sayarsan sayılırsın. Oyunun ve yaşamın kuralı budur. Başka yolu yordamı da yoktur!”
Bu sözler hakanın kızını çok etkiledi. Artık halk ile iç içe oldukça her şeyi daha iyi görüyor daha iyi anlıyordu. Kendi kendine şöyle dedi;
“Bazı şeyleri anlamak için yaşamak lazım. Her gün yeni bir şeyler öğreniyoruz.”
Yeni gerçeklerle bilinçlenmek onu mutlu ediyordu. Eskiler hakikate ermişler için gözlerinin bağı çözüldü derlerdi. Yeni gerçeklere bilinçlendikleri hayata karşı daha olumlu bakıyor. Çevresindekilere karşı daha sevecen davranıyordu.
Günlerden bir gün han kızı Pazar yerinde sergisini kurmuş testilerini satmaya çalışırken atını delice süren, Pazar yerini darmadağın eden bir süvari onun bütün testilerini kırıp geçirdi. O sırada kocası bir iş bağlantısı için kale içine gitmiş bulunuyordu. Öğleden sonra gelip durumu görünce çok üzüldü. Onu teselli etmek için güzel şeyler söyledi.
Aynı olay kısa bir süre sonra yine tekrarlandı. Han kızı çok üzgündü.
“Bu böyle olmayacak!”
dedi. Bir gece beraber düşünüp soruna bir çare aramak için neler yapabileceklerini düşündüler. Sağda solda yeni iş olanakları aradılar. Ozan şöyle dedi;
“Saray mutfağında çalışan bir yakınım var, orada sana bir aşçı yardımcılığı işi ayarlayabilir.”
Daha sonraki günlerde hakanın kızı saray mutfağında çalışmaya başladı. Orada yoğun bir iş ortamı vardı. Hakan kızı hamur yoğurma, hamur açma, pasta yapımı gibi işlere de koşuyor her gün yeni bir beceri kazanıyordu. Bir gün kocasına şöyle dedi;
“Bir biz kendi işimizi kurarız. İnsanın kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi çok daha güzel oluyor. Arada bazı tatsız durumlar da oluyordu. Bazı akşamlar ansızın bazı tatsız olaylar da yaşanıyordu. Ansızın çalıştığı yerdeki ışıklar söndü ve karanlıkta kalması yetmezmiş gibi tanımadığı bir genç adam ona sarılıp öpmeye kalkıştı.
Fena halde canı sıkıldı, elindeki tavayı saldırganın başına savurdu. O geceden sonra birkaç gün kocası ortalarda görünmedi. Sonraki günlerde dikkat etti. O zaman başında kocaman bir şişlik vardı. Garip olan şey o da kafasına bir tava ile vurulduğunu söylüyordu. Daha sonra bir uşak gene ona benzer bir tatsızlık yapınca elindeki yumurta sepetini uşağın kafasına geçirdi.
Zavallı uşak şaşkına dönmüştü. Olay bütün sarayda anlatılıyor, olayı anlatanlar da kahkaha ile gülüyordu. Olayı anlatanlar kendi şakalarını da işin içine ekleyince sonunda iş büyüdü ve saraydakilerin hepsine ulaştı. Anlatılanlar bizlerin ve kralın kulağına da gitti.
Kralın canı eğlenmek istiyordu. Sarayda eğlenceler ve kutlamalar düzenleyen kişileri çağırdı. Gelenler arasında batıda bir kralın soytarılığını yapmış olan Atiko isimli adam da vardı.
Gelenler olayı bir orta oyunu şeklinde bir seyirlik oyuna çevirmeyi planladılar. Bir hafta sonra düzenlenen bir şölenin ardından Çalınan Öpücük, Kırılan Yumurtalar diye bir oyun sergilendi.
Herkes oyunu bol kahkaha atarak izledi. Oyunda şöyle bir sahne vardı. Soytarı şaklabanlık ederken ansızın krala dönerek şöyle demişti;
“Yüce hakanım sizin de bu oyuna katılmanız lazım, yoksa tadı olmaz!”
Hükümdar onun eşek şakasına uzanan davranışlarını bilirdi. O da alaycı bir şekilde soytarıya baktı. O da gülüyordu, şöyle dedi;
Soytarı, şakanın sınırını bilmezsen güldüremezsin!”
Soytarı hükümdara döndü;
“Krallar, hanlar, beyler, paşalar onlar da bizim gibi halkı güldürmek isterler mi devletlim?”
diye sordu. Yüce hakan şöyle dedi;
“Yönetenler gülüntü oldukları gün yönetemezler. O zaman onları acı bir son bekler! İnsanların yüzünü güldürmesini bilmeyenler ne han, ne hakan ne bey ne paşa olamaz!”
Soytarı şımarık çocuk gibi sırıttı. Hükümdar onun aklından geçenleri okudu. Gidip kulağına şöyle dedi;
“Yani siz de bir türlü soytarısınız!”
Hükümdar onu elinin tersi ile itti ve;
“Hadi oradan serseri!”
dedi ve şöyle devam etti;
“İnsanları ağlatanlar soytarıdan da aşağı görülür. Onlarla alay edilir. Alay, taşlama, gülmece halkın kötü yöneticilere karşı kullandığı silahlardır. Halk yüzünü güldürene gülümser onu yüceltir. Alay bir tür eleştiri ise kafaya yumurta atma da bir tür eleştiridir.
Tahta oturan eğer görevini yerine getiremezse halk acı çeker. Acı çeken, horlanan da suçlu arar. O zaman buna sebep olanların vay haline. Gelsin mizah hikayeleri, gelsin çürük yumurtalar.”
Bir süre sonra hükümdarın büyük oğlunun evleneceği haberi yayıldı. Büyük bir şölen hazırlığı başladı. Hakan kızı da bu şölen için saray mutfağında harıl harıl çalışıyordu. Bütün gün börekler yapıp durdu. Mutfağın her yanında değişik yemekler yapılıyor, herkes görevini yerine getirmek için canla başla çalışıyordu. Bir ara aşçıbaşı kocasına götürmesi için çeşitli yiyeceklerden paketler hazırladı.
O da bunları daha önce kendisinin ördüğü bir sepete dizdi. Ayrılacağı zaman aşçıbaşı onu yapılan hazırlıkları görmesi için yandaki salona aldı. Salonda görkemli bir taht kurulmuştu. Son derece şık giyinmiş bir saraylı bir köşede başında tacı ile duruyordu. Hakan kızını görünce yüzüne maskesini taktı, süratle ona doğru geldi. Hakan kızını yandaki küçük odacığa çekti ve öpmeye kalktı. Hakan kızı direndi hatta ona bir de tokat attı.
Maskesi düşünce, yüzüne baktığı zaman kendisini kucaklıyordu. Babasının sarayında gördüğü kırmızı saçlı han oğlu olduğunu anladı. Han oğlu kahkahalar atıyor, han kızına öpücükler sunuyordu.
“Beni tanımadın mı sevgilim?”
dedi.
“Seni saraydan alan dilenci kılıklı adam bendim! Ormandaki ozan, kulübedeki çömlekçi, saraydaki aşçı bendim. Testileri kıran serseri süvari bendim. Bütün bunları babanla anlaşarak yaptık. Artık oyunun sonuna geldik. Bu akşam sen benim sarayımda ecem olacaksın!”
Mutlu sona gelinmişti. Güzel bir düğün yaptılar. Kırk gün kırk gece eğlendiler. Onlar erdi muradına biz çıkalım taht-ı revanına.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
GÜLNAZ SULTAN
 
 
Vaktin birinde zamanın ikisinde tanrının özenerek yarattığı bir ülke, bu ülkenin başında da ününü dünyaya duyurmuş bir padişah varmış. Padişah yaşlanınca ülkenin yönetimini oğluna devretmiş. Babası daha sağken, oğlunun tahta çıktığını görmek istiyormuş.
Tahta çıkış hazırlıkları sürerken, devletin yönetiminde ağırlığı olan aksakallı hocalar, bilge vezirler şehzadenin önce bir eş bulması, evlenmesi gereği üzerinde durmuşlar.
“Önce saraya bir sultan bulmamız gerek.”
Demişler. Şehzade kendisini yetiştiren lalasını ve hocalarını çağırmış ve;
“Bana bir sultan adayı bulun.”
Demiş. Ak sakallı hocalar, gün görmüş vezirler, ermişler ve dervişler el ele vermişler. Yurdu adım adım gezmişler, aya güneşe sormuşlar, çok akıl vermişler, çok görüş almışlar. Saraya uygun bir gelin adayı bulmak için büyük gayret sarf etmişler. Bu arada yıldıznameler açılmış, fal bakılmış. Çok akıl almışlar, çok akıl vermişler.
Derken efendim has bahçeden bir gül demişler. Hem de misk kokulu gonca gül. Şehzadeyi yetiştiren hocalardan ermiş hoca öyle güzel huylu, selvi boylu, gül tenli, bülbül sesli bir güzel tanımış.
“Bu dilber tam bizim şehzadeye göre.”
Demiş. Fikrini vezirlere açmış, onlar da bu seçime hayran kalmışlar. Bir bahar günü atlar düzülmüş, yola düşülmüş. Başı kanlı dağlar aşılmış, zümrüt ovalar geçilmiş. Asırlık çınarların gölgesinde bir pınar başına gelinmiş.
Pınara yüz adım kala, vezirler attan inmişler, bir kayalıkta mola vermişler. Şehzade atıyla gitmiş. Pınar başına gelince kırk örgülü, altın saçlı bir güzel eğilmiş pınarda testisini dolduruyor. Onu görünce şehzadenin aklı başından gider gibi olmuş. Dili tutulmuş, içinden şöyle demiş;
“Yaratan bu gül goncasını özenip de yaratmış!”
Kız da onu görünce gözlerinin içi gülümsemiş. Gülerek, salınarak şehzadeye doğru yürüyerek gelmiş. Kız gülerken yüzünde güller açmış, ağzından inciler dökülmüş. Gözleri gök yakuttan daha güzelmiş. İkisinin elleri birbirine uzanmış. Şehzade az önce tanıdığı bu güzel kızı atının terkisine alarak sarayın yolunu tutmuş. Saraya gelince orada görenler onu peri kızına benzetmişler.
Onlar saray kapısına gelmeden, gelecekleri haberi saraya ulaşmış. Şehzadenin kardeşi de diğer saray erkanı ile gelenleri karşılamak için saray kapısına gelmişler. Onlara ihtişamlı bir karşılama töreni hazırlamışlar. Yollarına güller serpilmiş, halılar döşenmiş.
En güzel çalgılar çalınmış, en güzel şarkılar söylenmiş. Şehzadenin kardeşi bu kızı görünce çarpılmış adeta. Dört böğründen vurulmuş. O gece hastalar olmuş, ciğeri dağlanmış. Kısa zamanda üzüntüden yataklara düşmüş. Ateşler içinde yanarken hep su, su diyormuş. Hekimlerden biri gitmiş biri gelmiş. Kimse derdine çare, yarasına merhem bulamamış. Sonunda hekimbaşı onu tepeden tırnağa bir güzel muayene etmiş. Şehzade kardeşinin durumunu hekimbaşına sorduğunda şöyle demiş;
“Onun ciğerini kıskançlık illeti dağlamış. Bunun çaresi yoktur şehzadem!”
demiş. Bu sırada uç beyleri sınırlara saldırı olduğu haberini iletmişler. Padişah asker toplanıp sınıra gidilmesi için şeyhülislamın fetva vermesini istemiş. Şehzade sefere gitmeden önce hocası ermiş kocayı çağırmış, karısına göz kulak olmasını istemiş.
“Eşim önce Allah’a sonra sana emanet hocam!”
demiş. Allahın izni ile tez zafer kazanıp tez döneceğini söylemiş. Demişse de savaş bu, sefer dediğin kırk gün de uzar kırk yıl da.
Şehzadenin eş olarak seçtiği, yarim diyerek aynı yastığa baş koyduğu güzelin her huyu güzelmiş ille adını söylemezmiş. Masalcılar ona Gülnaz Sultan dediler. Durum böyle er. Durum böyle a bir şey demek yakışmaz. Biz de ne diyelim, öyle yakışmış, herkes aynı adı söyler olmuş.
Gülnaz Sultan arada bir şehzadenin kardeşine uğrar, hal hatır sorarmış. O da her zaman yeniden gelmesi için Gülnüz Sultan’a yalvarır dururmuş.
Hasta, Gülnaz Sultan’ı her gördüğünde yanık ve baygın gözlerle bakar, derin derin iç çekermiş. Bir gün Gülnaz Sultan ona neden böyle baktığını, mutsuzluğunun kaynağının ne olduğunu sormuş. Giderken de;
“Derdinin çaresi yok mu?”
demiş. O da;
“Derdimin çaresi var, bak sen geldikçe daha iyi oluyorum. Bir de korudaki küçük av köşkünde buluşsak benim derdim büsbütün geçer.”
Gülnaz Sultan ona acımış.
“Benim köşke gelmem seni iyileştirirse gelirim.”
Demiş. Gülnaz Sultan ermiş kocaya da belirtilen saatte köşkte bulunması için haber salmış. Şehzadenin kardeşi av köşküne gelince, Gülnaz Sultan’dan önce ermiş kocanın geldiğini görmüş. Bu gelişten mutlu olmuş. Saraya döndüklerinde Gülnaz Sultan’a haber göndererek yeniden gelmesini, başkasının hazır olmadığı bir buluşmadan daha çok mutlu olacağını söylemiş.
Ertesi gün Gülnaz Sultan yine buluşma yerine gelmiş. Saraydan bazı kişiler yine tesadüfen av köşkünde bulunmuş. Şehzadenin kardeşi bu defa durumu anlamış.
“Demek ki gelenler Gülnaz Sultan’ın emri ile hareket ediyor.”
Demiş. Bir ara küçük bir görüşme fırsatı bulmuş. Gülnaz Sultan’ın yanına gelmiş.
“Gülnaz Sultan gelişin için çok teşekkür ederim. Gelmekle beni mutlu ettin ve benim iyileşmemi sağladın. Ancak tedbirli davranarak güvendiğin kişileri de getirmekle kendini de korudun. Sen yüksek ruhlu bir hatun kişisin, ailemize de bu yaraşır.”
Gülnaz Sultan şöyle demiş;
“Bak şehzade sen kendini düşündüğün kadar başkalarını da düşünürsen, hep mutlu olursun. Devlet yönetimi sizden sorulur. Halka örnek olacak olan sizsiniz. Kendi yakınlarını koruyamayan halkı nasıl korur. Var git halka iyilikte örnek ol, çeşmeler yaptır, okullar aç, bahçeler kur. En yüce sevgi halkı sevmektir. Halkı sevmeyenin sevdası bir kuru hevestir!”
diye ilave etmiş. Birkaç gün sonra şehzade seferden dönmüş. Onulmaz hastalıktan yattığı söylenilen kardeşi iyileşmiş. İçine bir kurt düşmüş. Kardeşinin nasıl olup da iyileştiğini öğrenmek istemiş. Ermiş hocaya düşüncesini açmış. Hoca yalan nedir bilmezmiş. Ona gerçeği anlatmış. Şöyle demiş;
“Karın karlı dağ başları kadar temiz, pınarlardan akan sular kadar berraktır. O daima iyiden, iyilikten yana oldu. Ancak kardeşine uzak bir ilde bir beylik ver. Beni dinlersen her ikiniz için de en iyisi budur.”
Dedi. Şehzade ile Gülnaz Sultan için görkemli bir düğün yapıldı. Onlar erdi muradına biz çıkalım tahtırevanına.  
 
 
 
KONURALP’İN GÜÇLÜHANOĞLU’NUN
ACI HİKAYESİ
 
 
Güçlühan, hanlığının beşinci yılında doğu illerinden birine sefere çıkmıştı. Üç ay sonra Honad Hatun’un nur topu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi. Kayınatası yeni doğan torununa Konuralp adını verdi.
Bütün yakınları onu sevgi ile bağrına bastı. Alp soyu kutlu bir soydur. Çocuk doğduğu zaman yıldıznameler açılmış, onun istikbalinde hangi yıldızın yükseleceği inceden inceye araştırılmıştı.
Büyüyünce güçlü bir yiğit olacağı daha baştan belli idi. Kısa sürede büyüdü, yaşıtlarından daha çok gelişti. Çeşitli oyunlarda, güç ve kuvvet gösterilerinde yaşıtlarını kolayca alt ediyordu. Annesi yiğitler soyu bir hatundu. Aile çağlar boyu savaşlar içinde yaşama mücadelesi vermiş, çeşitli zorlukları kadın erkek birlikte dayanışma ile göğüsleyerek bu günlere gelmişlerdi.
Honad Hatun oğlunun eğitimi ile yakından ilgileniyor, ona bildiği kadarı ile öğretmeye çalışıyordu. Kılıç kullanma, ok atma, gürz sallama konusunda oğluna her türlü savaş oyununu öğretmişti. Oğluna öğretmediği bazı dövüş kuralları olduğunu tahmin ediyor fakat istediği sonuca varamıyordu.
Savaş uzun sürmüş, Güçlühan uzun yıllarca ülkesine dönememişti. Yakınlarından bazıları artık onun yaşamadığına inanıyordu. Konuralp yıllar içinde yetişmiş koca bir delikanlı olmuştu. Bir gün annesi Honad Hatun’a babasının nasıl bir yiğit olduğunu sordu. Annesi şöyle dedi;
“Senin baban yiğitlerin en güçlüsü Güçlühan’dı!”
Konuralp annesini babası hakkında konuşturmak istiyordu. Honad Hatun kocasının kahramanlıklarını anlata anlata bitiremiyordu. Sonunda şöyle dedi;
“Babanız yüreği pek, bileği güçlü, kılıcı keskin, dövüşü namlı bir cenkçi idi.”
Konuralp şöyle dedi;
“Babam bu kadar güçlü olduğu halde neden hala dönmedi?”
Annesi şunu dedi;
“ Ona gençliğinde kralın verdiği yüzük, kolye ve madalya vardı. Babanın bu emanetlerini bir gün sana vereceğim. Onları gururla takabilirsin!”
Gün geldi Konuralp babasının yüzüğünü parmağına taktı. Tam olarak parmağına uymuştu. Annesi şöyle dedi;
“Oğlum on sekiz yaşına geldiğin zaman Göktuğlar ülkesine yolculuk yapmalıdır.”
Annesi ona Göktuğlar ülkesindeki yiğitler şölenine gitmesini ve babasını bulmaya çalışmasını istediğini söyledi.
Konuralp Göktuğlar ülkesine nasıl gidebileceğini sordu. Annesi hocasını çağırdı ve Göktuğlar ülkesine nasıl gidileceğini konuştular. Ne gibi zorluklar olabilecekleri ve bunların çareleri araştırıldı.
Konuralp doru atı Gülsarı’ya atlayarak sabahın ilk ışıkları ile beraber yola koyuldu. Gülsarı rüzgar gibi hızlı gidiyor, uzayıp giden ovalarda adeta uçuyordu. Az gittiler uz gittiler, mor dağlar, kanlı tepeler aştılar. En sonunda kanlı geçitleri aşıp Akkayalar Boğazına vardılar.
Konuralp geçidi aşınca yol üstündeki bir kervansarayda konaklamayı düşünüyordu. Kervansaraya yüz adım kala baktı ki ne görsün? İnsan azmanı bir adam yola kayalardan bir engel kurmuş; belli bir haraç almadan kimseyi geçirmiyor.
Konuralp insan azmanına batıdan geldiğini ve haraç vermeden geçeceğini söyledi. Adam söylenenlere aldırmadı ve geçit vermedi. İnsan azmanı tehditlerine devam etti ve şöyle dedi;
“Ya haraç verirsin geçersin ya da kemiklerini kırarım. Sonuçta yine geçemezsin!”
Konuralp;
“Ben haraç vermem, elimi kolumu sallayarak geçerim!”
dedi. Sonunda Konuralp’in üzerine doğru yürüyünce kılıçlar çekildi ve zorlu bir dövüş oldu. Karşılaştıklarında insan azmanı Konuralp’in adını sordu. Aldığı cevap onu deliye çevirdi. Konuralp;
“Senin gibi ödleklere ben adımı vermem!”
diyordu. O zaman kılıçlar çekildi ve zorlu bir dövüş oldu. Zakura denilen insan azmanı Konuralp’e yenildi. Onun üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldı. Homurtularla yaralı bir şekilde dövüş meydanını terk etti.
Konuralp bir gün kervansarayda dinlendi. Oradaki yolcularla tanıştı. Çevrede olup bitenleri soruşturdu. Göktuğlar ülkesinde büyük bir toplantı yapılacağını öğrendi. Burada çeşitli bölgelerden gelen beyler, soylular, cengaverler yüce bir kurultay oluşturacaklardı. Amaçları ülkenin yönetimi ile ilgili yasal düzenlemeler yapmak, savaş dolayısı ile meydana gelen yeni duruma çare bulmaktı.
Toplantı yer olarak Gökçebayır denilen yeşil bir alan seçilmişti. Beyler, paşalar çadırlarını, otağlarını o civara kurmuşlardı.
Bu düzlüğe hakim mevkide büyücek bir tümsek vardı. Küçük bir tepeyi andırıyordu. Çağlardan beri gelip geçen hanlar, hakanlar burayı toplantı alanı olarak seçmişlerdi.
İşte Konuralp bu tepeciğe kocaman taşlarla küçük bir kule yaptı. Gelenler yakında toplantı yapacaklardı. Orada o kuleyi görenlerin canı sıkılıyordu. Bazıları gelip çatıyor, meydan okuyor, çekip gitmesini istiyorlardı. Her gelen adını sorsa da söylemiyordu.
Burada yaptığı dövüşler sergilediği kılıç oyunları görenlerin ilgisini çekiyordu. Her gelen adını soruyordu. O da soranlara;
“Sizin gibi ödleklere ben adımı vermem!”
diyordu. Sonra kurultay toplantı döneminde orada kılıç oyunlarına izin verilmeyeceğini söylediler. Konuralp yine herkese meydan okudu.
“Kimse beni buradan indiremez!”
dedi. Nuh diyor peygamber demiyordu. Bu duruma bakıp görüldüğünde ortada garip bir durum sergileniyordu. Gelenler kurultay toplantısında henüz adı bile konmamış bir delikanlının orada bulunup kılıç sallamasını; bütün alplere, beylere, cihana ün salan yiğitlere hakaret olduğunu söylediler.
“Daha senin adını bile bilmiyoruz!”
Gelenler arasında akıllı, uslu, bilge kişilerde vardı. Böyle korkusuz bir yiğitle çatışmaktansa, onu hoş görmek, kalbini kazanmak daha iyidir diyorlardı. Gençlerin hatalarını cezalandırmak yerine onları kazanmak evladır diyenler çoğunlukta idi. Bir çok gerginlik ancak hoşgörü ile aşılabiliyordu. Yine de bazen beklenmedik ilginç durumlar da oluyordu.
Konuralp kendisine kılıçla saldıran iki kişinin kılıcı ile kemerlerini kesince pantolonları aşağıya düştü. Böylece ikisi de gülünç duruma düştüler. Bu gelenler kralın habercileri idi. Onların gülünç duruma düşmesi başkalarını da kızdırdı. Dövüşmeye gelen bazı kişileri alt etti. Bazılarını elden ayaktan bağlayarak üst üste yığdı.
Sonunda Güçlühan duruma el koymaya karar verdi. Doğuş yerine geldiğinde bir çok savaşçının yenildiğini, hatta üst üste yığıldığını görünce, o da kılıcını çekip meydan okumaya karar verdi.
Hakan genç savaşçının gelenlerin hepsini kılıç ile yendiğini anlayınca, ona farklı bir silahla, farklı bir dövüş tekniği ile saldırıda bulunursa onu yenebileceğini düşündü. Aklından şöyle bir düşünce geçti;
“En tehlikeli silah bilinmeyen silahtır!”
diye düşündü. Kral genç savaşçıyı bir mızrak darbesi ile yere serdi. Delikanlı aldığı mızrak darbesinin etkisi ile yere düştü. Onun ölmek üzere olduğunu görmek kralı derinden üzdü.
“Yazık! Çok genç, çok yetenekli. Yazık! Çok yazık!”
sözleri dudaklarından döküldü. Konuralp yere düştüğü anda kral elindeki kılıca baktı. Üstünde altın kakmalı kartal arması vardı. O zaman yerde yatanın oğlu olabileceğini düşündü.
“Oğlum!”
diyerek üstüne kapandı. Konuralp babasının kılıcını uzattı.
“Baba sana kılıcını getirdim!”
diyebildi. Sonra;
“Yardım et kalkayım, beni yüzü koyun bırakma baba! Görenler kortu kaçıyordu demesinler.”
Kral oğlunun dileğini yerine getirdi. İçinde derin, onulmaz bir yara vardı. Acı olan oydu, son pişmanlık yaramazdı.
Güçlühan ölmek üzere olan oğlunu kucağına aldı. Gözlerinden ve alnından tekrar tekrar öptü. Acısı sonsuz, artık hiçbir şey onu teselli edemezdi.
Etrafındakiler başucunda toplandılar. Onlara pişmanlığını, acısını anlatacak kelime yoktu. Acı karşısında söz biter derler ve derin bir yas denizinde boğulur gibiydi. Sonra kendini toparladı.
“Erkekler ağlamaz!”
dedi. Hele hükümdarlar hiç ağlamaz. Artık geriye dönüş yoktu. Ancak dünkü hatalardan ders almak lazımdı.
Oğluna bir şeyler anlatmaya çalıştı.
“Annen sana mızrak darbelerine karşı savunma oyununu öğretmemiş!”
dedi. Konuralp’i basit bir törenle dövüşleri ile destan yarattığı tepenin üstüne kendi diktiği taşın yanına gömdüler. Güçlühan o gece kurultayını topladı. Bundan sonra ne olacak sorusu gündeme geldi. Devamlı savaşlar gençlerin eğitiminin ihmale uğramasını sağlamıştı. Kendi oğlu bile bunun kurbanı olmuştu. Gençliğin eğitim için şunları dedi;
“İnsanı yücelten eğitimdir. Her yönden üstün gençler yetiştirilirken, bazı eğitim alanlarının ihmal edilmesi acı sonuçlar doğurur. Beceri eksikliği en güçlü yiğitleri bile yıkabilir. Yaşam savaşında, beceri kazanmada, eğitimde daima bir adım önde olan kazanır.
Konuralp’i yitirdik ancak bundan sonra yetişecek olanları en iyi şekilde yetiştirerek hükümdarlığımız ebediyen yaşayabilir.
Oğlumu yitirdik ancak bundan sonra yetiştireceklerimiz, hem yürekli, hem bilgili, hem hünerli olursa hanlığımız ebediyen yaşar.”
Güçlühan ailesinin yanına döndüğünde adına anma törenleri düzenledi. Ağıtlar yakıldı, tarihçi Sadrettin Efendiyi çağırdı. Ona oğlunun yaşam öyküsünün ayrıntılarını anlattı. Mimarlarını çağırdı, adına bir kale yaptırdı.
En kısa sürede beyler bir kurultay topladılar.“Evlat kanına giren hükümdar olamaz!”dediler ve ülkeye yeni bir hakan seçtiler.
 
 
 
 
 
TEMELİN KULAĞI
 
 
 
 
Temel bir inşaatta çalışıyordu. Ansızın üzerinde çalıştığı tahta inşaat kulesi çöktü. Bu kaza sırasında Temel’in kulağı koptu. Arkadaşları araya araya yıkıntılar arasında temelin kulağını buldular.
Ancak Temel;
“Bu benim kulağım değildir!”
diyor. Başka bir şey demiyordu. Ona;
“Başkasının kulağı kopmadığına göre bu senin kulağındır!”
dediler. Sonunda Temel şöyle dedi;
“Bu benim kulağım değildir. Benim kulağımda kalem vardı!”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ELEK İLE FELEK
 
 
 
 
Bir zamanlar adamın birinin devesi çalınmıştı. Bir kasabada hırsızlığı ile tanınan bir adamın evine gidildi.
Arkadaşları adama son günlerde bir deve görüp görmediğini sordular. O sırada adamın karısı unu elemekle uğraşıyordu. Ve o soru karşısında şöyle bir cevap verdi;
“Neler geldi, neler geçti felekten,
 Kimse bilmez nasıl oldu deve geçti elekten.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇOBAN VE YILAN
 
 
Bir zamanlar Kıbras’ta bir köyde bir çoban yaşardı. Kaldığı ağlın yanında süslü taşlarla örülü bir duvar vardı.
Bu duvarın orta yerinde bulunan bir oyuktan eskiden su akarmış. Zamanla o çeşme kurumuş. Bir gün çoban o oyuktan iri bir yılan çıktığını görmüş.
Gidip oraya bir çanak süt koymuş. Daha sonra süt kabını almaya giden çoban orada bir altın lira bulmuş.
Çoban günlerce yılana süt götürmüş ve her zaman da o taş oyuğun yanında altın bulmuş.
Bir gün çobanın ağıldan ayrılıp gitmesi gereken bir işi çıkmış. Çobanın oğlu, yılanın oyuktan altın çıkardığını görünce eline baltayı alır ve yılana hücum eder.
Yılan hızla atılıp çobanın oğlunu ısırır. Çobanın oğlu hazine çıkaracağını umarken ölür.
Çobanın oğlu yılanın çıktığı deliğin arkasında çok altın bulacağını umuyordu. Fakat umduğunu bulamadı.
Bir zaman sonra çoban yine yılana süt götürür. Yılan ona garip garip bakar ve şöyle der;
“Bende bu kuyruk acısı, sende bu evlat acısı varken biz artık dost olamayız.”
 
 
 
 
ÜÇ DİLEK
 
 
Vaktiyle çok çalışkan bir oduncu varmış. Her gün ormana gider, balta sallar, kestiği ağaçları parçalara ayırır kasabada satarmış.
Bir gün ormanda rastladığı dev bir meşe ağacını kesmeye kalkınca bir peri karşısına çıkar ve kesmemesini rica eder. Oduncuya şunu der;
“Beni dinlediğin için size ailece üç dilek dileme şansı verildi.”
Adam bunu duyduğu anda canı sucuk çekmiş ve şöyle demiş;
“Birinci dileğim boyum kadar bir sucuk sahibi olmaktır!”
Hemen dileği kabul edilmiş. Önlerindeki masada kocaman bir sucuk görmüşler. Kadın kocasının bu davranışı kınamış.
“Saçmalıyorsun herif! Neden daha faydalı bir şey istemiyorsun? İnşallah o sucuk burnuna yapışır.”
Bunun üzerine oduncunun canı sıkılmış. O da karısına şöyle demiş;
“İnşallah senin burnuna da böyle bir sucuk yapışsın!”
Onlara bir tek dilek dileme şansı verilmiş. İkisi de burunlarındaki yapışık sucuktan kurtulmak istediklerini söylemişler.
Sonuçta nasıl bir dilek dileyeceklerini bilmedikleri için önlerine çıkan şansı kullanamamışlar.
Sonunda hiçbir şey elde edememişler. 
 
 
 
 
BRAHMAN, KAPLAN VE ÇAKAL
 
 
Bir Brahman ormanda giderken bir kafese kapatılmış bir kaplan gördü. Kaplan kafeste iken Brahmana çok diller döktü ve ona onu kurtarırsa çok mutlu olacağını, ona çok minnettar kalacağını söyledi.
Kendini acındırmak için çok diller döktü. Sonunda Brahman kaplana acıdı ve onu kafesten çıkardı.
Kaplan kafesten çıkınca onu yiyeceğini söyledi. Bu defa Brahman şaşkına döndü. İyiliğe karşılık nankörlük yapılmasının doğru olmadığını söyledi. İstersen çevremize de soralım dedi.
Orada bir mango ağacı vardı, ilkin ona sordular.
“Ben insanlara meyve veriyorum, ancak onlar benim dallarımı kırıyorlar.”
Dedi. Sonra ineğe soralım demişler. Ona da sorunu anlatmışlar. İnek şöyle demiş;
“Bizde bir söz vardır. Kıymet bilinse koca öküze bıçak vurulmazmış!”
Daha başkalarına da danışmışlar ve cevap hep olumsuz olmuş. Tam o sırada bir çakal gelmiş. Sorunun ne olduğunu sormuş. Kaplana dönerek şöyle demiş;
“Olayı bana baştan yavaş yavaş anlatın neler olduğunu bana açık açık anlatın. Mesela başta sen kafesin neresinde duruyordun? Kafese gir bir göster!”
dedi. Kaplan çakalın söylediklerine inanıp kafese girer. Bunun üzerine çakal hemen tuzağın kapısını kapatıp kaplanı hapsetmeyi başardı.
 
AKSULU MERGEN MASALI
 
 
Bir zamanlar Ayder Kalesinin sahibi olan Ayderhan isminde zalim bir bey vardı. Kalesi İpek Yolu üzerinde olduğu için kervanlardan baç alır, ayrıca ticaretle de uğraşır; her gün malına mal, gücüne güç katarmış.
At ve koyun sürüleri varmış. Yazın yaylakta, kışın kışlakta geçen göçebe bir hayat sürermiş.
Bu beyin sürülerine bakan Aksulu Mergen diye bir çoban varmış. Yürekte yürekli, koşuda sürekli, işte uyumlu bir insanmış. Hem sesi güzel, hem sözü tatlı, atla giderken kanatlı bir ermiş.
İnsana baktığında gözleri gülermiş. Atadan kalma altın telleri olan bir sazı varmış. Sazı eline aldığında ağzından bal akarmış.
Onun bir de sihirli bir flütü varmış. Sabahları kalenin burçlarına oturup flüt çaldığında güneş bir başka doğarmış. O sese kulak verenler yaşamı bir başka severmiş.
Bir orman kıyısında kaval çaldığında, hayvanlar ta uzaklardan koşar ona gelirmiş.
Ayderhan yaz başında yaylaya göçmek istemiş. Göç hazırlığı için kendi halkına haber vermiş. Yiyecekler hazırlanmış, denkler düzülmüş. Unlar elenirken, ballar süzülmüş. İlle her şey dengi dengine düzülmüş.
Hazırlıklar devam ede dursun, Aksulu çobana da yaylaya gitmesi için haber salınmış. Yola çıkmadan herkes ve her şey düşünülmüş. Eksiği giderilmiş, arzusu sorulmuş. Ancak çobanın hatırı onca yıl çalıştığı halde hali ahvali sorulmamış. Çoban bu kıymet bilinmezliğe üzülmüş.
“Ben de yol yorgunuyum, bir çift çizmem bile yok. Ben de bir at isterim.”
Diye beye haber salmış. Bey bunu duyunca kudurmuş.
“Çoban da bize kafa tutarsa vay halimize!”
demiş. Bey itliğine soyunan adamlarını yollar. Zavallı çobanı iyice dövmelerini ister. Hızını alamaz ayaklarını kırdırır.
“At istiyorsun, at olmasın da at kırbacı olsun!”
diyerek üç gün üç gece kırbaçlatır. Çoban bur yamaçta aç bilaç bırakılır. Beyin kafilesi çekip gider. Çoban kırık ayakla üç gün yerlerde sürünür. Dördüncü gün bir fare gelir çoraplarını ısırır. O da fareyi yakalar ayaklarını kırar, sonra da onu otların arasına fırlatır.
Tesadüfen fare ölmez otunun yanına düşer. Farecik bir yere gidemeyince ölmez otunu kemirir. Üç gün içinde cin gibi olur. Kırılan ayakları düzelir ona acayip bir güç gelir.
Çoban bu durumu görünce sürüne sürüne gider. O da ölmez otu yer, üç gün içinde iyileşir. Gücünün yerine geldiğini anlar. Gözlerine fer gelir, yüreğine kor gelir, başka bir güç doğar. O artık başka bir insandır. İçindeki neşeyi şarkıya döker, dağ taş onun sesini dinler. Kendisine iyi gelen, gücüne güç katan bu ottan toplayıp yanındaki dağarcığa doldurur.
Yanından geçen bir kervana katılır. Kervan Belh şehrinden gelmiştir ve sultanın kızına çeyiz taşımaktadır.
Sultan kızı yirmi yaşına gelmiştir. Büyük bir şölen yapılır; ona ipek kaftan giydirilir, eline kına yakılır, beline al kuşak dolanır. Yaş günü şerefine gençler arasında bir şarkı yarışması düzenlenir.
Çoban da katılmak istediğini duyurur. Bu arada sultan kızına çam sakızı çoban armağanı der, topladığı ölmez otundan gönderir. Bir de ağaç dalından oyduğu bir at heykelciği hediye eder.
Yarışma gecesi çoban “Telli Turna” şarkısını söyler. İlginçtir, o sırada ay doğar ve ortalık ışıl ışıl olur. Sonra sultan kızı “Yağdır Mevlam Su” diye bir şarkı ister. Çoban o şarkıyı söyler, gökyüzünden şıkır şıkır yağmur yağar.
Bu yarışmada çoban birinci seçilir. Buhara Sultanı birinci gelene kızını vereceğini ilan ederek bu sözünü halka duyurduğu halde kızını vermek istemez.
Ancak kızı çobana hayran kalmıştır ve onunla evlenmek ister. Kız çobanla evlenmek istediğini açıklayınca Sultan çok sinirlenir, hem kızını hem de çobanı ülkeden kovar.
 O ülkeden ayrılıp yakında Sarı Göller ülkesine giderler. Oranın kadısı sultan kızı ile nikahlarını kıyar. Şehir kadısı daha önce Buhara Sultanı’nın kovduğu bir bilgindir. Sultan kızını bir yıl önce bir savaşta yitirdiği kendi kızına benzetir. Sarı Göller Kadısı da topaldır, bir gözü de kördür.
Sultan, sadece onun körlüğünü bilmiş, çoban ona da can otundan bulur ve yemesini söyler. Kısa sürede kadının topallığı geçer ve gözü iyileşir. Artık onlara şunu der;
“Artık sen benim dünya ahret oğlumsun. Karın da benim gelinim sayılır. Siz artık senim konağımda yaşayacaksınız.”
Çoban karısına şunu der;
“Git sultan babana söyle bize bir at versin!”
Buhara Sultanı buna çok kızar ve kızına şöyle der;
“Kocan eğer at istiyorsa Kızıldağ eteklerinde benim karayağız, boz yeleli bir vahşi atım var. Adı Yıldırım. Gitsin onu alsın, terbiye etsin. Binebilirse binsin. Fakat dileğim odur, o at kocanı bir uçurumdan atar. Ancak o atı yakalamak hem yürek hem hüner ister. Kocanda bunlar yok!”
Sultan kızı geri gelir ve bunları kocasına anlatır. Çoban karayağız atı bulmak için ormana gider. At , kocaman ışıltılı bir taşın üstünde yatarken onu kement atar ve boynundan yakalar.
At hemen uçarak gökyüzüne yükselir ve çoban da gökyüzüne çıkar. Fakat elindeki kemendi bırakmaz. Kısa sürede at gökten yere iner ve ormana konar. Bu defa at çobana şöyle der;
“Buhara Sultanı da bana sahip olmak istedi, ancak ben ona yüz vermedim. Sen güçlü ve yürekli bir insansın. Artık ben senin atınım!”
dedi. Atın tanıdığı bir ermiş kişi vardı. At çobana şöyle der;
“Beni ormandaki Ermiş Ata’ya götür!”
Ormanda Ermiş Ata ile karşılaştıklarında iki ozan birlikte saz çalıp şarkılar söylerler. Ermiş Ata ona silahlarını, zırhını ve terbiyeli köpeklerini verir.
Birlikte avlanmaya giderler, bolca geyik ve karaca avlarlar. Av sonrası karsının beş kardeşi ile karşılaşır. Avladıkları hayvanların iç kısımlarını onlara verir.
Sultanın oğulları ülkelerine gittiklerinde bir ziyafet düzenlerler. Buhara Sultanı gelen hediyelere çok sevinmiştir. Ancak yedikleri etlerden hepsi de rahatsız olur. Sultan bu işe çok sinirlenir.
Bir ulak ile tahdit edici sözleri kızına ulaştırır. Kızı babasını yatıştırmak için kendinde bulunan büyük bir tahta tepsiye doldurarak babasına götürür ve yemesini ister.
Babası yemek istemez, kız kendisinin de yiyeceğini söyler. Karısı kızın üzülmemesini ister. Sonunda Sultan o etlerden yemeyi dener ve çok beğenir. Bütün tepsiyi bitirmek ister. Karısı ile tepsiyi çekiştirirlerken tepsi kırılır. Kız ağlamaya başlar ve şöyle der;
“Bana çeyiz vermedin. Bin zorlukla bir tahta tepsim oldu. Onu da kırdın!”
Sultan karısına bizim altın leğeni ve iki gümüş bakracı getir der ve kızına şöyle der;
“Bu defa bana et getirirken bu altın leğeni ve bakraçları kullanırsın.”
Aradan yıllar geçer ancak Sultanın çobana karşı beslediği kin artar, eksilmez.
“Onu öldürmeden bize rahat yok!”
der. Onu ortadan kaldırmak için yine zorlu bir plan kurar. Onu baş edemeyeceği zorlu bir mücadeleye yönlendirir. Bir komutanını aracı olarak gönderir.
Komutan ikisini bir orman kıyısında buluşturur. Sultan çobana şöyle der;
“Sen yürekli bir yiğitsin. Senden sana yaraşır yürekli bir iş istiyorum. Bunu ülkede tek başarabilecek güçte olan sensin. Gök denizin kıyısında Gökçe Boğa diye bir tosun var. Onu yakalayıp bana getirirsen ülkemin yarasını sana veririm. Ben artık yaşlandım. Kağanlığım da senin olsun, yeter ki istediğimi yap.”
Çoban Gök Denize doğru yola çıkmadan hazırlık yapmak için kendi konağına uğrar. Olanları karısına anlatır. Karısı ona babasının bir tuzak hazırladığını, ona inanmamasını söyler.
Birlikte Şaman Yekta Ata’ya giderler. Yekta Ata onu kutsayacak dualar okur. Kara kaplı yüce kitaptaki yıldız haritalarına danışır.
“Gideceksen dolunaydan sonra git ve Gökçe Boğaya Ülger Yıldızı tarafından yaklaş. Dolunay geçtikten sonra Gökçe Boğa uykudadır. Kemendi ona atmadan havaya vereceğim şahanları sal. Şahanlar sana kol kanat gerer.
Vereceğim tütsüleri de erken yak. O zaman kemendin boynuzlarına ve boynuna iyice takılır. Artık ben seni kutsadım gökteki ay ve güneşte seni kutsasın.
Ocağının tütmesini istiyorsan sana vereceğim at yelesinden tütsü yak. Bildiğin gibi ateş yeryüzünde güneşin temsilcisidir. Onun için otağında, ocağında ateşi ve tütsüyü eksik etme.”
Der. Ayrılmadan önce ona kutsanmış kımız verir. Alnına Kutsal Oğlağın karnından alınmış kan ile bir ay bir de yıldız çizer.
Çoban Şaman Ata’nın hayır duasını aldıktan sonra atıyla göğün yedinci katına yükselir. Kemendine yetmiş iki düğüm atar.
Hemen o sırada atı kara aygır şekil değiştirerek kara boğaya dönüşür. Yiğit çobanın Gökçe Boğa ile mücadelesini destekler. Sonunda Gökçe Boğa yıkılır. Çoban onu kemendi ile yere indirir ve Buhara Sultanının sarayının önündeki atların suluklarının yanındaki tunç direğe bağlar. Direğin üstüne yine tunçtan bir kartal heykel kondurulduğunu görür.
Çoban koşarak sultanın sarayına girer ve Gökçe Boğayı getirdiğini söyler. Gökçe Boğa yeryüzüne indiği zaman sesi ile yeri göğü inletir. Sultan korkusundan altın direkli karyolanın altına saklanır. Çobana Gökçe Boğanın böğürmesinden kulaklarının sızladığını, başının ağrıdığını söyler ve boğayı salıvermesini emreder.
Çoban olanlara çok sinirlenir ve kaynatasına da, kaynanasına da çığlıklar atar. Bağırması ile sarayı inletir, etrafı birbirine katar.
Sultan olaylar artık bu duruma geldikten sonra çobanı yeryüzünden silmek için and içer. Karısını zehir bulması için Orman Cadısına gönderir. Karısı kızını arayarak dikkatli olmaları için onları uyarır.
Bu arada sultan adamlarını çağırarak yedi gün yedi gece sürecek bir toy düzenlerler. Yetmiş koyun, yetmiş oğlak, beş de öküz keserler. Gümüş kazanlarda etler kaynatıldı. Etler altın şişlere dizildi. Tulumlar dolusu kımız hazırladılar.
Sofraya bolca içki koyarlar seçilen kırk belikli, sırma işlemeli kaftanları olan kızlar çobanın etrafına oturtulur. Maksat onu sarhoş edip, sarhoş olduğu anda zehirlemektir.
Etrafına konulan kızlardan oynaşlıkta en usta olan Akçakız’dır. Elçilik heyetlerinde kralları baştan çıkaran, beyleri deli eden biridir. Gecenin ilerleyen saatlerinde Yedi Tül Dansını oynayacaktır.
O oyun insanın aklını başından alan bir oyundur ve altın kupada zehir sunulması derin devlet geleneğidir.
Çobana davet iletildiğinde karısı onu gitmemesi için uyarır.
“Gidersen tedbirli ol, önüne konun yiyeceklerin hiç birisine el sürme. Alırsan ağzına koyma. Davete gitmeden sana koyduğum yiyeceklerle karnını doyur. Yanında götüreceğin heybelerde de sana hazırladığım börekler kebaplar olacak, acıkırsan onlardan ye!”
diye tekrar tekrar uyarır. Ancak sofraya oturduklarında Sultan yanına gelir, ona ruhunu okşayacak sözler söyler. Bir ozan gelir ona en sevdiği bir destanı kopuz ile çalarak söyler. Yiğitler ona ve adamlarına alkış tutar.
Destancıya yazdırılan Gökçe Boğa destanından parçalar okunur. Yedi Tül Dansının ardından altın kupada içki sunulur. Atı Karayağız tehlikeyi sezmiştir. Yeri göğü inleterek kişner ve bu şekilde onu uyarır.
Bunun üzerine karısının uyarıları aklına gelir, içkinin etkisi ile yaşadığı olaylar aklına gelir. Sofrada söylenen bir söz ona anasının, dayısının öldürülüşünde yazdığı ağıtı hatırlatır. Yavaş yavaş o ağıttan ezgiler mırıldanır. Etrafındakiler de o ağıdı yüksek sesle tekrarlar,
“Zafer olur anı kalır,
 Yiğit ölür şanı kalır.”
Nakaratı defalarca tekrarlanır durur. Altın Kupayı aldığı zaman atı tekrar kişner. Bu defa aldığının zehir olduğunu anlar. İçkiyi toprak kaba aktarır. Toprak kap çatlar. Ağaç kaba aktar ağaç yanar, gümüş mataraya aktarır, gümüş kararır. Altın pas tutmaz, zehirden de etkilenmez ya! Onun için altın kupada zehir sunulduğunu anlar. Kupayı ve kupanın içindeki zehri sultanın suratına savurur. Kılıcı ile sultanın oğullarını ekin gibi biçer. Sevgili atı onu korumak için önündeki her şeyi devirerek yanına gelir.
Atına atlayıp karısının yanına gider. Çoban bu şekilde düşmanlarından kurtulunca karısı ile mutlu bir ömür sürer. Bir yıl sonra ikiz çocukları olur.
Kızının adı Gökçe Kız oğlunun adı Kara Boğa konur. Bir yıl sonra beyler toplanır onu hakan ilan ederler. Makamlığının ikinci yılında karısı bir kız çocuğu doğurur onun adını da Deniz Kız koyarlar.
10 yıl sonra bir savaşta ölür. Onu adamlarından biri arkadan vurur. Destancı ona ağıtlar yakar. Uzunca bir destan yazar. Destancıya bu destan uzun derler o da şöyle der;
“Onun yaşamını anlatmaya kalktığımızda uçsuz bucaksız ovalar kadar kağıt istersiniz. Mürekkebi deniz kadar bolca olsa süre yetmez. Bir altın çağdı, ölümü acı bir yas oldu. Ne demişler at ölür meydan kalır yiğit ölür şan kalır.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HARUN REŞİT VE AĞAÇ EKEN YAŞLI ADAM
 
 
Bir gün Harun Reşit memleketi gezip halkını tanımaya çalışıyordu. Bir yerde çok yaşlı bir adamın ağaç ektiğini gördü. Hükümdar vezirlerine;
“Bu ihtiyar sizce bu yaşta niçin ağaç ekiyor?”
dedi. Vezir;
“Herhalde ağaçları seviyor efendim.”
Dedi. Harun Reşit;
“Bir de ona sorun bakalım!”
dedi. Vezir attan inerek ihtiyara;
“Bu ağaç ne zaman meyve verecek?”
dedi. İhtiyar;
“İyi işler, faydalı işler her zaman iki türlü meyve verir. 1- Kısa vadeli meyve verme veya fayda sağlama, 2-  Uzun vadeli meyve verme veya fayda sağlama.Bir hükümdar yaşarken de milletine fayda sağlar, öldükten sonra eserleri ile de fayda sağlar.Ağaçların da benzer faydaları hem kısa vadeli, hem de uzun vadeli olur.”
Harun Reşit adama bu güzel sözlerinden memnun olduğu için bir altın verir. Adam bu duruma sevinir, vezire elindeki altını gösterip şöyle der;
“Bak ektiğim ağaç hemen meyve verdi!”
 
 
 
 
 
 
ASLAN POSTU GİYDİRİLMİŞ EŞEK
 
 
Çok eskiden Hindistan’da bir seyyar satıcı köyden kasaba pazarına mal götürüp satıyormuş. Pazara mallarını indirdikten sonra eşeğini Pazar yerinin yanındaki ekili tarlalara bırakıyormuş. Eşeğe birisi gelip de müdahale etmemesi için ona aslan postu giydiriyormuş. Bu şekilde onu uzaktan görenler aslan sandığı için yanına gidemiyormuş.
Bir gün yine satıcı eşeğine aslan postu giydirip çarşıya yöneldiği sırada köyün korucusu olayı görmüş. Hemen tellallar vasıtası ile halkı silahlandırıp tarlaya aslan avına çıkmaya davet etmiş.
Halkı toplamak için borular çalınmış, davullar gümbürdetilmiş. Eşek neye uğradığını şaşırmış ve anırmaya başlamış. Bu defa kasabalı hücum ederek eşeğin kemiklerini kırmış.
Bu hikayenin bize anlattığı gerçek şudur. Hiç kimse halkı korkutarak rahatsız etmeye kalkışmamalıdır. Bunu yapanlar halkın tepkisi ile karşılaşır ve cezalandırılır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KEDİ VE TİLKİ
 
 
Yolda bir tilki ile kara kedi karşı karşıya geldiler. Karşılıklı selamlaştılar. Tilki işi övünmeye getirdi. Şöyle dedi;
“Benim tehlikeler karşısında kendimi korumak için yüzlerce stratejim ve alabileceğim tedbir var. Sen ne yapıyorsun?”
Kedi şöyle der;
“Benim bir tek stratejim var o da kaçmaktır!”
O sırada avcılar sürü ile av köpeği, oldukları ağacın altına geliyordu. Kedi hemen atlayıp yanındaki ağacın tepesine tırmandı ve gelen av köpekleri tilkiyi parçaladılar.
O zaman kedi şöyle dedi;
“Önemli olan uygulamayacağın çok sayıda strateji yerine yapabileceğin bir tek etkin çare olması çok daha iyidir.”
 
 
 
 
 
 
 
 
KIRMIZI TAVUS
 
 
Vaktiyle bir padişah eşsiz güzellikte bir bahçe kurmuş. Bu bahçesinde de ender bulunan ağaç, bitki ve kuşların koleksiyonunu yapıyormuş.
Bunu bilen bir veziri bir tavus kuşunu alır ve usta bir ressama götürür. Onun kanatlarını kırmızıya boyatır. Sonra götürüp hükümdara takdim eder. Hükümdar;
“Ona bu ender kuşu elde etmek sana kaç altına mal oldu?”
der. Vezir de;
“Üç bin altın!”
der. Hükümdar ona beş bin altın bağışlar. Başka bir vezir tavus kuşunu alır ve inceler kokladığı zaman onun boyanmış olduğunu anlar. Çarşıyı iyi tanıyan kişilere böyle bir boyama işinin kim tarafından yapılmış olacağını sorar.
Sonunda aradığı ressamı bulur ve onu dört tane tavus kuşunu boyaması için sipariş verir. Sonra padişaha gider ve dört tavus kuşunu iki bin altına satabileceğini söyler. Padişah ona da hazineden ödenmesini emreder.
Bunun üzerine vezir padişaha işin boyama olduğunu anlatır. Bu defa padişah aldatmanın cezalandırılmasını kararlaştırır. Ancak padişah asıl ödülün ressama verilmesini emreder.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KİRACI KÖYDEKİ KAVGACI RUM
 
 
Kıbras’da Lefkoşa ilçesi ile güney Kıbrıs arasında sınır boyunda bulunan Kiracı Köy 1974’den önce Türkler ile Rumların birlikte yaşadıkları bir köydü.
Köyün ortasında büyük bir kahvehane vardı. 1955’ten sonra bu Türk kahvesine sık sık bir Rum Kabadayısın geliyor ve kağıt oyunlarına katılıyordu.
Rumun sık sık tekrarladığı bir davranış bozukluğu vardı. Kağıt oyunlarında yenildiği zaman sinirlenip masa ve sandalyeleri kırıyordu. Kahveci şikayet ettiği zaman da çıkarıp para veriyor;
“Gidin sandalye ve masa alın!”
diyordu. Kahveci kırılanları yan odada biriktiriyordu. İşler bir süre daha bu şekilde devam etti. Sonra bir gün Rum yine aynı tatsızlığı yapınca kahveci kırılan masa ayaklarından birini kapınca kavgacı Rumun üstüne çullanır.
Adamın elini ayağını kırar sonra cebinden bir deste para çıkarıp şöyle der;
“Al bu parayı götür kendine ilaç al!”
 
 
 
 
 
 
 
TAVUSKUŞU İLE KAPLUMBAĞA
 
 
Vaktiyle İndus Nehri kıyılarında bir tavuskuşu ile kaplumbağa dostça birlikte yaşarlarmış. Bir avcı tavus kuşunu yakalayınca kaplumbağa çok üzülmüş.
Arkadaşını serbest bırakması için avcıya rica etmiş diller dökmüş. Avcı bunlara aldırmamış, sonunda kaplumbağa tavuskuşunu serbest bıraktığı takdirde ona çok değerli iri bir inci vereceğini vaat etmiş.
Avcı bu teklifi kabul etmiş. İnciyi alınca tavuşkuşunu serbest bırakmış. Tavus kuşu serbest kalınca uçmuş, yakındaki bir tapınağın bahçesine konmuş. Orada kimsenin kuşlara dokunması mümkün değilmiş.
Avcı biraz sonra geri gelmiş, kaplumbağaya diller dökmüş. Bir inci daha istemiş. Kaplumbağa avcıya;
“Bana o inciyi verirsen sana tam onun eşi olan ikinci bir inci bulabilirim.”
 Demiş. Kaplumbağa inciyi ağzına alır almaz sulara dalmış. Fazla kazanç peşinde olan aç gözlü avcıdan uzaklaşmış ve bir daha da o kıyılara gelmemiş.
Ormanın derinliklerinde kendine sakin bir yuva bulmuş.
 
 
 
 
 
 
 
 
KERVANCILARIN DEVE, AT VE EŞEKLERİ
 
 
 
 
Vaktiyle bir kervanda kocamış, yıpranmış olan at, eşek ve develer varmış. Kervancı bunları tenha bir bölgede bulunan suyu, çayırı bol yemyeşil bir vadiye salıvermiş.
Zamanla iyi beslenen, refah içinde sağlığı düzelen hayvanlar gençleşmişler. Atlayıp zıplamaya başlamışlar. Arada bir eşek ille de anıracağım diye tutturuyormuş.
Fakat at ve deve daima ona sessiz olmasını söylüyorlarmış. Bir gün eşeğin eşekliği tutmuş. Bir güzel anırmış. Oradan geçmekte olan hırsızların dikkatini çekmiş. Hemen gelip onları sahiplenmişler.
Arkasından onları zor işlere sokmuşlar. At ve deve daima eşeğe kızıyorlarmış;
“Senin eşekliğin tutup da anırmasaydın başımıza bu haller gelmezdi!”
diyorlarmış. Ecevit bu hikayeyi yerli yersiz bağırıp çağıran ve bu şekilde kendi grubunun menfaatlerine zarar veren bazı siyasetçileri uyarmak için söylemiş.
 
 
 
 
 
 
 
 
KOLDAKİ ALTIN BİLEZİK
 
 
 
 
Vaktiyle Anadolu’daki şehir devletlerinin kurulu olduğu eski bir dönemde; bir komutan almak istediği kalenin anahtarını yetkili birinin kızından ister.
Ve ona kolundaki altın bilekliği vereceğini söyler. Gün gelip de anahtarı teslim alınca kız;
“Hani bana altın bilezik verecektin!”
der. Komutan elindeki saklı hançeri genç kızın göğsüne saplar.
“İşte sana hediyem altın hançer!”
der.
 
 
 
 
 
 
 
KERVANCI
Bir kervan İpek Yolu üzerinden ilerleyip gidiyormuş. Birden bire karşılarına 41 Arap çıkmış. Kervanı talan etmişler.
Kervanda dev yapılı koruma görevi gören bir adam varmış. Ona Abuli derlermiş. Bu soygun, bu talan devam ederken Abuli’nin hiç sesi çıkmamış.
Saldırganlar kervanda bulunan beş kadına tecavüz ettikten sonra sesi çıkmayan bu iriyarı koruma görevlisine de sıra ile tecavüz etmişler.
Kırkıncı Arap tecavüz ettiği halde adam sesini çıkarmıyormuş.
Ancak ne zaman kırk birinci Arap ona yaklaşmış, abuli buna çok sinirlenmiş. Oradan kocaman bir sopa almış ve kırk bir arabı da döve döve ezmiş elemiş. Onları perişan ettikten sonra malların da hepsini geri almış. Bir haftalık yolculuktan sonra kervan Bağdat şehrine varmış.
Her zaman bir haftalık dinlenme süresinden sonra kervan yine yola çıkarmış. Yirmi gün geçmiş kervancı başının bir yeni sefer hazırlığı görülmüyormuş. En sonunda Abuli kervan sahibine gitmiş ve ne zaman yola çıkacaklarını sormuş. Kervan sahibi yaşanılan olayı hatırlatmış ve bir soru sormuş. Kervancı o kadar tecavüz ve talan olayını gördüğü halde neden son dakikaya kadar hiç sesini çıkarmadığını merak ediyormuş ve şunu merak ediyormuş. Madem ki kırk bir saldırganı da istediğin zaman ezip eleyecek kadar güçlü olduğu halde neden susmuş. Kervancı Abuli’ye bu soruları sormuş ve cevap beklemiş. En sonunda Abuli;
“Tekrar sefere çıkıyor muyuz?”
demiş. Kervancının cevabı ve sorusu çok ilginçti;
“Ben her zaman sana tecavüz edecek kır bir arap nereden bulabilirim!”
Bu hikaye temel haklarına tecavüz edildiği halde hep susan siyasiler için söylenmiştir.
 
 
 
 
 
ALMANYADAKİ TÜRK ÖĞRENCİ
         
 
Almanya’da tahsilde olan bir Türk öğrenci yaşlı, dul bir kadının evinde kiracı olarak kalıyordu. Çok defa evdeki elektriği yanık olarak bırakıp gidiyordu.
Kadın her zaman ona bunu yapmamasını hatırlatıyordu. Söylenenlere hiç aldırış etmiyordu. Bir defasında kadın sert bir ihtarda bulununca genç adam;
“Parayı ödeyen benim, senin konuşmaya hakkın yoktur!”
dedi. Alman kadının verdiği cevap ilginçti;
“Boşa harcanan elektrik enerjisi benim ülkemin enerjisidir. Ben bir Almanım ve ülkemin enerjisinin boşa gitmesini istemiyorum. Ülkemin ekonomisini korumak da benim hakkımdır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ZALİHA’NIN MASALI
        
Vaktiyle Sarı Padişahlık döneminde Büyük Sarıklı Sadullah Efendi diye bilinen alim bir adam varmış.
O, Hicaz ziyaretine gideceği zaman kızı Zalihe hanımı bir akrabasına bırakıp veda etmiş.
Sadullah Efendi memleketten ayrıldıktan sonra akrabası, Zalihe hanım ile evlenmek istemiş. Hatta birilerine yazdırdığı uyduruk bir mektubu kıza göstermiş. O mektupta güya babasının onun evlenmesine razı olduğu anlatılıyormuş.
Kız onun dürüstlüğüne inanmadığı için onunla evlenmemiş. Bir süre sonra hanım kız evden kaçmaya karar vermiş. Köyün kıyısında ormandaki bir kulübede yaşayan bir akrabası varmış.
O yaşlı kadından anne ve babası da daima;
“Çok iyi insanlar.”
Diye söz ederlermiş. Bir sabah erkenden Zalihe hanım bohçasını hazırlayıp yola düşmüş. Akşama doğru ormandaki mandıraya varmış.
Bu mandırada yaşayan Safinaz Hanım Zaliha’yi gördüğü zaman çok sevinmiş. Ona yayık ayranı ve taze peynir ile nohutlu çörek ikram etmiş.
Safinaz hanım ile Zalihe ana kız gibi çok iyi anlaşmışlar. Bir gün mandıraya yaşlı bir adam gelmiş. Zalihe yaşlı adamı eve buyur etmiş.
Ona sıcak süt ve alıç macunu ikram etmiş. Yaşlı adam çok memnun kalmış. Ona hayır dua koymuş. Ayrılırken Zalihe’ye küçük bir ayna bir de yeşil mum vermiş.
“Ne zaman bir üzüntün olursa, bu mumu yak ve aynaya bak. Her baktığında beni çağır, ben gelirim.”
Demiş. Aradan iki ay geçmiş Zalihe yavaş yavaş ormanda gezinmeye, ormanı tanımaya başlamış. Bir gün ormandaki pınara gittiği zaman yakındaki bir bataklığa saplanan bir yavru geyik görmüş.
Zalihe yakında bulunan bir ağaç dalını çeke çeke oraya yatırmış. Ona tutunarak geyik yavrusunu kurtarmış. O sırada bazı atlıların yaklaştığı duyulmuş.
Zalihe sihirli aynaya baktığında gelenin beyaz atlı bir şehzade olduğunu anlamış. Atlılar kaçan bir geyiği kovalıyorlarmış. Uzaktan Zalihe’yi görmüşler. Zalihe ona geyiğe binerek süratle oradan uzaklaşmış.
Orman sıklaşınca geyikten inmek zorunda kalmış. O gece geceyi geçirmek için bir ağaca tırmanmış. Sabah sabah uyandığında atlıların genç bir hanımı aradıklarını duymuş.
Sonunda avcıların köpekleri onun bulunduğu ağacın altına gelmişler. Biraz sonra da beyaz atlı bir şehzade onun olduğu ağacın altına gelmiş. Şehzade Zalihe’ye ağaçtan inmesi için yardım etmiş.
Oturup konuşmuşlar, oradan analığım dediği yaşlı kadının mandırasına gitmişler. Şehzade gidince ona güzel kıyafetler göndererek sarayına aldırmış. Kısa zamanda düğünleri kurulmuş, mutlu bir beraberlikleri olmuş.
Evlilikleri üzerinden yıllar geçince şehzade Zalihe’nin ailesi ve köylülerle tanışmak istemiş. Orman kıyısında Zalihe’nin daha önce yaşadığı mandıraya yakın bir yere güzel bir köşk yaptırmış.
Etrafına en güzel meyve ağaçları ektirmiş. Şehzade o yörede yediği alıç, elma, armut ve ceviz gibi meyveleri çok beğenmiş. Bütün dere boyunca o ağaçlardan ektirmiş. Ağaç eken köylülere devlet arazisi vermiş.
Çok defa o da köylülerin arasına karışır, onlara en iyi fidanları verirmiş. Bu arada Zalihe’ye iyi bakan çoban ailesine de şehzadenin çor yardımı dokunmuş.
Safinaz hanım çok güzel hellim peyniri yapardı. Bir süre sonra onun hellimleri saray sofralarını süsledi. Şehzade bir süre sonra Zalihe’nin tanıdıklarını köşkteki yemeğe davet etmişler.
Orada akrabalardan biri Zalihe ile evlenmek isteyen, hileli mektup yazdıran kişiden bahsetmiş. Şehzade o kişinin bulunup cezalandırılmasını istemiş.
Çocukken Gülbahar ile Yavuz o köyü çok sevmişler. Ancak köyün Kaçaklar Köyü diye acayip bir adı varmış. Şehzade o köye bir okul, bir çeşme ve bir de cami yaptırmış. Şehzade’nin karısı Zalihe Hanım okuyup yazma bilen bir genç kızdı. O köyde açılan okulda kızların da okutulmasını vasiyet etmiş. Okulun kapısının üstünde Kur’an’dan alınan “İkra” oku kelimesini yazdırmış. O köyün adını da Mutlu Köy koydurmuş.
Hala Mutlu Köy’e uğrayanlar orada en derin bir sevgi ve saygıyla karşılanırlar.
Onlara alıç ve ceviz reçeli ile üzüm sucuğu ikram edilir. Misafirlere o kadar iyi davranılır ki herkes şaşar kalır. Bunun nedeni sorulduğunda;
“Burası bir saraylının köyüdür, öyle olunca ikram da saray göreneği ve bolluğu ile yapılır.”
Denir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BORÇ ALAN KADIN
 
 
Fatma hanım cömertliği ile tanınmış bir hanımdı. Bir gün hiç ihtiyacı olmadığı halde; komşusundan ödünç istedi ve aldı.
Ailesinden bir hanım, neden böyle bir davranışta bulunduğunu sordu. Cevabı şöyle oldu;
“Komşumun dar zamanlarında benden ödünç almaktan çekinmemesi için, önce ben ondan bir kolaylık, bir destek rica ettim.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
DAVUL
 
 
Bir anne, çarşıya giderken oğluna ne istediğini sordu. Çocuk bir davul istedi. Annenin davul alacak bir parası yoktu. Ancak, eli boş da dönmek istemedi. Ona bir parça odun getirdi.
Çocuk odunu aldı, yola koyuldu. Fırıncı kadın çocuğun elindeki odunu görünce; onu istedi ve çocuğa bir ekmek verdi. Delikanlı yolda giderken testici bir kadın gördü. Kadın aç çocuklarını teselli etmek istiyordu. Çocuk, ona elindeki ekmeği verdi. Kadın da ona bir küp verdi.
Çocuk yolda giderken küp kebabı yapan bir fırıncı gördü. Çocuk ile pazarlık ettiler. Adam atını çocuğa verdi. Çocuk da ona elindeki küpü verdi. Çocuk, eve doğru giderken yol kenarında bekleyen bir düğün alayı gördü. Onlar saatlerce gelinin bineceği atın gelmesini bekliyordu.
Damat, gelini ata bindirip; evine götürmek için can atıyordu. Gelip çocuktan atı istedi. Çocuk de kendisine bir davul verildiği takdirde razı olacağını söyledi. Damada atı o şekilde verdi.
Çocuk davul çalarak gelini yolcu etti. Herkes onun davul çalmasına hayran kaldı. Düğüne katılan herkes çocuğa bahşiş verdi.
Çocuk eve gittiği zaman; keyifle davul çalıyordu. Annesi, onu böyle sevinçli gördüğü için mutlu olmuştu.
Bir zamanlar babasının verdiği bir öğüdü hatırladı. Sevdiklerinize istediklerini veremezseniz bile, elinizden ne gelirse onu verin. İyi niyetli böyle girişim, daima sizi mutlu edecek sonuçlar doğuracaktır.
 
 
 
 
 
 
KÖR ADAM VE GÜNEŞ
 
 
Bir öğretmen bir gün anlayışsız bir adama bir konuyu anlatmak için gayret sarf ediyordu. Yaşlı bir bilge ikisi arasında geçen bu duruma, sonuçsuz tartışmalara günlerce tanık olur. Öğretmene çabasının hoş olduğunu anlattı.
Öğretmen bilgeye şunu sordu;
“Siz onun anlayamayacağını nerden biliyorsunuz?”
Bilge şunları söyledi;
“İnsanların bazı şeyleri anlamaları için bazı temel özellikleri, maddi manevi donanımları olması gerekir. Bir köre güneşi, resimdeki renk uyumunu, bir sağıra müziği, bir şiirdeki ses ahengini anlatamazsınız. Bir de insanlarda önyargılar, duygu ve düşünce körelmeleri vardır. Onlar da anlayışı engeller.
 
 
 
 
 
 
 
BETERİN BETERİ VAR
 
Üzüntülü bir adam derdini anlatacak birini arıyordu. Karısı ile sorunları vardı. Bir arkadaşına anlatıp rahatlamak istiyordu. O arkadaşı;
“Beterin beteri var!”
dedi. Ona kendi sorununu bir hikaye şeklinde örtülü olarak anlattı. Vaktiyle birbirini çok seven iki karı koca varmış. Bir gün kadın çok hastalanmış, ölümcül duruma gelmiş. Adam üzüntüsünden şöyle diyormuş;
“Vah zavallı karım elden gidiyor! Ben onsuz ne yaparım!”
Karısı;
“Bu yaptığın numaradır. Ben ölünce başka birini karın olarak almayacak mısın?”
demiş. Adam;
“Hayır!”
demiş. Yeminler etmiş. Kadın inanmamış. Kadın şöyle demiş;
“Ben ölüyorum ve senin sonuna kadar aşkımıza sadık kalacağına, başka bir kadın ile ilişki kurmayacağına emin olmak isterim.”
Daha sonraki günlerde yakınlarına ancak kocası erkekliğini kestirdiği takdirde o büyük aşkın sonuna kadar yaşayabileceğine, gerçek sadakatin olabileceğine inandığını söylemiş.
Adam karısının bu dileğini yerine getirmek için istenileni yapmış. Kısa bir süre sonra kadın mucize kabilinden iyileşmiş. Bir müddet sonra adam sevgili karısını mutlu etmek için eve başka bir adam getirmeye başlamış. Bu defa kadın içeride mutlu dakikalar yaşarken adam dışarıda acılı günler geçirmiş.
Hikaye bittiği zaman arkadaşı adama şöyle demiş;
“Gördün mü beterin beteri var”
 
BAŞKUŞ VE KISMETİ
 
 
Vaktiyle Tanrı bütün kuşları bir toplantıya davet etmişti. Baykuş gece yaşadığı için unutulmuştu.
Baykuş ona yapılan haksızlığa isyan etti. Bu defa ona bir ödül verilmesi uygun görüldü. Yeni öneriye göre kısmeti ayağına gelecekti.
Bir müddet sonra Başkuş yine şikayete geldi. Tanrı onun şikayetini dinledi. Ve sonunda şöyle dedi;
“Evet kısmetin ayağına gelecek dedik. Ancak sen de şunu anlamalısın. Avın kendiliğinden ağzına girmesini bekleme. Sen de biraz gayret sarf et.”
Adamın biri her şeyi hazır bekleyen oğluna bir gün bu hikayeyi anlattı. Ve şöyle dedi;
“Bak oğlum eve her türlü yiyeceği getiriyoruz. Ancak sen de her şeyi hazır “Armut piş, ağzıma düş” bekleme. Sen de uğraş, sen de yiyecek hazırlanmasında, çarşıdan getirilmesinde gayret göster. Sen de sofrada ekmekleri dilimle, sebzeleri soy, sofraya servis edilmesine yardımcı ol.
İnsanlar yaşadıkları ortamda nimetleri bölüşmeyi bildikleri gibi zorlukları da bölüşmeyi bilmelidir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
EŞEĞE GÖSTERİLEN SEVGİ
 
 
Adamın biri eşeğini çok seviyordu. İkide bir onu seviyor, öpüyordu.
Akrabalarından biri onun bu davranışlarına anlam veremiyordu. Bir gün şöyle dedi;
“O bir eşek! Eşek sevilmekten ne anlar?”
Adamın güzel bir cevabı vardı;
“Ben insanlığımı yapıyorum! Anlarsa anlar!”
Bazılarına çok defa hak etmedikleri halde hürmet ve sevgi gösterildiği halde onların karşılık vermedikleri zamanlarda bu fıkranın anlatıldığını gördüm. Dilimizde;
“Yükün altında kalan eşektir”
diye bir söz vardır. Bu söz kendine iyilik yapıldığı halde buna denk bir davranışta bulunmayan insanlar için söylenmiştir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
SULTAN HANIM’IN DESTİSİ
 
 
Sultan Hanım çeşmeden su getirmesi için destisini genç bir cariyeye verir. Her gün su destisi doldurmaya giden cariye kızın sık sık desti kırdığı görülür.
Cariyeyi çağırıp sebebini sorarlar. Cevap ilginçtir;
“Ben sizden güzelim. Niye size su taşıyayım.”
Sultan’a şikayet ederler. Sultan zenci kız ile yaşadığı ateşli aşk gecelerini hatırlar;
“Benim hatırım için ona dokunmayın! Onun tadı kara kovan baldır.”
Der. Bu sözler duyulduğunda zenci kızın neden Sultan Hanım’ı rakip görüp de destisini kırdığı anlaşılır.
Bir harem ağası;
“Eşeğini dövmeyen, semerini döver.”
Dedi.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇOBANIN REHBERLİĞİ
 
 
Bir gün kadının birisi kırsal alanda kuzusunu kaybetmişti. Yaşlı bir köylü;
“Bir çobana danışın.”
Dedi. Çobana danıştıklarında çoban şöyle dedi;
“Kuzular yalnız kaldıklarında, yüksek yerlere doğru yönelirler.”
Hakikaten de yamaçlardan aramaya başladıklarında, kuzu kısa sürede bulunmuştur.
Bu hikaye bize şunu öğretiyor.
“Öğrenmek istediğimiz bir konuda, o konuyu iyi bilen birisine danıştığımız takdirde; daha kısa bir sürede iyi bir sonuç alırsınız.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BAŞPEHLİVANIN SIRRI
 
 
Vaktiyle bir padişahın yaşlı bir Başpehlivanı vardı. Genç pehlivanlar padişaha gidip onu değiştirmesi gerektiğini söylemişler.
Padişah onu çağırıp durumu anlatmış. Başpehlivan şunları söylemiş;
“Padişahım isterseniz bir güreş müsabakası düzenlensin. Kim rakiplerini yenerse onu başpehlivan yaparsınız.”
Yarışmada Başpehlivan hep gençleri yenmiş. Padişah durumu anlamakta güçlük çekmiş. Başpehlivana o pörsümüş kaslarla nasıl üstün geldiğini sormuş.
Başpehlivan şöyle demiş;
“Padişahım: deneyim, bilgi ve beceri sahibi olduğunuz zaman sonuç almak için fazla güç kullanmanız gerekmez.”
 
 
 
 
 
 
ALTIN ÇİÇEKLER
Vaktiyle bir kadının iki kızı varmış. Biri öz kızı, biri de üvey kızıymış. Daima öz kızını över, üvey kızını zora sokarmış.
Bir gün evlerine gelen bir kadın dağ başında yaşayan ermiş bir ninenin bahçesinde altın çiçekler gördüğünü söylemiş. Kadın önce öz kızının gidip bu çiçeklerden alması için yaşlı kadına gönderir.
Kız ermiş ninenin evine gittiği zaman altın çiçeklerden aradığını söyler. Yaşlı kadın gelen genç hanıma evin önünde orman ağaçlarının kuruyan yapraklarının yığıldığını gösterir ve;
“Hanım kızım lütfen şu yaprakları süpürür müsün?”
der. Gelen genç hanım, kendisinden iş istenmesine sıkılır ve aksi cevaplar verir. Hatta;
“Bana ne senin çöpünden!”
der. Bunun üzerine yaşlı kadın ona yanlış bilgi aldığını, ona verecek bir şeyi olmadığını anlatır. Bencil kız eve gelir olanları anasına anlatır. Bu defa anlatılanları duyan üvey kız;
“Gideyim zavallı nineye yardım edeyim.”
Der. Giderken yolda topladığı alıç ve böğürtlen meyvelerini yaşlı kadına sunar. Elini öper, hayır duasını alır. Sonra;
“Nine süpürgeni verir misin lütfen. Ben sana her tarafı süpürmeye geldim.”
Der. Genç kız her tarafı siler süpürür. En sonunda evin önündeki kuru yaprakları süpürdüğünde altın çiçekler ortaya çıkar. Nine çiçekleri kendi elleri ile toplayıp genç kızın kucağına koyar. Genç kıza şöyle der;
“Hanım kızım bu altınları sakla, yarın yuva kurduğun zaman bunlarla yuvanın ihtiyaçlarını karşılarsın.
 
 
 
 
 
 
KÜPE ANLATILAN SIR
 
 
Vaktiyle adamın birinin çok önemli bir sırrı varmış. Karısı ona;
“Küpe olsun söyle kurtulursun!”
demiş. Adamın evlerinin yanında bir sürü küp varmış. Bir gece varmış küpün dibine içini dökmüş, sırlarını anlatmış. O sırada tesadüfen küplerden birinde saklanmış olan bir kanun kaçağı bütün anlatılanları dinlemiş. Ertesi gece gelip dinlediklerini ona anlatmış.
Adam ona şöyle der;
“İnsan bir suç işlemeye göre; küpe söyleme, söylememe sonucu değiştirmez. Yapılanlar bir gün ortaya çıkar.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
YETENEKLİ FİL İLE APTAL KRAL
 
Bir zamanlar Hint yarımadasında Magadh adı verilen bir krallık vardı. Bu küçük devletin başında; son derece kıskanç bir kral vardı. Sadece insanların değil, hayvanların kuşların ve diğer çeşitli varlıkların da kendinden daha iyi olmasına tahammülü yoktu.
Kendinden daha üstün kabul edilen her unsura karşı düşmanca duygular besler, onları yok etmek isterdi.
Bu kralın, bir çok fili vardı. Onun sahibi olduğu fil sürüsü içinde en beğenileni, Beyaz Fil idi. O bölgede, başka beyaz fil de yoktu. Bu harika hayvanın en büyük özelliği akıllı, yetişkin bir insanın davranışlarına benzer huyları olması idi. Kutsal insanların başının etrafında bir ışık halesi olduğu kabul edilir. Bu filin başının etrafında da, bir karış genişlikte bir ışık halesi olduğu söylenirdi.
Herkes Beyaz Fil’e hayrandı. Nerede görülse; halk, onun her davranışını, derin bir hayranlık ve ancak doğa üstü olaylar karşısında duyulan derin bir hûşu ile izlerdi. Kral da ona karşı derin bir hayranlık beslerdi. Kral böyle üstün bir yaratığa sahip olduğu için çok mutluydu. Ondan söz ederken göğsü gururla kabarırdı. Ona üstün yaratık anlamına gelen özel bir isim takmıştı.
Festival zamanlarında, kralların bir file binerek bir şehir turu yapmaları bir gelenek haline gelmişti. İşte böyle bir tören zamanında, kral şehrin etrafında yapacağı gezinti için yine Beyaz Fil’e binmeyi kararlaştırmıştı.
Festival dolayısı ile fil en güzel motifler ile süslenmişti. Böyle göz kamaştıran güzellikte şekiller ile süslenen bir file binmek kralın çok hoşuna gidiyordu. Ancak; halkın beyaz file olan ilgisi, karala gösterilen ilginin çok ilerisinde olmuştu.
Tören dolayısıyla caddelerde toplanmış olan halkın, beyaz file yaptığı gösteri, krala olan ilginin çok ötesindeydi. Kralın bu duruma çok canı sıkıldı. Herkes file olan sevgisini ve hayranlığını dile getiriyordu.
Bir çokları, filin yanına kadar gidiyor, onu çiçekli kurdelerle süslemek için birbirleri ile yarışıyorlardı, yollara devamlı çiçekler atılıyordu.
Kral kıskançlıktan çatlayacak gibi idi. Halkının file bu kadar sevgi ve hayranlık gösterileri yaparken; ona ilgisiz kalmalarına çok kızıyor, hırsından, sinirinden çatlayacak gibi oluyordu. Aklı başında düşünüldüğünde bir filin bir krala sahip olması düşünülemez. Bu olay aklın alabileceği bir olay değildir. Ancak; şöyle bir gerçek vardır. Kızgın ve kıskanç bir insanın doğru düşünmesi mümkün değildir.
İşte o ruh hali içinde iken kral fili öldürtmeye karar verdi. Fakat beyaz filin halkın sevgilisi olduğunu biliyordu. Onun açıkça öldürülmesini emretmek mümkün değildi.
Filin öldürülmesini halktan gizlemek için, olaya bir kaza süsü verilmesi gerekirdi. Bunu gerçekleştirmek için; kral şeytanca fikirler düşünmeye başladı. Öyle olunca hemen festival turunu yarıda kesti ve saraya dönmeye karar verdi.
Kral saraya dönerken kafasında geliştirdiği fikir, filin ölümüne nasıl bir kaza süsü verileceğinin planlanması idi. Sonunda şöyle bir karara vardı. Önce fil Vapula dağının tepesine çıkarılacaktı. Sonra çağlayanın yanına gidildiğinde, file yaptırılacak bazı gösteri hareketleri ile fil dengesini kaybedince; çağlayandan aşağıya düşecekti.
Kral saraya gidince filin bakıcısına şöyle dedi;
“Mahut, sen uzun yıllardır bu filin bakıcısısın değil mi?”
Bakıcı;
“Evet devletlim.”
Dedi. Sonra arkasından başka sorular geldi. Kral, filin bakıcısına ona bazı cambazlıklar, mesela sirk gösterilerinde sunulan denge hareketlerini öğretip öğretmediğini sordu. Kral bu soruların arkasından Fili Vapula Dağının tepesine çıkarmanın nasıl mümkün olacağını öğrenmek istedi. Sonra kral Mahut’a fili dağın tepesine çıkarmasını istedi. Böyle sarp yamaçları olan bir dağa filin nasıl tırmanacağını öğrenmek istediğini söyledi.
Filin bakıcısı Mahut, filin sırtına bindi ve dağa tırmanmak için yola koyuldular. Onlar önde giderken kral adamları ile arkadan onlara yetişmeye çalışıyordu. Kısa zamanda Harika Yaratık dağın tepesine ulaştı. Kral en hızlı koşan atı ile gelirken bile file yetişemiyordu.
Harika fil adeta yolda giderken uçuyordu. Zirveye ulaştıklarında Mahut krala;
“İşte geldik devletlim.”
Dedi. Kral Mahut’a filin üstünde kalmasını emretti. Ve hemen şu soruyu sordu;
“Bu harika file üç ayağı üzerinde durmasını öğrettin mi?”
Mahut;
“Evet devletlim.”
Dedi ve hemen fil bir ayağını kaldırdı ve üç ayağı üzerinde durdu. Kral;
“İkinize de aferin.”
Dedi. Etraftan çok yaşa, bravo sesleri yükseldi. Hemen kral filin iki ayağı üstünde durmasını istedi. Mahut’a;
“File o hareketi yaptırabilir misin?”
diye sordu. Bunun üzerine fil iki ayağı ile kalktı. Bu başarıdan sonra Mahut filin sırtını sıvazladı. Onu mutlu edecek güzel şeyler söyledi. Arkasından Mahut, filden inmek için kraldan izin istedi. Kral;
“Daha gösteri bitmedi!”
dedi. Hükümdar birkaç gösteri daha yapılmasını istedi. Sonra Mahut’a şöyle dedi;
“Filin yüzünü çağlayana doğru çevir ve iki ayak üstünde bir taç numara daha yaptır. Son olarak da fili ön ayakları üstünde durdur.”
Dedi. Şimdi fil çağlayanın kenarında idi ve hemen arka ayaklarını havaya kaldırdı. O anda herkes fili ve Mahut’u alkışladı. Bütün izleyiciler onlara övgüler yağdırdı. Sadece kral donup kaldı, bu son hareketi alkışlamadı.
İçin için bir öfke onu yiyip bitiriyordu. Varılan noktada, filin her hareketi bir ölüm kalım savaşı idi. Her an bakıcısı ile birlikte uçurumdan aşağıya yuvarlanıp parçalanabilirlerdi.
Kralın son bir isteği daha vardı. Filin tek ayağı üzerinde durmasını istiyordu. Bu imkansız görünen bir olay idi. Ancak bu harika fil sıradan bir hayvan değildi. Mucizeler yaratabilirdi.
Ancak kralın asıl maksadı, filin dengesini kaybederek uçurumdan yuvarlanması idi. Fakat bu harika fil, usta, narin bir dansöz gibi tek ayağı üzerinde durmaya başladı.
İzleyiciler heyecanlı bir şekilde gösterileri alkışlarken, kral şaşkına döndü. Sonra kral Muhat’tan imkansız olan bir gösteri istedi ve;
“File havada uçmayı öğrettin mi?”
diye bir soru sordu. Şimdi artık Mahut kralın kötü niyetini iyice anlamış bulunuyordu.
Harika filin havada durmak ve uçmak gibi marifetleri vardı. Fil gövdesini yukarı doğru kaldırırken bakıcısı eğildi ve filin kulağına şunları söyledi;
“Kral bütün bu numaraları sana kötü bir niyet ile yaptırıyor. Onun istediği senin uçurumdan düşüp ölmenizdir. Yüreğinde kıskançlık ve kötülük vardır. Senin hayatın çok değerlidir. Sen harika bir filsin. Haydi gel seninle beraber Varonezi ülkesine uçalım. Orada iyi yürekli bir yönetici var. Onun ülkesinde ikimiz de mutlu bir hayat süreriz.”
Bunun üzerine harika fil bakıcısı Mahut’u sırtına çıkması ve ona iyice tutunmasını söyledi. Hortumu ile onu sırtına yerleşmesi için yardım etti. Sonra bütün düşüncesi ile uçmaya odaklandı. Bakıcısına seslendi;
“Haydi Mahut uçuyoruz! Hazır Ol!”
Harika Fil ve Mahut havada kralın karşısında duruyorlardı. Kral hatasını anladı ve onlardan geri dönmelerini rica etti. Ancak artık çok geçti. Mahut krala son olarak şöyle dedi;
“Sen böyle bir harika file sahip olamazsın. Sen buna layık değilsin! Harika fil de başkalarını mutlu etmeye yönelmiş olumlu güçler vardır. Sende başkalarına zarar verebilen kıskançlık, kötülük ve ihanet huyları vardır. Sen başkalarına kötülük edebilen bir hainsin. Sana hizmet eden değerli sadık bir filin kıymetini bilmedin. Hatta onu öldürmek istedin.
Lütfen sana söyleyeceklerimi sakın unutma! Aptal bir insan çok değerli büyük bir mirasa konduğu zaman onun değerini bilmez. Bu kıymet bilmeyen insanlar, ellerine geçen kıymetli şeyleri yok ederler. Senin yaşamında da bu dediğim olaylar oldu.”
Böylece harika fil ve bakıcısı Mahut birlikte uçtular. Kral ve vezirleri onların arkasından baka kaldılar. Hepsinin ağızları şaşkınlıktan açık kaldı.
Varonezi şehrine vardıklarında fil sarayın üstünde, bahçe tarafında asılı kaldı. Bir çocuk;
“Bakınız! Havada bir fil var!”
diye bir çığlık attı. Orada söylenenler hızla bütün şehre yayıldı. Herkes bu ilginç olayı görmek için sokaklara döküldü. Bütün şehir bu olaya şaştı kaldı. Kral da bu olayı duyar duymaz saraydan dışarı fırladı.
Veronesi kralı akıllı ve nazik bir kraldı. Kral bu harika fil ile bakıcısı Mahut’u büyük bir nezaketle sarayına davet etti.
Kral onlara şöyle seslendi;
“Değerli misafirlerim! Bana ve halkıma devlet işlerinde yardım etmek için gelmişseniz, buyurun sarayıma hoş geldiniz. Saray bahçesine inebilirsiniz.”
Harika fil ve bakıcısı Mahut yere indiklerinde çok mutlu görünüyorlardı. Halk onları büyük bir sevgi ve coşku ile karşıladı.
Veronasi kralı soyla, akıllı, kıymet bilen, sevgi, saygı dolu bir insan olduğu için onların değerini hemen kavradı. Kendileri değer sahibi olan insanlar, değerli insanları ve varlıkları görür görmez tanırlar.
Halbuki; akılsız, cahil ve değersiz olanlar, hiçbir şeyin değerini bilmezler.
Beyaz fil aslında kutsal bir bilge olan Budha’nın kendisi olduğu için, onun gelişi ile beraber ülkede her şey daha iyiye gitti. Budha’nın sıfatlarından biri Bodithsalva’dır. Bu kelime Hint dilinde doğruluk ve iyilik yoluna yönlendiren demektir.
Fil aslında Bodithsalva olduğu için ve kral da ona çok iyiliksever bir anlayışla yaklaştığı için bu birliktelik her ikisine de, ülkeye de uğur getirdi.
Bu olaydan sonra; Veronesi krallığı her bakımdan büyüdü ve gelişti. Ülkedeki insanların gelirleri arttı. Hepsi refah içinde yaşamaya başladı. Kral da hayatının son nefesine kadar halkının iyiliği ve refahı için çalıştı.
 
 
 
 
 
GAZNELİ MAHMUT
 
 
Vaktiyle, genç bir bilim adamını babası elinden tutarak; zamanın sevilen sayılan hükümdarı Gazneli Mahmud’un yanına götürür.
Hükümdar, bu yetenekli gence bir yıl sonra gelmesini söyler. Sonra, onu adamları vasıtasıyla bazı kültür ve sanat çevrelerine yönlendirir. Bir yıl sonra babası yine o genci Gazneli Mahmud’un sarayına götürür.
Hükümdar, ona yine bir yıl sonra gelmesini söyler. Sonunda o gencin Herat şehrinde tanınmış bir bilginin derslerine devam ettiğini öğrendiği zaman, Gazneli Mahmut genç bilginin ayağına gider.
Bir yıl sonra babası genci tekrar Gazneli Mahmud’un yanına getirir. Hükümdar tekrar gence şimdi git bir yıl sonra gel der. Aradan bir yıl daha geçer ve adam oğlunu yeniden alıp hükümdarın karşısına çıkar. Hükümdar nedendir bilinmez gençle pek ilgilenmez. Ama bu sefer geri de göndermez. Adamlarına emir vererek genci kültür ve sanat çevresinden insanlarla tanıştırmalarını söyler.
Aradan birkaç yıl daha geçer Gazneli Mahmud kendisinin ilgilenmediği gencin Herat şehrinde tanınmış bir bilginden dersler aldığını duyar ve kalkar genç bilgini ziyaret için onun ayağına kadar gider.
Bu öyküden aldığımız bir ders vardır. Genç bilim adamları, kendilerini yetiştirmek için sabırla, özveri ile çalıştıkları takdirde sonunda en yüksek düzeydeki yönetim ve sanat adamlarının takdirini kazanabilirler.
 
AKILLI KADI
 
Osmanlı’da “Adalet Mülkün Temelidir” denirdi. Onun için bazı padişahlar ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak için kıyafet değiştirerek halkın arasına karışırlar, bu şekilde birinci elden bilgi sahibi olurlardı.
Bir zamanlar; bir padişah atlı olarak İstanbul’a yakın şehirlerden birine gitmek için yola koyulur. Yolda ayağı aksayan bir adam görür. Padişah adamı atının terkisine alır. Şehire vardıkları zaman adama inmesini söyler. Adam;
“Bu at benimdir, asıl inecek olan sensin!”
der. Padişah iyilik ettiği adamın bu defa nankörlük ederek onun atını sahiplenmesine canı sıkılır. Bir aralık adama para vererek, onu susturmak, bu şekilde atına sahip olmak fikri aklına gelirse de; bunun doğru olmayacağını, kötü niyetli olanlara boyun eğmenin doğru olmadığını düşünür. Sonunda kadıya gider. Hakkını mahkeme yoluyla elde etmeye çalışır. O gün, hakkını aramak için kadıya gelen iki kişi daha vardır.
Bir tanesi bir yağ tüccarıdır. Bir altın tespihi vardır. Birisi de onun tespihini almış, vermek istememektedir. Kadıda adalet arayan başka bir adam da yıllardır sahip olduğu değerli bir bilimsel esere el konulan bir bilge kişidir. Komşusu olan bir terzi; onun evinden kitabı almış, vermek istememektedir. Kadı hazretleri yağ tüccarını ve tartıştığı vatandaşı dinler. Yağ tüccarı şöyle der:
“Kadı hazretleri, o tespihi ben yıllardır taşıyorum bunun böyle olduğunu bilen gören çok sayıda insan var. Onları şahit olarak çağırabilirsiniz.”
Kadı diğer adamı da dinler. Kadı, tespihin mahkemeye teslim edilmesini, davanın iki gün içinde sonuçlanacağını söyler. Kitabına el konulan bilge kişiyi çağırır. Ona en fazla hangi konuları araştırdığını sorar.
Bilgin adam konuşurken, kadı efendi bir taraftan da eseri inceler ve her ikisine de ilginç sorular sorar ve eserle ilgilerini anlamaya çalışır.
Kadı kitabın mahkemeye teslim edilmesini, kararı ertesi gün vereceğini söyler.
Sıra padişah ile onun atını sahiplenmeye çalışan adamın davasına gelir. Kadı atın mahkeme görevlilerine teslim edilmesini ister.
İki gün sonra kadı mahkeme sonuçlarını açıklar. Padişah kadı efendi ile yalnız görüşmek ister ve ona nasıl karar verdiğini sorar. Kadı şöyle der;
“Mahkemeye teslim edilen altın tespihi incelediğim zaman tespih tanelerinin içinin boş olduğunu anladım. Tespihi bu defa sıcak suya koymayı denedim. Suyun üzerinde yağ tanecikleri oluşturduğunu gördüm. Her iki şikayetçiyi de tanıyan kişiler ile görüştüm. Sonunda tespihin yağ tüccarına ait olduğunu anladım.
Bilgin ile terzinin meselesine gelince Bilge Kişi, en fazla felsefe ve dil bilgisi konuları ile ilgileniyordu. Kitapta en çok o konuların okunup incelendiğini gösteren emareler ve işaretler vardı. Bunu tespit edince eserin bilgine ait olduğunu anladım.”
Padişah dayanamadı;
“Peki benim atımın bana ait olduğunu nasıl anladınız?”
dedi. Kadı hazretleri şöyle dedi;
“Atı incelediğim zaman bunun soylu bir at olduğunu anladım. Sabahleyin ikinizin de mahkemeye geleceğini biliyordum. O sırada ben atın yanında idim. At sizi gördüğü zaman sevgi ile boynunu size doğru uzattı. Halbuki, bir az önce diğer adam geçerken; hiçbir ilgi belirtisi göstermedi.”
Padişah kadı efendinin bilgece gözlemlerine ve zekasına hayran kalmıştı. Bunun üzerine padişah, kimliğini açıkladı ve ona devlet idaresinde daha üstün bir görev alması için İstanbul’a gelmesini emretti.
Kadı bir vesile ile padişah ile tanıştığı için çok mutluydu. Padişahın karşısında saygı ile eğildi, kelimeler ağzından inci tanesi gibi döküldü;
“Evet padişahım, beliğ devletlim. Kulunuz en kısa sürede verdiğiniz görev için yanınızda ve emrinizde olacaktır. Ferman padişahımızındır. Emriniz başımız üzredir!”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ŞEREF KOLTUĞU
 
Bir zamanlar; çok, çok eski bir zamanda büyük bir ormanda toplantı vardı. Küçük, büyük, güçlü, güçsüz bir şölen için ormanda toplanmıştı. Ortada herkesin bol bol yiyip içtiği, çılgınca eğlendiği coşkulu bir toplantı vardı.
Bu şölende; birlikte karar verilmesi gereken önemli bir konu vardı. Toplantıya kim başkanlık edecekti. Şeref koltuğuna kim oturacaktı. Geleneklere ve göreneklere göre böyle bir toplantıya en yaşlı bir üye başkanlık edecekti.
Hayvanlardan her biri en yaşlı kendisinin olduğunu savunuyordu. Sonuç olarak da onarsal başkan olarak toplantı alanındaki tahta oturmak istiyordu.
Sonunda en eski kimin olduğunun anlaşılması için bir araştırma yapılması kararlaştırıldı. Eski söylenceler anlatıldı. Bu şekilde gerçeği bulmayı ve en layık olanı şeref koltuğuna oturtmayı düşündüler.
İlk önce geyik ortaya çıktı, söze şöyle başladı;
“Dünya yaratıldığında birisinin ayı, güneşi ve yıldızları yoktan var etmesi ve onları gök yüzündeki yerlerine koyması gerekiyordu. Bu büyük görevi başarmak için çok uğraştım. Sonunda bu şerefli işi başardım.”
Bir an için herkes sustu. Tam bu sırada meydanın ortasına doğru süzüldü. Tilki şöyle dedi;
“Geyiğin zamanın başlangıcında güneşi, ayı ve yıldızları yarattığı ve onları gök yüzüne yerleştirdiği doğrudur. Ancak gök yüzü çok yüksekti. Göğe ulaşmak için tilkinin bir merdivene ihtiyacı vardı. Bu merdiveni yapmak için üç bin yıllık bir çam ağacına ihtiyaç vardı. İşte o çam ağacının tohumunu ekme şerefi benimdir.”
Tilki kendi başarı öyküsünü anlatırken onun yanında duran bir kara kurbağasının hıçkırıklarla ağladığı duyuldu. Diğer hayvanlar bu işe şaşıp kaldılar ve ona neden ağladığını sordular.
Kurağa bir yandan göz yaşlarını sildi bir taraftan da içini çeke çeke acılarla dolu yaşam öyküsünü anlattı:
“Benim de oğullarım, kızlarım, kızanlarım vardı. Bir çok torunum oldu. Onlar da ürediler. Torun torba sahibi oldular. Ancak kötü kader hepsini benden aldı. Hiç birine yaşamak nasip olmadı. Sadece şunu hatırlıyorum, bana torunlarımdan birinin anlattığı ilginç bir anı vardı. Dünya yaratıldığında birinin güneşi, ayı ve yıldızları gök yüzüne yerleştirdiklerinde, gök yüzü çok yüksek olduğu için ona ancak çok uzun bir merdiven ile ulaşabiliyordu. Bana sevgili torunumun anlattığına göre merdivenin yapıldığı ağacı eken kişi torunumun en iyi, en sevdiği arkadaşı idi. İşte demin tilki arkadaşımın anlattığı olaylar bana sevgili torunum ile ilgili anıları hatırlattı. O eski günleri yad etmek beni derin acılara boğdu.”
Kara kaplumbağasının bu anlattığı ilginç olaydan sonra; hiçbir hayvan ağzını açıp bir şey söyleyemedi.
Ortalığa derin bir sessizlik çöktü. Bu etkileyici konuşmadan sonra, ormandaki hayvanlar, şeref koltuğuna kara kurbağasının oturmasına hep birlikte karar verdiler.
Bu hikayenin bize anlattığı bir gerçek vardır. Çok defa hayatta kendi çabaları ile gerçek başarıya ulaşamayan bazı kişiler, öğünerek, ağız kalabalığı ile toplumu etkileyebiliyorlar. O kişiler uzak-yakın akrabalarının geçmişteki gerçek veya hayali başarılarını öne sürerek bazı mevkilere konabiliyorlar.
Gerçek değer sahipleri çok defa alçak gönüllü olurlar, öğünmeyi kendilerini öne çıkartmayı sevmezler. Bu çekingen tavırları yüzünden çok defa layık oldukları mevkilere ulaşamazlar. O zaman da toplumun kaderi övünme beceri olan, zayıf karakterli kişilere teslim edilmiş olur.
Bu öyküde, kurbağanın hayvanlar aleminde nasıl şeref koltuğuna oturabildiği anlatılmıştır.
Bazen hayat olaylarını gözlemlerken bir çok zayıf karakterli insanın bazı önemli mevkilere nasıl olup da geldiğini düşünürüz. Bunu böyle olmaması gerektiğini söyleriz. Bunun nasıl olabileceğini yorumlamaya çalışırız. Eleştiriler yaparız. Bu öyküyü de bir tür sosyal eleştiri örneği olarak düşünebiliriz.
Halk hikayeleri, düşünce dünyamızda yolumuzu aydınlatan deniz fenerleri gibidir.
Şimdi ne yapmalıyım? Eğer ortalığı ayağa kaldırırsam genç aşık görevliler tarafından öldürülecektir. O zaman da çok sevdiğim prenses çok üzülecek ve acı çekecektir.”
Uzun süre düşündükten sonra genç görevli Putraka’nın türbanına bir işaret koymaya karar verdi. Böylece araştırıldığında o işaretten tanınmış olacaktı. Sonunda genç aşığın kaçıp gitmesine izin vermeye karar verdi. Hiç değilse bu gece olsun kaçıp kurtulmuş olacaktı.
Genç görevli odasına döndü ve bulduğu küçük bir broşu kralın türbanına iliştirdi. Bunu yaparken de broşu türbanın kıvrımlarının arasına koydu. Onu takan kişi bu değişikliğin farkına bile varmayacaktı. Genç görevli bunu yaptıktan sonra odasına gitti fakat devamlı olarak kapıyı dinlemeye devam etti.
Sabaha yakın Putraka uyandı. İçeriye nasıl geldiğini, kanepeye nasıl uzanıp yattığını hiç hatırlamıyordu. Kral uyanır uyanmaz prenses Patala’nın yanına gitti. Onu nazikçe uyandırdı. Prenses korkmuştu, artık sabah olmuştu. Her an nedimeleri odasına gelebilirdi. Çünkü her sabah gelir onun giyimine, bakımına yardım ederlerdi. Prenses Putraka’ya hemen görünmez olmasını söyledi. Sonra bir dolaşmaya çıktı. Gece tekrar prenses ile buluşuncaya kadar kasabada gezebilirdi.
Gece nöbetinde olan genç hanım, prensese konuşmaya fırsat bulamadan kral tarafından sorgulanmak için arandı. Kral ona o gece neler gördüğünü ve duyduğunu sordu. Genç görevli çok sevdiği prensesini ele vermek istemedi. Sorulan sorulara duraklayarak düşüne düşüne cevap vermesi kralın dikkatini çekti. Kral durumdan şüphelendi. Onun bir şeyler gizlemeye çalıştığını düşündü. Bunun üzerine kral onu tehdit ederek şunları söyledi;
“Eğer bana olanları söylemezsen, senin saçlarını traş ettiririm ve seni hapse atarım!”
Bunun üzerine genç görevli prensesin odasında yakışıklı, iyi giyimli bir genç gördüğünü fakat prenses uyuduğu için olanlardan haberi olmadığını söyledi.
Kral tabi ki bu işe çok kızmıştı. Genç hanım kralın onu cezalandıracağını düşünüyordu; fakat prensesin babası nedimeyi sorgulamaya devam etti. Kızının odasına giren birisinin nasıl birisi olduğunu sordu. Ayrıca, adamın yakalanmasına yarayacak bir delil gösterdiği takdirde onu ödüllendireceğini söyledi. Putraka’nın türbanında bir adet broş olduğunu öğrenince onu avlamak için yüzlerce casus görevlendirdi.
Kısa sürede Putraka çarşıda gezerken yakalandı. Yakalanışı çok aniden oldu. Yanındaki sihirli değneği kullanamadı. Ayakkabılarını giymeye bile vakti olmadı. Kadere boyun eğip sürüklenerek götürülmeye razı oldu.
Putraka onu yakalayanların elinden kurtulmak için onlara ne diller döktü. Yalvardı ve kral olduğunu söyleyerek onlara mükafatlar vereceğini anlattıysa da faydası olmadı. Onun söylediklerine kahkahalar ile güldüler ve alay ettiler. En sonunda sürükleyerek saraya getirdiler.
Putraka kralın huzuruna çıkarıldı. Kral sarayın büyük salonunda saray mensuplarının arasında altın bir tahtta oturuyordu. Saray bahçesinde sıra sıra askerler dizilmişti. Büyük salonda kocaman pencereler açıktı. Putraka bunu görünce içi rahatladı. İçinden bir plan yaptı. Önce kralı ikna ederek kızı ile evlenmek istediğini söyleyecekti. İstediği olmazsa ayakkabılarını giyer giymez uçacak ve açık pencereden geçip gidecekti.
Bu özgüveni sayesinde tahtın önünde yürekli bir duruş sergiledi. Sevgilisi Patala’nın babasına gülümseyerek bakmaya devam etti. Bu cüretli davranışı kralı daha da kızdırdı. Putraka’ya hakaretler yağdırdı ve ona kızının odasına ne cüretle girdiğini sordu. Putraka kralın sorularına nezaketle cevap verdi.
Patala’yı sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söyledi. Ayrıca kendisinin de bir kral olduğunu ve prensese her şeyin en iyisini, en güzelini verebileceğini anlattı. Bütün bunlar işe yaramadı, bütün bu yalvarmalar kralı daha çok çileden çıkardı.
En sonunda kral ayağa kalktı, tahtın önünde dimdik durdu ve elini ona doğru uzatarak bağırdı:
“Onu tutuklayın ve hepse atın!”
İşte o anda Putraka sihirli değneği ile yere bir yazı yazdı, ayakkabılarını giyindi. Onun bu hareketi ile kral ve salondaki bütün görevliler donup kaldı. Kimse kımıldayamıyordu. Herkesin şaşkın bakışları arasında yerden havalandı ve pencerelerin birinden uçup gitti.
Hemen dosdoğru Patala’nın odasına çıktı. Prenses üzüntülü ve heyecanla onun hakkındaki kararı bekliyordu. Heyecanla odada sağa sola koşuyordu. Onun yakalanışını öğrenmişti. Babasının Putraka’yı öldürebileceğini düşünüyordu.
Putraka’nın uçarak pencereden içeri girdiğini gördüğünde Patala büyük heyecan ve sevinç yaşadı. Hala korku ve endişeden titriyordu. Genç krala kendi ülkesine dönmesi için yalvardı. Putraka prensese;
“Sensiz gitmeyeceğim!”
dedi. Kral sevgilisine üşümemesi için iyice giyinmesini, havada uçarken üşütebileceğini söyledi.
“Artık ikimiz birlikte zalim babandan kaçıp uzaklara gidiyoruz. Artık bizi hiçbir zaman tekrar göremeyecek!”
dedi. Patala bunları duyunca ağlamaya başladı. Çünkü sevgili babası ile Putraka arasında seçim yapmak zorunda kalması korkunç bir şeydi. Fakat sonunda sevgilisi çabuk davrandı. Kolundan yakaladı ve birlikte pencereden uçup gittiler. O anda onları yakalamaya gelenlerin ayak sesleri duyuluyordu.
Putraka sevgilisi ile uçup giderken kendi ülkesine de gitmek istemedi. Güneye Ganj Nehri’nin olduğu bölgeye doğru uçtu. Ganj Nehri Hintlilerin kutsal saydığı güzel bir nehirdir. Hintliler ona Kutsal Ana Ganj derler. Aşıklar Ganj Nehri kıyılarında oturup dinlendiler. Yanlarında sihirli kaseden canlarının istediği en güzel yemekleri alıp yiyebiliyorlardı.
İkisi de karınlarını doyurmaktan mutluydular. Yemek yerlerken bir yandan da neler yapabileceklerini düşünüyorlardı. Patala güzel olduğu kadar akıllı bir hanımdı. O şöyle dedi;
“Böyle güzel bir yerde yeni bir şehri kurmak ne iyi olur, değil mi?”
Putraka bunu duyunca;
“Tabi böyle bir şey yapabiliriz! Niye bunu ben düşünemedim!”
dedi. Kral yeni şehrin daha büyük ve daha güzel olmasını istedi. Kasaba kurulunca kral onun mutlu insanlarla dolu olmasını istedi. Şehirde en güzel tapınaklar olmalıydı. Tapınaklarda rahipler halka iyilik ve doğruluk yollarını öğretmeliydi. Halkın ihtiyaçlarını karşılayacağı, çarşılar, pazarlar kurulmalıydı. Şehirde halkın ihtiyaçları olan su bentleri ve çeşmeler olmalıydı. Savunma için kapılarda, önemli alanlarda askerler olmalıydı. Kral filleri ve atları çok seviyordu. Sevgilisi ile atlarla gezinmesi ne güzel olurdu. Hasılı onun ve sevgili eşinin mutlu olacağı güzel bir şehir olmalıydı.
Gönüllerinin istediği gibi bir şehir kurulunca bu şehire Patalı-Putra adını verdiler. Daha sonra yaptıkları ilk iş kendi inançlarına, kendi törelerine uygun bir nikah ve düğün töreni yaptılar. Uzun yıllar kendi halklarının akıllı bir yönetimle barış içinde yönettiler. Halk onları da çocuklarını da çok seviyordu. Putraka’ya yalnızlık günlerinde yakınlık göstermiş olan yaşlı kadın çocuklarının bakımı ile görevlendirilmişti. Patala ile evlendiğinde ve ona hayatının hikayesini anlattığında, karısı yaşlı kadına ne olduğunu sormuştu. Ona zor günlerinde yakınlık gösteren bu yaşlı kadının unutulmaması gerekti.
Putraka’nın o yaşlı kadını ihmal etmesi doğru değildi. Patala sözleri ile Putraka’yı uyardı ve kral gösterdiği ihmalden dolayı bundan utanç duydu. Hemen uçtu ve yaşlı kadını sarayına getirdi. Yaşlı nine gösterilen yakınlığa ve ilgiye çok sevindi. Hep birlikte mutlu yıllar geçirdiler.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İNSAN KİME GÜVENMELİ
 
Kervan haftalarca süren hazırlıklardan sonra düzülmüştü. Bu defa yol Turfan bölgesine gidecekti. Kervanın başı Murat Reis idi. Çok sayıda dükkanı, çok sayıda birlikte iş yaptığı insan vardı. Sefere çıkmadan önce hepsi ile görüştü.
Çok işler konuşa konuşa halledilirdi. Söz namustu, söz senetti. Her şey söz ile karara bağlanırdı. Çok şey çözümlenmiş bir tek konu kalmıştı. Yokluğunda Murat Reisin mallarına kim bakacaktı? Reis 20 yıldır çobanlığını yapan Yolcu lakabındaki Muratoğlu Hüseyin’i yerine vekil tayin etmek istiyordu.
Murat Reis ile iş yapanlar onca servetin bir çobana nasıl teslim edebileceğini soruyorlardı. Bu konuda epey tartışma yaşandı. Sonunda fikirleri, düşünceleri ile güven aşılayan bir bilge olan Hacı Sadık’a fikir danışalım dediler.
Hacı Sadık onları büyük bir nezaketle karşıladı. Hepsini de bir bir dinledi. Sonunda onlara şunu söyledi;
“Sorun bir güvenlik ve güven sorunudur. İnsan kime güvenir? Beraber iş yaptığınız insanların ahlakı, sizde yarattığı güven ve arkadaşlığınız mı önemlidir? Yoksa onun serveti mi? Ben arkadaşlığın ve güvenin daha önemli olduğuna inanıyorum. Aç gözlü, yalancı ve insana değer vermeyen kişilere güvenirseniz aldatılırsınız. Sağlam kişiliği olan dürüst insanlara güvenirseniz daha güvendesiniz.
Murat Reisin çobanı 20 yıldan beri onu aldatmamış, güven vermiş bir insandır. Böyle birine güvenmek sizi de rahatlatır.”
Herkes aldığı dersten memnundu. Kervan sabah sabah dualarla yola koyuldu.
 
 
ALLI YEMENİ
 
Çok çok eskiden ülkenin uzak bir köyünde fakir bir çiftçi ailesi vardı. Cemile Bacı denilen hanım duldu. 40 yaşında güzel bir kızı vardı. Annesi ona hep kırmızı elbiseler dikerdi. Başında daima bir allı yemeni vardı. Herkes ona Allı Boncuk adını takmıştı.
Bu adı o da çok sevmişti. Öyle olunca kendine kırmızı boncuklardan bir kolye yaptı. Bir gün küçük hanım evlerinin yanındaki bahçeye giderken büyük bir fırtına çıktı ve bir ejder onu aldığı gibi gökyüzüne çıkardı.
Annesi onun ejder tarafından gökyüzüne çıkarıldığını görünce çok üzüldü. Günlerce gözyaşı döktü.
Annesi onun kurtulması için dualar etti. Bir akşam rüyasında kırmızı bir çilek yediğini gördü. Bir müddet sonra kırmızı yüzlü minnacık bir oğlan çocuğu doğurdu. Kadın bütün sevgisini bu küçük oğlan çocuğuna verdi. Fakat daima ejderhanın kaçırdığı sevgili kızını hiç aklından çıkaramıyordu.
Kadın oğluna hiç üzüntüsünün sebebini anlatmıyordu. Ancak boş zamanlarında evlerinin yanındaki bir dut ağacının altında otururken derdini dağa, taşa kuşlara anlatıyordu. Bir gün bir karga can kulağı ile onu dinledi.
Ertesi gün karga küçük oğlana ablasının bir ejderha tarafından kaçırıldığını ve ejderhanın mağarasında küçük kıza taş kırma işi yaptırdığını anlattı. Çocuk annesine;
“Benim bir kız kardeşim var mı?”
diye bir soru sordu. Annesi ona kız kardeşinin başına gelenleri anlattı. Küçük oğlan;
“Ben kız kardeşimi ejderhadan kurtaracağım!”
dedi. Eline bir değnek aldı ve kız kardeşini bulmak için yola koyuldu. Yolda giderken önüne kocaman bir taş çıktı. Taşı zorlaya zorlaya devirdi. Altından ilginç bir flüt çıktı. Bu müzik aleti saf altından yapılmıştı.
Bu aleti çaldığı zaman herkes durmadan dönüyordu. Bu müzik aleti sihirli bir kavaldı. Sesi çok uzaklardan duyulabilirdi. O sesi duyan kuşlar ve vahşi hayvanlar o sese doğru koşuyorlardı.
Küçük oğlan çocuğun derdini bilen karga gelenler arasında idi. Gelirken bütün kargalara haber verdi. O kargalar ejderhayı taş yağmuruna tuttular. Hepsi de ejderhanın gözlerine hücum etti. Gagaları ile ejderhanın gözlerini oydular.
Sonunda ejderha yere yıkıldı. Çocuk ejderhanın kaldığı mağaraya gitti. Orada kız kardeşi dev için taş kırıyordu. İki kardeş çok sevindiler. O sıralarda Anka Kuşu da oralardan geçiyordu.
Küçük oğlan ile kız kardeşi Anka Kuşu’nun sırtına binip yurtlarına döndüler.
Annesi, kızı ve küçük oğlan Anka Kuşu’na çok teşekkür ettiler.
Anne ve çocukları bahçelerinde mutlu yaşantılarına devam ettiler.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ATEŞ KUŞU
 
Bir zamanlar padişahın çok becerikli bir avcısı varmış. Sultan onu altın turunçların olduğu bahçeye görevli olarak koymuş. Bir akşam nöbet sırasında ışıl ışıl parıltılı bir kuş bahçeye gelmiş.
Avcı hemen okunu ona yöneltip nişan almış. Sonunda büyük bir çığlık kopmuş ve ateş kuşunun büyük bir tüyü turunç ağacının dibine düşmüş. Avcı eline kuşun tüyünü alıp düşünmeye başlamış.
Atı çok akıllı bir hayvanmış, avcıya o tüyü ne yapacağını sormuş. Avcı da;
“Bunu padişaha götüreceğim. Şimdiye kadar herkes ateş kuşu diye bir şeyin olmadığını söylüyor. Bu tüyü yüce hakana sunarsam, ateş kuşunun varlığını ispatlamış olurum. Padişah da bana büyük bir ödül verir.”
Demiş. Baykuş yandaki dala konmuş. Kahkaha ile karışık alaylı bir çığlık attı;
“O ödülü sen çok beklersin. Daima çiftliği büyük gördüğünde sepeti küçük götür!”
demiş. Sevgili atı baykuşu haklı görmüş ve şöyle demiş;
“O tüy senin başına çok işler getirecek!”
Adam sabah sabah padişahı görmek istemiş. Ateş kuşunun tüyünü padişaha sunmak istediğini iç avludaki bir bakana iletmiş. Padişah ışıl ışıl yanan tüye bakmış;
“Bir tüyü bile bu kadar güzel olan bir kuş kim bilir kendisi ne kadar güzel olur!”
Demiş ve avcıya dönmüş;
“Bak sana yüz altın veriyorum, ama bana mutlaka bir aylık zaman içerisinde ateş kuşunu yakalayıp getireceksin. Aksi halde bu kılıçla başını uçururum!”
demiş. Avcı ertesi gün yanına bir at daha almış gerekli bütün hazırlıkları yapıp ormandaki ermişi ziyarete gitmiş.
Hediyeler vererek gönlünü almaya çalışmış. Ermiş ona ateş kuşunun bulunduğu kalenin Zühre yıldızının bulunduğu yönde olduğunu oraya ancak beş günlük bir yolculuk sonunda varabileceğini anlatmış. Kaleye girmesi için nasıl bir yol izlemesi gerektiğini tarif etmiş. Yanında terbiyeli bir şahın, bir de çok soy bir av köpeği vermiş.
“Ara sıra şahini salarsın o çevreyi görür. Gerekirse kalenin içine girer, sana gerekli bilgiyi verir. Av köpeği de yolda uyursan seni bekler. Uzaktan birileri gelirse hemen koku alır seni uyarır.”
Demiş. Sonunda avcı kaleye yaklaşmış. Şahin ile köpek gizlice kaleye girmişler. Ateş kuşunun olduğu altın kafesi bulunca gelip avcıya anlatmışlar.
Avcı şahini ormandaki bilge ermişe yollayıp ateş kuşunu kafesiyle almasının doğru olup olmayacağını sormuş.
Ermiş ateş kuşunu kafes ile almasını, ancak krala götürürken kafesi ormanda bırakmasını söylemiş. Eğer ateş kuşunu verdiği zaman padişah memnun olur seni de memnun ederse kafesi o zaman götürürsün. Bakarsın sultan öyle bir emir verir senin elinde kafes gibi bir koz olursa ileride işine yarar.
Avcı ateş kuşunu padişaha bir gece vakti vermiş. Sultan ona yine yüz altın vermiş. Fakat yemesi, içmesi ve uyuması ile ilgilenmemiş. Bu yetmezmiş gibi başka bir güç istekte bulunmuş;
“Git Göller Ülkesinde bulunan yedi kubbeli saraydaki İncili Prensesi bana getir.”
Demiş. Avcı her defasında kendisinden imkânsız bir şey istenmesine canı sıkılmış. Derdini atına ve baykuşuna açmış. At ve baykuş ağızbirliği etmişçesine ona imkansız kelimesini kullanmasının doğru olmadığını söylemişler.
Yüce ermişe danışmış, o da şöyle demiş;
“İnsanlar bir şeyi hayal edebiliyorlarsa, yapmaları da mümkündür. Bu gün gerçek olan ne varsa eskiden sadece bir hayaldi. Bak Uçan Halı veya Devran Aynası diye bir şey eskiden var mıydı?”
“Doğru söze ne denir!”
dedi avcı. Yüzmeyen gemi yoktu, yeter ki yüzdürmesini bilesin. Olmayan iş yoktu, yeter ki adamını ve yolunu bulasın. Avcı at ve baykuşla bunları konuşarak uzun bir yol almışlar. Sonunda bir şehzade ile karşılaşmışlar.
Bir süre hoşbeşten sonra şehzadeye nereye gittiğini sormuşlar. Şehzade Sihirli Göller Sarayı’ndan geldiğini ve Ateş Kuşunun konduğu altın kafesi aradığını söylemiş. Onlar da ona;
Yedi göller bölgesindeki sarayda yaşayan İncili Prensesi alıp kendi padişahlarına götürmek istediklerini söylemişler. Şehzade;
“Siz bana Altın Kafesi bulun, ben size İncili Prensesi getiririm.”
Demiş. Meğer İncili Prensesin babası savaşa gitmiş. Amcası da bana ateş kuşunun kafesini getirene İncili Prensesi veririm demiş.
Avcı ormanda yaşayan ermişin mağarasına sakladığı altın kafesi gözünün önüne getirmiş. Yarın prensesi getirin, altın kafesi götürün demiş. Sabahleyin buluşup takas işlemini gerçekleştirmeye karar vermişler.
Lakin avcının kafasında bir soru varmış. Ya ateş kuşu ille de kafesim derse? Yine bunca yolu tepmek kolay olmaz demişler. Bunu mağarada yaşayan ermişe anlatmışlar.
Ermiş o kafesin altında bir sihirli kutu ve içinde Devran Aynası var demiş. Onu kafesin içinden alın. Kafesi, gelenlere içini boşaltıp verin. Sihirli Kutu yanınızda olunca Altın Kafes çağırınca size gelir.
Ertesi gün padişaha teslim etmişler. Hükümdar onlara bu defa bin altın vermiş ve yarın yine görüşelim demiş.
Padişah ertesi gün onlara;
“Güney Denizindeki bir deniz altı sarayında prensesin elbisesi var, bir de incilerden örülmüş gelinliği ve elmas işlemeli bir tacı var. Onları getirmezseniz sizi şu demir kazanda haşlarım!”
demiş. Avcı atıyla deniz kıyısında gezinmeye gitmiş, ille deniz altı sarayına ulaşmanın yolunu arıyormuş. Kıyıda fok balıkları ve iri bir kılıç balığı muzipçe şakalaşıp oynuyormuş. Avcı onların yanındaki kayalığa bir ok atmış. Hepsi dönüp ona bakmışlar. Ateş Kuşunun kafesinden aldığı küçük Devran Aynasına derdini anlatmış. Devran Aynası da olanları kılıç balığına anlatmış. Yunuslarla kafa kafaya verip giderek deniz altı sarayından istenen gelinliği ve tacı getirmişler. Fakat gelinlik gelirken kılıç balığının gagasına takılıp biraz bozulmuş. Saraya gittiklerinde padişah sarhoşmuş.
Prensesin gelinliğini yırtılmış görünce adeta çıldırmış. Avcının yakalanıp demir kazanda kaynatılan suya atılmasını istemiş. Meğer avcı bu kadar başarılı olduktan sonra yedi düvele şanı ulaşmış.
Hem cesareti, hem zekası hükümdarın etrafındakilerin kıskançlığını çekmiş.
“Bunca iyilik, bunca zeka cezasız kalmaz!”
demişler. O kadar yetenekli, cesur ve akıllı insanın varlığını çekememişler. Onun için prensesin elbisesinin yırtılması sadece bir bahane imiş.
Büyük bir ateşin üstüne koydukları kazandaki su iyice kaynayınca onu bir vinçle suya indirip çıkarmışlar. Fakat hayret verici bir şey avcı eskisinden daha güçlü, daha canlı bir gülümseyişle onlara bakıyormuş. Tekrar tekrar batırmışlar.
Meğer ormandaki ermiş ona ateşten, sudan korunması için sihirli bir alet vermiş, ayrıca onu efsunlamış.
Avcının yanacağına daha da gençleştiğini gören hükümdar taşan sıcak suların yerine yeni sular doldurtmuş ve kendisinin de kazana indirilmesini istemiş.
Tabi padişah haşlanınca korkunç çığlıklar atarak ölmüş. Bir bilge bu durumu görünce şöyle demiş;
“Ben ateş üstünde yürüyen insanlar gördüm. Onların yüreklerindeki cesaret, iyilik onları koruyan bir kalkan oluşturuyordu. İyi, cömert, mert ve yürekli insanlar hayatta her güçlüğün altından kalkabilirler.”
Prenses avcının yara almadan kurtulmasına çok sevinmiş. Oradaki soylular ve prensler de avcıyı padişah ilan etmişler ve prensesle düğünlerini yapmışlar.
 
 
 
 
 
 
 
AYI İLE İKİ YOLCU
 
 
İki arkadaş bir köye gitmek için yola çıkmışlardı. Birden karşılarına bir ayı çıktı. Arkadaşlardan birisi kendi canını kurtarmak için atıldı ve bir ağaca çıktı. Diğeri de ölü taklidi yaptı. Ayıların ölülere dokunmadığını duyduğu için ölü taklidi yapmaya yöneldi.
Bir ara ayı yerde yatan adamın yanına geldi. Onu koklamaya ve homurdanmaya başladı. Sonra ayı silahlı bir avcı görünce oradan uzaklaştı. Ayı gittikten sonra ağaca çıkan adam yerde yatan arkadaşına;
“Ayı senin kulağına eğilince ne söyledi?”
dedi. Yerde yatan adam şöyle dedi;
“Ayı bana seni ortada bırakacak insanlarla yola çıkma!”
dedi.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KURBAĞALAR VE KRAL
 
Kurbağalar bir gün Gök Tanrısı Apollo’dan bir kral istediler. Ansızın göle bir ağaç kütüğü düştü. İlkin korkup kaçtılar. Sonra Gök Tanrı’dan başka bir kral istediler. Apollo onlara yılan balığını gönderdi. Lakin onu da pasif buldular.
Sonunda Apollo onlara balıkçıl kuşunu gönderdi. O da her aklına gelince bir kurbağayı gagalayıp yuttu.
Böylece o gölde kurbağaların soyu tükendi.
 
 
 
“Bu hikayeden alınacak bir ders vardır. Aynı ortamlarda yaşanlar anlaşıp barış içinde yaşamıyorlarsa; dışarıdan gelenler onları acımasızca yok eder.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ASLANIN YAVRUSU TEKTİR AMA ASLANDIR
 
Ormanda hayvanlar oturmuş güneşlenirlerken yavrularını birbirlerine gösterip hava atıyorlardı. Önce geyik yavrusunun ince yapısını ve çevikliğini anlattı.
Sonra çakal 4 yavrusunu da yanına alarak çokluğu ve dişlerinin keskinliği ile övündü.
Kediler köpekler hepsi yavrularının çokluğu ile övündüler. Sonunda söz sırası güneşlenmekte olan anne aslana geldi. Hayvanların hepsi de hayvanlar kralına kaç tane yavrusu olduğunu sordular.
Anne aslan şöyle dedi: “Benim yavrum bir tane ancak o bir aslan. Yarın büyüyünce hayvanların kralı olacak.”
 
 
 
 
 
 
 
 
ÜÇ GÜZELLER
 
Vaktiyle bir padişahın birbirinden güzel üç kızı varmış. Padişah, onların yetişmesi, ilim irfan sahibi olması, ruhen gelişmesi ve bedenen güçlenmesi için ne gerekiyorsa yapmış. Her olanağı sağlamış.
Gel zaman git zaman kızlar çabuk büyümüş ve evlenme çağına gelmişler. Padişah çağırıp onların da fikirlerini almış. En büyük kızının ismi Gül Sultan’mış. Fikri sorulduğunda babasına şöyle demiş: “Ben düşüncede ve yaşamda gülden ve güzelden yanayım. Güzel insanlara hayranım, en güzel olan insanlardan birinin eşim olmasını isterim.”
Ortanca kız, Cihannüma Sultan; “Ben akıldan yanayım, bana eş olarak en akıllı kişi yakışır.” Buyurmuş. En küçük sultan kızı, Sümbül Sultan ise söyle demiş: “Ben küçüğüm, beni ancak en güçlü olan bir eş koruyabilir. Onun için ben güçlüden yanayım.”
Padişah vezirlerini çağırmış. Kızların görüşlerini, duygu ve düşüncelerini anlatan bir bilmece gibi sözleri yorumlamalarını istemiş. Kızlarına bu görüşler doğrultusunda birer damat adayı bulunması için her tarafa haber salınmasını istemiş.
Ferman böyle olunca vezirlerin yanısıra ulemaya, din ve devlet büyüklerine danışılmış.
Danışılan, akıl sorulan ulema ve vezirler en güzeli belirlemede epey güçlük çekmişler. Boy pos nasıl olmalıydı, kişinin boyu posunun güzel olması için nelere sahip olmalıydı? Bu konuda kırk gün kırk gece tartışılmış. Büyüğe koymuşlar dolmamış, küçüğe koymuşlar sığmamış. Tariflerden tarif beğenmek kolay olmamış.
Sonunda ak saçlı, ak sakallı vezirlerden en bilgesi burhan Paşa şöyle demiş: “Ulu Hakanım, güzellik yüreğin derinliğinden gelmelidir. Kalbde iyilik olmalı ki gözde ışıma olsun. Kara kalbli insanın en güzel eli, ayağı ve yüzü de olsa zamanla çarpılır. İçindeki kara, ruhundaki çarpıklık dışına vurur, yüreğinin karanlığı bakışına siner. O halde en güzel huyları olan bilge bir yiğit Gül Sultan’ı mutlu edebilir. Ülkemizin ender yetiştirdiği Beylerbeyi Doğan Paşa’nın oğlu Tulun Çelebi böyle bir kişidir. Tulun Çelebi yaşadığı çevreyi imar eden, bilgisine herkesi hayran bırakan, yüreği coşkulu, kalemi kuvvetli şairleri koruyan, fakirleri doyuran, yetkin bir kişidir. Hem hüsnü hat, hem hüsnü ahlak sahibi bir bey Gül Sultan’a pek yaraşır. Dileğimiz ikisinin mutluluğudur.
İnşallah Padişahımız kızının mürüvvetini görür de Gül Sultan güzel yuva sahibi olur. Onun istediği güzellik ise bizim de en güzel dileklerimiz onun mutluluğu içindir. Padişahım varın Beylerbeyi Doğan Bey’e haber salın, oğlunu alsın saraydaki şölene buyursunlar.
Padişahın ortanca kızı Gülizar Sultan en akıllı damat adayını eş olarak istemişti. Acaba akıllı kişi neydi, nasıl özellikleri vardı diye vezirler kırk gün kırk gece onu tartıştılar. Kimileri “Akıl yaşta değil baştadır” dediler; kimileri “Akıl olmayınca başta, ne kuruda biter ne yaşta” dediler. Ayrıca laf uzadıkça görüşler çoğaldı. Bazıları “Çok gezen,” bazıları “Çok okuyan akıllı” dediler. Kılı kırk yardılar, sonunda şöyle bir karara vardılar: “Bildiğiniz gibi padişahım öz söyleyip çok iş yapan, çok danışıp hemen karar vermeyen, karar verince de bir dediğini iki etmeyen, kendini gözetirken başkasına zarar vermeyen, dili özlü, sözü doğru, daima doğrudan yana olan, yüreği pek, görüşü keskin, hem dinlemesini hem konuşmasını bilen, ona buna uymayan, kötü ile iyiyi bir koymayan, küçüğü seven, büyüğü sayan, törene uyan, zayıfı koruyan, güzeli seven, hatırbilen, güçlükten yılmayan, sözünden dönmeyen, ele zarar vermeyen, tatlı söze duymayan, fakir halkı soymayan, yüreğine kin koymayan, çok çalışan, tez alışan, bulduğunu değerlendiren, bilgiye doymayan büyük ile büyük, küçük ile küçük olan kişi akıllı kişidir.” dediler. “Haznedar Sakıp Ağa’nın küçük oğlu Hayreddin Çelebi böyle bir kişiliği olan hayırlı bir insandır.” dediler.
Sıra geldi Padişah’ın küçük kızı Şebnem Sultan’ın dileğine. Dediler ki güçlü kişi güvenmeli bileğine, dirlik yaratmalı, birlik yaratmalı, yoksa dirlik olmaz birlik. Birlik ve dirlik kuramayan iyi eser yaratamaz, kötü sonuçları da engelleyemez. İki testi çarpışınca mutlak biri kırılırsa diğeri de çatlar. Birlik topu atılınca, Ramazan davulu patlar. Dirliği olan esenlik bulur. Esenliği olanın ensesi kalın, yüreği rahat olur. Nalına keseri ile sadece malın olur, ama birlik ve dirlik olmaz. İyi söz, doğru söz yalın olur.
Bu tarifimize uyan biri var mı derseniz, Beliğ devletlim, Enderun Mektebi’nin genç hocalarından Sami Çelebi böyle bir yiğittir. O çok yurtsever bir insandır. Halkına kurban yüreği canı, cümle ulema arasında vardır şanı. O her zaman töreyi korur, birliği sağlar. Birlikte şenlenir bağ olur dağlar.
Evet Devletlim, Şebnem Sultan’a böyle bir yiğit yaraşır. Padişahım izin verin onun makamına varalım, selam duralım. Dilek bizden, ferman Padişahımızdan.
Vezirler yüce Sultan’a iletince dileğimizi, kimse bükemez bileğimizi.
Bütün iyi dilekler, hayırlı işlere vesile oldu. Beklenen güller açıldı, sümbüller seçildi. 40 gün 40 gece toy kuruldu, şenlik yapıldı. Onlar erdi muradına, biz çıkalım tahtırevanına. Derken düğünler kuruldu, nikahlar kıyıldı, cümle alem erdi murada. Koca kazanda herse kaynadı, sazendeler çaldı, çengiler oynadı.
Masalcının son dileği gökten üç elma düştü. Birini yedim, birini yolcuya verdim, birini de okuyanlara.
Ne demişler yarım elma gönül alma. Bizim işimiz masal anlatmak, görgüye bilgiye cevherler katmak, eğri oturup doğru konuşmak. Masal dediğin bir yarım elma gönül alma. Elmanın yarısı sizin, yarısı benim, masalın kendisi ülkemin. Hatırlayan canlar anlatsın baştan. Berrak pınarlar aksın kara taştan. Tatlı dil ile çıkınca yola, kimse bakmaz sağa sola. Yalancılar bıkar, doğrular şaşmaz. Allah’ıını seven masaldan kaçmaz. Masal anlatanın bal olsun dili, bolluk bereket taşsın kaplasın ili.
 
 
 
AĞLAYAN NAR İLE GÜLEN ELMA
 
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde yiğit bir Padişah ile Tanrı’nın kutsadığı bereket timsali bir ülke varmiş. Bu ülkede kul çok, pul ondan çokmuş. Yok demesi de, çok demesi de yasalarla yasaklanmış.
Padişah’ın dünya tatlısı dokuz güzel kızı varmış. Padişah çok şanslı bir hakanmış; herşeyi varmış, ancak tahtını miras bırakacağı şehzadesi yokmuş. Padişah vezirlerine daima şunu diyormuş: “Bütün dileğim, ben ölünce yerime varis bırakacağım, dosta güven düşmana korku salacak bir erkek çocuk sahibi olmak.” diyormuş. Doğum yapacağı günler yaklaştıkça Sultan Hanım’ın uykuları kaçıyormuş. Padişah’ın daima söylediği bir düşüncesi varmış: “Sultan Hanım bu defa da kız çocuk doğurursa , cezası idamdır. Cellatları çağırıp tez idam edin.” diyeceğim.
Sultan Hanım bu sözlere çok üzülmüş. Üzülmüş ki ne üzülme, sanki erimiş yere akmış. Yüzü gözü süzülmüş. Sonunda doğum saati gelmiş çatmış. İki sıkılmış, bir kasılmış, sonunda nur topu misali ışıl ışıl bir kız çocuğu doğurmuş. Sırrını elegüne vermesinler diye ebelere altınlar sunmuş. Neticede Padişah’a nur topu gibi bir oğlu olduğu müjdesi verilmiş. Padişah’ın bir oğlu olduğu müjdesi cümle aleme duyurulmuş. Kurbanlar kesilmiş, kazanlar kaynamış, sazendeler çalmış, hanendeler oynamış. Miller kırk gün kırk gece eğlenceye doymamış. Vel hasılı kelam doğum şenlikleri ile yerinden oynamış. 41 pare top atıldığından bu haberleri Bursa’daki sağır Sultan bile duymuş. Şenlik dolayısı ile paşalara nişanlar dağıtılmış. Sağa sola çokca altın, bolca ulefe dağıtılmış. Kimse de bu değirmenin suyu nerden diye sormamış.
Yarının şehzadesi olacak yavru erkek çoxuk gibi büyütülmüş. Ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kullanmayı en iyi hocalardan öğrenmiş. Gel zaman git zaman sünnet zamanı gelmiş. Sultan Hanım derin üzüntülere düşer, sırrının ortaya çıkacağını düşünür. Başına kötü birşey gelmesini önlemek için çareler arar. Eh, insanın talihi yaver gidince, hele güçlü bir konumu varsa han soyunda çare tükenmez. Sultan Hanım allem eder gallem eder, padişaha yalvarır ve sonunda sözünü dinletmeyi başarır. Bunun üzerine sünnet töreni iki yıl daha ertelenir. İki yıl sonra annesinin üzüldüğünü gören sevgili evladı, ona niye üzüldüğünü sorar. Annesi de ona durumu anlatır. Sırlarının ortaya çıkmasından korktuğunu belirtir. Hayırlı evlat atasını, anasını utandırmaz derler. O da bozuntuya vurmaz, sünnet elbiselerini giyer ve kendini duruma göre hazırlar. Konuklar çağırılır, kazanlar kaynatılır, yenilir içilir.
Sünnetten yarım saat önce şehzade! izin alarak hasse ahırlarına gider ve sevgili atı ile konuşur. Rüzgar gülü adını verdiği soylu atı onu kalabalığın arasından rüzgar gibi geçirerek kaçırır. At aylar sonra varılabilecek bir yolu iki günde kateder.
Sonunda, tepesinde büyük bir eski saray bulunan sarp dağların eteğinde yolculuklarına ara verirler. Burada Altın Göl dedikleri bir göl vardır. Durusu dedikleri küçük bir ırmak sularını bu göle boşaltmaktadır. Burası yeryüzü cenneti diye ün salmış bir beldedir. Burada insanlar huzur bulur. Burada bütün gönüller şenlenir, bütün dilekler gerçekleşir inancı yaygındır.
At Sultan kızına yelesinden üç kıl koparıp almasını söyler ve sarılıp öpüşür koklaşırlar. Sonunda sevgili atı Rüzgar Gülü ona şöyle der: “Bir ihtiyacın olduğu zaman o tüyleri birbirine sürt, anında yanında olurum.”
Sulta kızı en yakın konağa gidip orada konaklar. Hancıya dağ başındaki saraya nasıl ulaşabileceğini sorar. Hancı ona o sarayla ilgili bir söylenceyi anlatır. Rivayete göre her on yılda bir, Çomur adını verdikleri bir dev gelir ya padişahın, ya saray halkından bir mensubun ciğerini istermiş. Ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda dev alacağını alır gidermiş. Anlatıldığına göre dev gece vakti gelir ve kimse ona engel olamazmış.
Kız, sevgili atını nöbet tutmaya çağırır. At, sarayda nöbet tutarken kız da yanında devemlı olarak kılıç tutarmış. Gece dev gelince at onu uyandırır. Kız kılıcı ile padişahı yemeğe gelen devin başinı keser ve dilini cebine koyar.
Padişah uyanıca öldürülen devi sarayın önünde bulur. Hangi yiğidin bu işi başardığını öğrenmek ister. Onu ödüllendireceğine söz verir. Sultan kızı kendisine inanılmayacağını düşünür. Hancı ve arkadaşları durumu padişaha bildirirler. Padişah ona “Dile benden ne dilersen,” der. Sultan kızı; “Allar giyen Gülce Sultan’ı isterim.” der.  
Gülce Sultan ona bazı şartları olduğunu bildirir. Birinci şartı Şehzadenin devlerden Şimşek Taşı’nı alıp getirmesidir. Şehhzade binbir güçlükle ve ancak atının yardımı ile Şimşek Taşı’nı alıalıp kaçar. O güne kadar Şimşek Taşı’nı devler beklemekte idi. Şehzade taşı devlerin koruduğu Şahin Kalesi’nden alıp kaçarken devler uyanır. Öfke ile adeta çıldırmış olan azgın devler iniltilerle bağrışarak Sultan kızının arkasından koşarlar. Koşarken de şöyle beddua ederler: “Taşı alan kişi erkek ise kız olsun, kız ise erkek olsun!”
Bu beddua gerçekleşir ve Sultan kızı bir anda erkek olur. Hemen gidip Şimşek Taşı’nı padişaha verir.
Padişah’ın kızının ikinci isteği gülen ayva ile ağlayan narın bulunup getirilmesidir. Uzun maceralı bir yolculuktan sonra son istenileni de bulup getirir. En sonunda Padişah’ın kızı ile Şehzade’nin düğünleri kurulur. Şehzade Sultan Kızı’nı alıp kendi babasının sarayına getirir. Orada kırk gün kırk gece düğün dernek kurulur.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇOBAN VE KAVALI
 
Vaktiyle bir çoban dağda gezip sürülerini otlatırken Şafak adlı bir perinin bulutlar arasında çaldığı bir hava ile doğanın aydınlandığını, bulutların dağıldığını görür. Birden dağ taş çiçek dolar.
Müziğin bu gücünü görünce çoban da kamışlardan çeşitli kavallar, flütler ve düdükler yapar. Her birinden değişik bir hava yayılır. Her birinden ayrı bir sevinç, ayrı bir oynak hava yayılır. Kuzular, koyunlar o coşkulu sesin ahengi ile otlayarak en iyi şekilde otlar ve beslenirler. Günden güne semirir gelişirler.
Genç bir peri kızı çobanın kavalını dinleye dinleye ona delicesine aşık olur. Çobanın çaldığı müziğin güzelliği dağdan dağa yayılır. Doğadaki yankılanma o müziğin ahengine ahenk katar. Peri kızlarının bu müziğe katılıp eşlik etmesi bir doğa mucizesi yaratır.
Peri kızlarının en güzeli Gülperi adlı bir güzeller güzelidir. Gülperi çobanın kavalına delice aşık olunca hep onun peşinde koşar. Hiç çobanın peşini bırakmaz. Hep yanında yöresindedir.
Kara kışta karlı bir günde çoban davarı otlatmağa çıkamaz. Soğuktan çok üşüyen çoban ağılında iri kütükleri üst üste koyarak kocaman bir ateş yakar. Ağılında yaktığı bu ateşin etrafında kuzular toplanır. Çoban, kendisi de ocağın karşısına oturur. Peri kızı, gene çobanın yanına sokulur. Çobanın üstündeki postları kaldırır ve kucağına girer. Peri kızı uyandığı zaman çobanın kendisine kötülük ettiğini söyler. Sonuçta peri kızı hamile kalır. Peri kızının ailesi onlara beddua eder. Peri kızının anası şöyle der: “Dilerim doğacak olan çocuk tek gözlü bir dev olur, dilerim babasından annesinin öcünü alır.”
Bir müddet sonra Gülperi tek gözlü devi doğurur. Çoban ona gözü gibi bakar. Aralarında düşmanlık olmaması için de ona daima iyilikte bulunur. Bir istediğini iki etmez. Çocuk babasının çok güzel flüt ve kaval çaldığı için ünlü olduğunu anlar.
İlkin küçük dev gizli gizli düdük çalmağa, flüt ve kaval öğrenmeğe yönelir. Babası onun müziğe merak sardığını görünce, onu yetiştirmek için her olanağı verir, gece gündüz beraber çalışırlar. Ona bildiği bütün havaları öğretir.
Padişah çocuklarının düğünü için büyük bir şölen düzenler. Her türlü esnafa kendi yeteneklerini sergilemek çağrısında bulunur. Büyük bir yetenekler geçidi sergilenir. O gece baba ile oğulun yarıştırılması için padişaha çağrıda bulunurlar. Padişah baba ile oğulu yarıştırır. Zorlu bir yarış olur. Oğul arka arkaya kırk parça çalar. Baba da kırk parça çalar. Padişah kırkbirinci parçayı çalanı bağışlayacaktır. Orada bazıları yarışı kaybedenin sonu cellatlık diye düşünürler.Çoban kendini zorlar. Vaktiyle Safak adlı perinin çaldığı sihirli müziği anımsar. Birden bire büyük bir mucize olur. Tan yeri ağarırken güneş altın ışıklarını etrafa saçar. Herkes, bu beklenmeyen doğa harikası karşısında olmanın coşkusunu yaşar.
Bütün izleyenler büyülenmiş durumdadır. Ansızın gökyüzü bütün güzelliklerini bir mavi atlas örtü gibi ortaya koyar. Dallar yeşerir, çiçekler açar, kuşlar ötmeye başlar. O anda çobana sonsuz coşku dolu bir ilahi koro eşlik eder. Böyle olunca çoban kazanır gibi olur. Ancak kuşlar öttükçe o da çalmaya devam etmek ister. Bir yerde belki oğlunun yorulduğunu anlar veya müziğe olan sevgisinden katılır ve kurtulur diye düşünür. Küçük bir saka kuşu gelip en coşkulu anda çobanın kavalına konar, sonra gider küçük devi bularak onu da çalmağa teşvik eder. Müzik yarışması sonunda baba oğul doğa ile bütünleşirler.. En coşkulu şekilde müzik devam eder. Padişah küçük devin de o güzelim müziğe katıldığını görünce herkesi affeder, kimseyi cezalandırmaz. Onlara ormanlar ile çevrili güzel bir otlak hediye eder.       
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İLGİNÇ BİR AİLE
 
Baba: Bay Hamur
Anne: Bayan Tereyağı
Oğul: Karınca
Kız çocuğu: Pamuk
 
Vaktiyle Bay Hamur Bayan Tereyağı ile evlenmişti. İlkin Karınca adlı bir oğulları oldu. Sonra minik Pamuk dünyaya geldi.
Bir gün Bay Hamur sevgili oğlu Karınca’yı yakacak bulmaya gönderdi. Ona şöyle dedi: “Bak oğlum, seni yakacak alman için gönderiyorum. Ancak sadece kuru bir reçine al ve gel. Taze reçineden uzak dur yoksa yapışır kalırsın.
Karınca kapıdan çıkar çıkmaz anne babasının onun için endişe etmelerinin ne kadar yersiz olduğunu düşündü.: “Benim ne kadar büyüdüğümü ve güçlü olduğumu düşünemiyorlar.” dedi.
Biraz sonra bir sakız ağacının gövdesine çıktı. Bu başarısına çok sevindi. Hemen yakınında yeni açılmış bir yarıktan taze reçine akıyordu. Reçinenin küçük bir kiraz kadar büyüklüğünde saydam bir görünümü vardı. Onu hemen kucaklayıp almak istedi. Reçineyi kucaklayınca ona yapıştı ve ayrılamadı. Gece olup da gelmeyince anne babası ve kız kardeşi çok üzüldüler.
Ertesi gün annesi, babası Bay Hamur’a şöyle dedi: “Haydi efendi git oğlunu al da gel! Ancak giderken çok kıyıdan gitme, sonra yuvarlanır düşersin.”
Kapıdan Bay Hamur şöyle söylendi: “Bizim hanım da beni anlamıyor. Beni hala çocuk sanıyor. Çekinmese kulağımı çekip bana nasihat edecek. Yolun neresinden gideceğimi ben bilirim. Onun dediği gibi yolun ortasından gitsem ezileceğim. En iyisi kenardan gideyim. Hem böylesi daha kestirme oluyor.” Bunu der demez çok kenarda olduğu için hemen kaydı ve yüksekten aşağıya ininceye kadar paramparça oldu.
Son olarak Pamuk Hanım’ı, annesini ve kardeşini bulması için gönderdi. Pamuk Hanım evden çıkarken annesi ona sıkı sıkı tembih etti. “Bak kızım, rüzgarlı açık yerlerden gitme! Sonra rüzgar seni uçurur.” Pamuk bunu duyunca gülümsedi. “Annem artık benim ne kadar düşünceli olduğumu bilmiyor! Şimdi ilkbahar, bir genç kız bu güzel havada meydanlarda görülmezse hayatın ne...... anla......mı var diyecekti. Cümlesini bitiremedi; hırçın bir rüzgar onu aldı, yüksek tepelere sürükledi.
Anneleri onları çok bekledi. Ancak günlerce gelen giden olmadı. Sonunda eridi süzüldü, aktı gitti, yok oldu.
Bu masalın bize anlattığı bir gerçek vardır: Birbirinin sözlerine değer vermeyen aileler yok olup giderler.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
GEYİK VE YARATILIŞINI ANLAMA
 
Sıcak bir günde bir geyik ailesi orman kıyısında oturmuş sohbet ediyordu. Biraz önce köpeklerden kaçarak oraya gelmişlerdi. Yavru geyik, annesine sokuldu ve şöyle dedi: “Anneciğim, biz geyikler köpeklerden niye kaçıyoruz? Onların boynuzları var mı? Bizim koku almamız daha iyi değil mi? Biz istedikten sonra onları tekme tekme ezebiliriz, değil mi anneciğim? Lütfen söyle bana!”
Anne geyik yavrusuna şefkatle sokuldu: “Evet yavrum, söylediklerine aynen katılıyorum. Artık kaçmayalım” dedi.
Tam bu sırada geyik avına çıkan avcıların ve köpeklerinin sesleri duyuluyordu. Geyikler hızla kaçıştılar.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
EROS İLE PSYCHE
 
Güzellik Tanrıçası sabah gezintisine çıkmıştı. Mevsim ilkbahardı, güneş yeni doğmuştu; sabah sakin ve serin bir günü müjdeliyordu. Su perileri göl kenarında ya yüzüyor ya da dans ediyordu. Her tarafta çiçekler açmıştı. Rüzgar ve dalgalar tatlı bir melodi çalıyordu. Bütün doğa kuşlarla, insanlar ve tanrıçalar ilahi bir uyum içerisinde coşuyordu. İşte bu sırada Güzellik Tanrıçası göl kıyısında yürüyüşe başladığında genç güzel bir hanım ağır ağır deniz perileri arasında dolaşıyordu. Bütün gözler ona çevrilmişti. Herkes Afrodit’e değil bu ölümlü insana hayranlık dolu gözlerle bakıyordu. Afrodit’in bu işe canı sıkılmıştı. Halbuki herkesin gözünü ayıramadığı bu genç hanım yani Psyche gördüğü ilgiden mutlu olarak daha bir kıvrak yürüyor, bütün bakışların üzerinde toplanmasını sağlıyordu. Afrodit’in canının sıkıldığını anladığı halde kendi güzelliğini göstermekten çekinmiyordu.
Güzellik Tanrıçası Afrodit’in fena halde canı sıkılmıştı. O’nu cezalandırmaya karar verdi. Oğlu Eros yakınında idi. O’nu çaüırdı ve şöyle dedi: “Git o kızın kalbine bir ok at. Onun çirkin bir erkeğe aşık olmasını sağla.”
Eros verilen görevi yapmaya gitti fakat Psyche’nin güzelliği karşısında büyülenmişti. O’nu kendisine aşık etmeyi tercih etti. Artık geceleri gizlice buluşuyorlar ve sevişiyorlardı. Psyche her gece kucağına gelen sevgilisinin kim olduğunu merak ediyordu. Bir gece onun o güzel yüzünü görmek için dayanılmaz bir istek duydu. Yavaşça kalktı, yan odadaki yağ lambasını aldı. Psyche elindeki yağ lambası ile Eros’un yanına geldiği zaman heyecandan eli titredi. Aşkın o tutkulu heyecanı ile bütün bedeni ve elleri titredi. Öyle olunca lambadaki sıcak yağdan bir damla Eros’un yüzüne aktı. Eros korku ile uyandı ve hem uçup gitti.
Bu masal insan ruhuna korku ve şüphe girdiği zaman aşkın kaybolduğunu anlatmak için kullanılmıştır.  
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HANGİMİZ GÜZEL
 
Genç bir çoban bir dağ yolunda giderken iki Tanrıça ile karşılaşır. Biri Servet Tanrıçası, diğeri Fakirlik Tanrıçası’dır.
İki Tanrıça kendi aralarında hangisinin daha güzel olduğu konusunu tartışmaktadırlar. İçlerinden biri şöyle der: “İstersen gel şu çobana soralım,” ve bu konuda anlaşırlar.
Çoban, her ikisini de memnun edecek bir cevap arayışında bulunur. En sonunda bir çözüm bulur ve şöyle der: “Sizin hepinizin ayrı ayrı güzellikleri var. Bence Servet Tanrıçası evlerimize geldiği an, en güzel O’dur. Sonra şunu söyleyelim. Fakirlik Tanrıçası bir evden giderken en üstün güzelliği sergiler.”
Her iki Tanrıça da gencin zekasına ve verdiği cevabın güzelliğine hayran kalmışlardı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇILGINLIK ANI
 
Vaktiyle bir adam bir kuyumcu dükkanını basarak altınları alıp kaçmaya çalışırken yakalanmıştı.
Mahkemede hakim ona şöyle demişti. “O iş yerinde onca insan varken nasıl oldu da altınları kapıp kaçmaya kalktın? Yakalanacağını hiç düşünmedin mi?”
Adam ise şöyle yanıt verdi: “Hakim Bey, ben altını görünce çıldırırım. Aklım başımdan gidince etrafta kimse gözüme görünmez.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK HOCASI
 
Genç bir adam, bir danışmanın yanına giderek davranışlarının düzeltilmesi için ona fikir vermesini ister.
Danışman şöyle der: “Bana ne tür yanlış davranışlarınız olduğunu gösterin lütfen.” Genç adam söyle dedi: “Ben bu tür davranışları istediğim zaman yapamıyorum.” Danışman şöyle dedi: “İstediğin zaman o davranışlarda bulunamıyorsan, o davranışlar senin değildir. Senin olmayan davranışlardan kolay kurtulursun. O günden sonra adam ne zaman sinirlendiğini hissetse, kendi kendine şunu diyormuş: “Bu sinirli davranışlar benim davranışlarım olamaz. Ben akıllı davranışlarını kontrol edebilen bir insanım.”
Bu şekilde düşünüp ona göre davranınca zamanla huyu suyu olumlu yönde değişmiş.
 
 
 
 
 
 
 
 
ASİL BAHÇIVAN
 
Bir zamanlar Hindistan’da İndus Irmağı boyunda küçük bir bahçesi ve çayırlık alanı olan bir adam yaşardı. Adı Wali-Dad idi ve basit bir yaşantısı vardı. Hergün birkaç deve yükü çayır biçer, götürür onu yakındaki Gülcüler Pazarı’nda satardı. Bahçıvanın güzel bir gül bahçesi de vardı. Hergün biçtiği çayırlar yanında topladığı gülleri de çarşıya götürür ve satardı; satılmayanları da dağıtırdı. Hergün sattıklarından ortalama 30 payse (kuruş) kazanırdı. Bunun 10 paysesini (kuruşunu) yiyeceğe harcardı. On payse diğer masraflarına yeterdi. Geriye kalanını yatağının altındaki bir toprak çömleğe atardı. Zamanla paralar çoğaldı. Bir gün o paraları bir torbaya doldurdu. Gidip bir kuyumcuya verdi. Kuyumcu da ona bir çift narin bilezik verdi. Bu bilezikleri değen bir insana hediye etsem ne güzel olur, diye düşündü.
 Hergün bahçesinin yanındaki bir düzlükte Zavamir isimli bir kervancı dururdu. Zavamir’in birçok kervanı vardı. Önemli şehirler arasında kervanlar yolcu ve yük götürürdü. Posta hizmeti verirdi. Devlet adamları arasında hediyeler getirir götürürdü. Çin’in ipekleri, Hindistan’ın eşsiz kumaşları ve fildişi ve yeşim taşından yapılmış sanat eserleri ve ihtiyaç maddesi olan günlük eşya hep bu kervanlarla gider delirdi.
Zavamir hep kervanlarını cömert bahçıvanın bahçesi yanında konaklardı. Bahçeci kervancıya gidip o bir çift bileziği kime hediye etsem, kime böyle bir hediye layıktır, diye sordu.
Zavamir düşündü ve şöyle dedi: “Bahçıvan aziz dostum, o hediye meselesini çok düşündüm. Bence o hediyeyi hakeden insan Khaistan Kraliçesi’dir. Bahçıvan şöyle dedi: “Öyleyse bu bir çift bileziği al ve ona hediye olarak gönderdiğimi söyle.”
Khalistan ülkesi ülkenin batısında idi. Kervanlar ile iki haftada gidilirdi. Zavamir bilezikleri götürüp kraliçeye verdi. Kraliçe çok memnun oldu.Hazine nazırını çağırdı ve Zavamir’e 12 deve yükü ipek kumaş verilmesini istedi. Zavamir bu hediyeleri aldı ve Bahçıvan Wali-Dad’a götürdü.
Bahçıvan gelen hediyeler karşısında şaşırmıştı. Zavamir’e: “Ben bunları ne yapayım?” dedi. Zavamir şöyle dedi: “Bu gelen develerin üstlerindeki yüklerden ikisini sen al, geriye kalanları Nişabur Kralı’na hediye et.” Bahçıvan bunu kabul etti ve hediyeleri Krala vermesi için Zavamir’e teslim etti. Bir ay sonra hediyeler Nişabur Kralı’na teslim edildiğinde Kral hediyelere çok sevinmişti. O da Bahçıvana 20 katır yükü gümüş eşyayı hediye olarak gönderdi.
 Bahçıvan yine Zavamir’e: “Bu hediyeleri ne yapayım?” diye sordu. O da şöyle dedi: “2 katırı yükleri ile beraber alıkoy, geriye kalanları Khaistan Kraliçesi’ne gönder.” Bahçıvan da söylenenleri aynen yaptı. Khaistan Kraliçesi 30 deve yükü altın eşyanın bahçıvana gönderilmesi için hazine nazırına emir verdi. Baş vezir şöyle dedi: “Bahçıvan size bu kadar değerli hediyeler gönderdiğine göre sizinle evlenmek istiyor demektir.” Böylece Kraliçe saray evhamı ile birlikte yola çıktı. Öte yandan Nişabur Kralı da yola çıktı. Haberciler hem Kralın hem Kraliçenin onu ziyarete geldiğini haber verdiklerinde bahçıvan çayır biçiyordu. Bir an için ne yapacağını şaşırdı. Hemen yakınında iki peri belirdi ve onu teselli etti. En iyi şekilde bahçıvanı giydirip süslediler.
Periler hemen orada bir saray oluşturmak için sihir güçlerini kullanmayqa başladılar. Kral ve Kraliçe bu sarayda buluştular ve ilk görüşte aşık oldular. 20 gün boyunca düğünleri devam etti. Düğünden sonra ülkelerine dönmek için ona veda ettiler.
Bahçıvan saray törenlerinden sıkılmıştı. Eski günlerini aradı. Periler sarayı oradan taşıdılar. Bahçıvan eski yaşantısına döndü. Yine hergün ot biçiyor, götürüp çarşıda satıyordu. Eski yaşantısına dönmek onu çok mutlu etmişti.
  
 
 
 
 
 
 
GÜNEŞ SULTAN
 
Kadının birisi savaşlar dolayısı ile dul kalmıştı. Çocuk özlemi ile bir gün çörekten bir kukla yapar. Onu tıpkı bir çocuk gibi giydirir, süsler. Herkese bebeğinin çok güzel olduğunu anlatır. Onu nazardan korumak için kimselere göstermek istemez. Komşulara gittiğinde bebeğinin çamaşırlarını götürür. Bu çamaşırlara gülsuyu serper. Bu güzel kokuları soranlara bebeğinin kokusu olduğunu söyler. İsmini soranlara “Kızımın adı Güneş Hanım’dır.” der.
Zaman içinde gül kokulu bir çocuk efsanesi yayılır. Yıllar geçtikçe onun bir genç kız olduğu anlatılır. Bu efsane dilden dile anlatılır. Sonunda padişahın oğlu kızı istemeye gelir. Kocakarı çocuğuna can vermesi için Tanrı’ya yalvarır. Tanrı kadının yalvarmaları sonunda çocuğa can verir. Kız büyüyünce padişahın oğlu ile evlenir ve saraya gelin gider.
Güneş Hanım sarayda mutsuzdur. Sarayda da olsa esaret esarettir. Zamanla iki kızı olur. Güneş Hanım zaman zaman kocasına onu deniz kıyısına götürmesi için yalvarır. Güneş bir altın tarak göndererek kızının saçlarını tarar.
Bir gün Güneş yine deniz kıyısına gider ve annesine onu gökyüzüne çekmesi için yalvarır. Güneş altın bir merdiven gönderir ve kızını gökyüzüne çeker.
Şehzade geldiği zaman eşini orada bulamaz; ancak çocukları Ümit ile Neşe’yi kıyıda oynarken bulur.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
GÜL SULTAN
 
Vaktiyle bir padişahın okumuş yazmış şair bir kızı varmış. Yazıyı bile onun icad ettiği söylenirmiş. Padişah vezirleri ile toplandığında söylenenleri, alınan kararları kaleme alırmış. Padişah vezirlerine değil kızına güvenirmiş. Son söz padişahın olsa da Gül Sultan fermanları kendi gönlünce yazarmış. Gül Sultan’ın insancıl duyguları devlet idaresinde alınan kararlara yansırmış. Babasının Gül Sultan’ın eklentilerine canı sıkılsa da ülke halkının Gül Sultan’a olan sevgisine hayranlık duyarmış. Bazı müdahalelerine canı sıkılsa da Gül Sultan’a olan sevgisinden onu hoş görürmüş.
Bir ara isyan eden bir halk şairi için padişah bir ferman buyurmuş. Ferman gereği ‘Aşık Hasan’ın başı vurula, sazı kırıla’ yazılması gerekli imiş. Gül Sultan, ‘Aşık Hasan için şölen kurula, Aşık’a eziyet edenler için divan kurula, onlara sorular sorula, Aşıkların düğünü kurula, Ülkede dirlik düzenlik kurula’ gibi hükümler yazdırmış. Vezirler de öylece uygulamışlar. Halk bir güzel memnun olmuş ki “Padişahım çok yaşa, Padişahım çok yaşa, Gül Sultan çok yaşa, Gül Sultan çok yaşa” diye alkış tutturmuşlar, ortalığı çınlatmışlar.
Padişah demek halkımın yazgısını benim şair kızım belirliyor. Şimdiye kadar ona Gül Hatun diyorduk, artık onun adı Gül Sultan olsun. Kim ki yüreğinde insanlık duygusu, elinde kalem kudreti, dilinde şiir saltanatı olur, ülkemde onların borusu ötsün, ülkem öyle şenlensin.” buyurmuş.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
CAM GÖZLÜ ADAM
 
Satıcının birisi müşteri ile alışveriş ettikten sonra tartışma başlar ama sonunda anlaşırlar. Satıcı söz arasında bir gözünün cam olduğunu söyler. Müşteri de “Ben bunu biliyordum.” der. Tüccar ona “Sen nasıl biliyordun?” diye sorunca da şöyle yanıt verir: “Baktığım zaman gözlerinizde merhamet yoktu.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
GÜNEŞİN OĞLU
 
Güneş uzun kış aylarından sonra yeryüzünü çok özlemişti. Bir ormanda dallar arasından geçen ışınlar sayesinde oradan geçen bir pınarda yıkanan bir peri kızını gördü ve ona aşık oldu. Peri kızı güneşin ışınlarını vücudunda hissettiği zaman çok mutlu olmuştu. Hemen yemyeşil çimenler ve rengarenk çiçekler arasına uzandı. Güneş onun her tarafını sarıp sarmaladı. Sonunda hamile kaldığını anladı. Dokuz ay bir mağarada saklandı. Bu mağarada yedi dev yaşıyordu. İnsanoğlu bu mağaraya yerleşince yedi dev mağaradan ayrıldı ve dünyanın dört tarafına yayıldı. İnsanoğlu mağarada başladığı macerasına ovalara, kıyılara yayılarak devam etti. İnsanlar çoğaldıkça devlerle savaştılar. İnsanoğlunda güneşin aydınlığı olduğu için insan her gittiği yere aydınlığı götürdü. Bu şekilde dünyanın dört bucağından devleri kovdu. Sonunda devler masal dünyasına sığındılar.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İNSAN VE GÜNEŞ
 
Bir zamanlar insanlar güneşle dostça yaşarlarmış. İstedikleri bilgiyi güneşe bakarak alıyorlarmış. O zaman insanlar yemeden içmeden yaşarlarmış. Güneşin ışınlarına bakarak diledikleri yerlere giderlermiş. Sonra kartal insanları kıskanmış. Güneşle insanın arasını açmış. Artık insanlar güneşin dünyasından kovulmuşlar. Ancak insanı hayatından yitirince, güneşin kendi hayatı da anlamsızlaşmış. Buna kartalın sebep olduğunu anladığı zaman kartalı da dünyasından kovmuş. Sadece geçmişten bir anı olarak ona Güneş’e bakma hakkını vermiş.
İnsanoğlu güneşle olan o eski ilişkisi, dostluğu dolayısıyle kendine sağlık, neşe, bilgelik veren güneş olduğu için, her gittiği yerde güneşe koşmuş, onunla mutlu olmuş.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BAYKUŞUN KISMETİ
 
Vaktiyle Tanrı bütün kuşları bir toplantıya davet etmiş. Baykuş gece yaşadığı için unutulmuştu. Bu haksızlığa yakındı ve bu defa ona bir ödül verilmesi uygun görüldü. Kısmeti ayağına gelecekti. Bir müddet sonra baykuş yine şikayet etti. Tanrı şöyle dedi: “Evet kısmetin ayağına gelecek dedik. Ancak ağzına girecek demedik. Kısmetin olan kuş yanına gelince sen de atıl, biraz gayret göster.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İNGİLİZİN BALIĞI YAKALAMASI
 
Vaktiyle bir havuzda bir balık varmış. Bu balığın en etkili yakalanması konusunda bir yarışma düzenlenmiş. Her ulustan temsilciler birer değişik balık yakalama usülü denemişler. Kimisi balığı yem koyarak avlamayı denemiş. Kimisi balığı taşa tutmuş, kimisi suya girmiş zıpkınla avlamaya çalışmış. Hiçbiri başarılı olamamış. En sonunda bir İngiliz oturmuş, sabırla hiç acele etmeden kaşık kaşık suyu boşaltarak balığı yakalamış.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
DEVE BİR KURUŞ DEVE BİN KURUŞ
 
Bir gün dellal bir deve geçiyordu. Deve bir kuruş diye bağırıyordu. Deve bir kuruş diye bağırıyordu. Çocuk: “Baba, biz bu deveyi alalım.” dedi. Adam: “Bırak gitsin oğlum!” dedi.
Bir yıl sonra yine dellal bir deve geçiyordu. “Deve bin kuruş!” diye bağırıyordu. Babası: “Çağır gelsin oğlum.” dedi. Çocuk neden daha önce bir kuruşa satılırken deveyi neden almadığını sorunca adam şöyle dedi: “O gün maddi gücüm bir kuruşu bile verecek durumda değildi.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
DÖRDE BÖLÜNEN ISLADIR
 
Bir anne baba evlerine konuk olarak gelen dede ve ninesine yatak hazırlamaları için çocuklarına isladırı ikiye bölmelerini söylerler. Onlar da isladırı dörde bölerler. Sebebi sorulunca da şöyle derler: “İki narcayı da ilerisi için size ayırdık!”
Çocuk atasından ne davranış görürse o da atasına onu uygular.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
YENGECİN YÜRÜYÜŞÜ
 
Bir sabah turna kuşu deniz kıyısında salına salına yürüyordu. Yengeç yavrularını çağırdı: “Gelin yavrularım, bakın görün, siz de böyle yürüyün.” dedi. Yavrular epey denedilerse de öyle güzel yürüyemediler.
Yavrular annelerine şöyle dediler: “Anneciğim, sen yürü de görelim.” Anaları da öyle yürümeye kalktı, yürüyemeyince de kendi kendine söylendi: “Her yaratık ancak kendi kabiliyetine göre yürüyebilir.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
SOĞANIN CÜCÜĞÜ
 
Adam ömür boyu soğan ekmek yemişti. 40 yaşından sonra eline büyük bir para geçti. Arkadaşları: “Şimdi zengin oldun, artık soğan ekmek yemek gerekmez.” demişlerdi. Buna vereceği yanıtı sorduklarında da adam şöyle dedi: “Artık soğanın cücüğünü yiyeceğim.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HANGİ KANTAR
 
Adamın biri bir gün oğlunu yanına çağırdı ve şöyle dedi: “Bak oğlum, biz hem mal alırız, hem mal satarız. Bizim iki çeşit terazimiz var. Alırken mavi teraziyi kullanırız. Onun okkası dört yüz dirhem değil dört yüz elli dirhemdir. Satarken kullandığımız terazinin okkası eksik tartar çünkü üç yüz elli dirhemdir. Bir müşteri geldiğinde sana terazimizi getir diyeceğim. Hangi terazi diye sorduğunda şöyle diyeceğim: “Allah Allah terazimizi bilmez misin?” O zaman eksik tartan teraziyi getirirsin. Şayet canım evladım, terazimizi bulur musun dersem ilk anlattığım teraziyi getirirsin.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BİR KURBAĞA MASALI
 
Bir zamanlar kurbağalar arasında bir yarış düzenlenmiş. Hedef bir kulenin en yüksek noktasına ulaşmakmış. Birçok kurbağa bu yarışı izlemek ve yarışmacılara destek vermek için toplanmışlar ve yarış başlamış. Bir süre sonra seyirciler kulenin en yüksek noktasına erişilemeyeceğine inanmışlar ve şöyle demeye başlamışlar: “Ne acı! Başaramayacaklar!” Yarışın zorluğu ve bu sözler yarışmacıları etkilemiş. Pes etmeye, yarışı bırakmaya başlamışlar. Sonunda biri hariç hepsi yarışı bırakmış. Sonunda yalnız kalan ve inanılmaz bir mücadele veren kurbağa kulenin en tepesine varmayı başarmış. Kurbağa aşağıya iner inmez diğerleri etrafını sararak nasıl başardığını sormuşlar ve anlamışlar ki o sağır.
Hiçbir zaman, negatif olmak gibi kötü alışkanlıkları olan insanları dinlemeyin çünkü onlar kalbinizin en iyi isteklerini çalarlar! Her zaman duyduğumuz yada okuduğumuz kelimelerin gücünü kendinize hatırlatın. Her zaman pozitif düşünün. Her zaman hedeflerinize ulaşamayacağınızı ya da hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen kişilere karşı sağır olun.
 
 
 
 
 
 
 
YAVUZ’UN ZERAFETİ
 
Yavuz Sultan Selim Han döneminde, İran hükümdarı Şah İsmail, kıymetli mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderiyor hünkâra. Sandık  açılır.  İçinden  çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas kadife kumaşlar çıkar. Fakat sandık açılır açılmaz, etrafa pek fena bir koku yayılır. Önce,  hiç  kimse  bir  anlam  veremez nadide mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya. Sonra mesele anlaşılır. Sandığın dibine insan dışkısı doldurulmuş. Yani, Şah İsmail aklı sıra cihan padişahına hakaret ediyor!
Cihan padişahı emir verir, “Herkes düşünsün. Bu edepsizliğe Osmanlı'nın şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız.” Ve çözümü  yine kendisi  bulur. Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatılır. Sandığın içine o zamanın en  nefis gül kokulu lokumlarından hazırlanmış bir kutu yerleştirilir.
 Kutunun altına da bir satırlık yazıdan ibaret pusula (not) iliştirilir. Hediye sandığı itina ile süslendikten sonra Şah İsmail'e gönderilir. Sandık Şah'ın huzurunda açılır. Sandık açılır açılmaz etrafa mis gibi gül kokusu yayılır. Mücevher vs. gibi hediyeler takdim edildikten sonra Osmanlı Elçisi –Şah’ın tedirgin olmaması için önce kendisi tatmak kaydıyla- büyük bir saygı ve nezaketle Şah İsmail'e lokumdan ikram eder. Bilâhare, görevliler huzurda bulunanlara teker teker ikram etmeye başlarlar lokumdan.
Şah bütün bu olup bitenlere bir anlam veremez. Osmanlı Elçisi Şah'ın şaşkınlığını gidermek için lokum kutusunun altına iliştirilmiş mütevazı pusulayı uzatır. Pusulayı okuyan Şah'ın yüzünde bu sefer şaşkınlığın yerini büyük bir utanç ifadesi alır: “İsmail, herkes yediğinden ikram eder.”
 
SİHİRLİ KAVAL
 
 
Bir zamanlar Güney Çin’de büyük bir toprak sahibi vardı. Bu ağanın Neri isimli bir çobanı vardı. Çok güzel kaval çalardı. Bir yandan davarı yayarken bir yandan da kaval çalar eğlenirmiş. Ağa bu çobana çok kötü davranırmış. Kaval çalması onun işini aksatmadığı halde sudan sebeplerle kızar, hakaret eder, dövermiş. Bir defasında çok fena dövmüş; ayrıca alıp kavalını da kırmış, parça parça etmiş. Parçaları yüzüne fırlatarak,
“- Al sana, çal bakalım çalabilirsen!”
demiş. Neri çok üzülmüş, heybesini alıp köyün yolunu tutmuş. Giderken onu yolda yaşlı bir adam görmüş, halini hatırını sormuş. Kendi evinde kalmasını istemiş. Neri ihtiyarın yanında huzur dolu bir hayat bulmuş. Daha sağlıklı, daha canlı bir insan olmuş. İhtiyar ona atalarından kalma sihirli bir kaval hediye etmiş.
Neri, sihirli kavalı alıp da orman kenarında eski müziklerden parçalar çalınca; ormandaki bütün hayvanlar, kuşlar onu dinlemeye can atarlarmış. Yoldan geçen yolcular, yakın tarlalarda çalışan köylüler de onu dinlemeye gelirlermiş.
Günden güne onun müziğine gelenlerin sayısı artmış. O sihirli kavalın sesi vadi boyunca yankılanınca bir baka güzelmiş. Çobanın eski ustası bir gece ilginç bir rüya görmüş. Bembeyaz bir tavşan ona gelip şans getireceğini söylüyormuş. Bu tavşanın ensesinde kocaman siyah bir leke varmış. Bu tavşanın bulunması hayatının tek hedefi olmuş.
Önce büyük oğlunu bu tavşanı bulması için ormana yollamış. Tavşanı getirmeyi başardığı takdirde ona sahip olduğu 10 köyün 4 tanesini, bahçe ve bağlarının da yarısını vermeyi söz vermiş.
Büyük oğlan ormandaki bütün hayvanların, sihirli kavalın sesine geldiklerini duyunca gidip eski çobanlarını bulmuş. Ondan özür dilemiş ve yardım ettiği takdirde ona 100 altın vereceğine söz vermiş.
O gün çoban çaldığı kaval sayesinde tavşan yanına gelmiş. Ağanın oğlu gidip parayı götürmüş. Sadece çoban ağa oğluna şunu demiş;
“- Ben tavşanı sana verir paramı alırım, ondan sonrası sana kalmış. Elinden kaçırırsan bir daha karışmam.”
Çoban yarım saat sonra kavalı eline alıp çalmaya başlayınca; tavşan atladığı gibi kaçıp kurtulmuş. Ağa; o gece oğluna tavşanı kaçırdığı için çok kızmış.
Ertesi gün aynı şartları ağa küçük oğluna anlatmış ve onu tavşanı getirmesi için yollamış. Sonuç yine aynı olmuş. En sonunda ağa tavşanı olmak için çobanla görüşmeye kendisi gitmiş.
Bu defa çoban ağaya sahip olduğu arazinin yarısını o yörede yaşayan köylülere vermesini istemiş ve kabul ettirmiş. Bu güzel sonuç alındıktan sonra; çoban o gece ormanda hem köylülere hem hayvanlara unutulmaz bir konser vermiş.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KARGA İLE ÜÇ ARKADAŞI
Hindistan’da büyük bir ağacın dalları arasında iyi düzenlenmiş bir yuvada, akıllı, yaşlı bir karga yaşardı. Karısı ölmüştü. Çocukları yakın ormanın bir köşesinde kendi günlük yaşantılarına devam ediyorlardı. Bir yanda kendi günlük işlerine bakarken, bir yandan da komşuları ile iyi geçinmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bir gün yuvasının bir köşesinden etrafı gözetlerken, çevrede dolanıp duran, aksi suratlı bir adam gördü. Bir elinde bir değnek, öteki elinde bir ağ vardı.
Karga onun duruşunu pek beğenmedi.
“- Bu adam mutlaka bir tatsızlık yapacak.”
Dedi. Ondan gözünü ayırmadı ve davranışlarını incelemeye koyuldu. Adam bir ağacın altında durdu, ağı yere serdi, sonra cebinden bir torbacık pirinç çıkardı ve yere serili ağın üzerine pirinçleri serpti. Adam bir ağacın arkasına saklanmış neler olacağını seyretmek istiyordu. Karga adamın kuşlar için kötü niyet taşıdığını anlamıştı. Aynı ağacın üstünde tünemiş olan karga, onun her hareketini gözlüyordu. Adamın elindeki o kocaman sopa da onun kötü niyetli olduğunun bir kanıtı idi. Bir müddet sonra beklediği oldu.
Bir güvercin sürüsü yanından uçup gitti. Sürünün başında çok güzel bir ana kuş vardı. Tüyleri, gagası, geniş kanatları olan çok güzel bir kuştu. Yapısı ile göz dolduran bu tür kuşlara Kral Kuş derlerdi. O alımlı kuş geçip giderken yerde serili duran pirinç tanelerini görmüş fakat arazi ile uyumlu renkte olan ağı fark etmemişti. Kral Kuş, yemi görüp yere doğru süzülünce diğer kuşlar da arkasından yere konup pirinç tanelerini gagaları ile toplamaya başladılar. Fakat ne yazık ki sevinçleri kısa sürdü. Hep birlikte ağa yakalandılar ve kanat çırparak, çığlıklar atarak kurtulmaya çalıştılar.
Ağacın arkasındaki avcı elindeki değnek ile ağa yakalanan kuşları ezmeye, öldürmeye hazırlanıyordu. Karga aynı ağacın tepesinde oturmuş olanları büyük bir ilgi ile izliyordu. İşte tam bu sırada akıllı bir hayvan olan Kral Güvercin ağa yakalanan güvercinlere şunları söyledi;
“- Çabuk ağa gagalarınızla tutunun, kanatlarınızı hemen açın ve hemen yükselmeye çalışın. Hemen çabuk ve aynı anda havalanın!”
Hemen aynı anda bütün kuşlar söylenileni yapmaya koyuldular. Her biri küçük gagaları ile ağın bir parçasını tutarak havlandılar. Hep birlikte yukarı, daha yukarı havalandılar. Böyle hep birlikte kanat çırparken, güneşe karşı çok güzel bir görüntü oluşturdular. Hemen yükselir yükselmez, gözden kayboldular. Kuşları yakalamak için ciddi bir plan kurmuş olduğunu sanan avcı şaşkına dönmüştü. Kaybolan ağın arkasından şaşkın şaşkın baktı ve kendi kendine söylenerek gitti, gözden kayboldu. Onun bu haline, ihtiyar karga alaylı bir şekilde kahkahalar atarak güldü.
Güvercinler bir müddet uçtuktan sonra yorulmaya başladılar. Kral onların bir süre dinlenmesini istedi. Ağ çok ağırdı ve güvercinler yük taşımaya alışkın değildi. Ormanda açıklık bir alana kondular. Derin soluklar alarak dinlenmeye koyuldular. Bu durumda iken kral güvercin onlara şunu dedi:
“- Şimdi arkadaşım Hinanyo’yu çağırıp bizi bu zalim ağdan kurtarmasını isteyeceğim. Kendisi ağa yakalandığımız ağacın altındaki bir delikte yaşar. Ancak onun yuvası sizin sandığınız gibi sadece bir delikten ibaret değildir. Bir çok geçiş yolu ve yaşam alanı olan karmaşık sistemdir. Yuvasına giden bir çok giriş yolu olduğuna göre, nasıl olsa bir ucundan ona ulaşmak mümkün olabilir. Bir defa oraya vardık mı sesimizi yükseltip onu çağıracağız. Mutlaka bizi duyacaktır.”
Böylece yorgun güvercinler bir daha ağı yüklendiler ve ağa yakalandıkları yere geri döndüler. Karga ilkin olanları anlamakta güçlük çekti. Sonra olayı takip etmek ve olacakları daha iyi görebilmek için yuvasından çıktı ve iyi görebileceği bir dala kondu.
Son anda, bir büyük kıyamet koptu. Bütün kuşlar;
“- Hiranya! Hiranya! Hiranya!”
diye bağırmaya başladılar. Bunun üzerine karga şöyle dedi;
“- Şimdi olanları anladım, Hiranya burada yaşayan farenin ismidir. Tabii olayları şimdi anladım, farenin keskin dişleri olduğunu biliyorum. Demek işe yarayacak. Bu güvercinlerinin kralının akıllı bir kişiliği olması lazım. Öyle birisi ile tanışıp arkadaş olmam lazım.”
Hemen biraz sonra güvercinler kanat çırpıp gürültü yaparken; fare Hiranya yuvasının deliklerinden birinin önüne geldi. Ona ne yapılması söylenmeden işe koyuldu. İlkin kral kuşu sonra da diğer kuşları o kurtarmaya çalıştı.
“- Kötü günde yardıma koşan bir dost, gerçek bir dosttur.”
Dedi.
“- Binlerce ve binlerce teşekkür dostum Hiranya!”
dediler. Kral güvercin, özgür bir şekilde kanatlarını çırparak gök yüzüne yükselirken, bütün sürü arkasından göğe yükseldi. Hiç biri bu yaşadıkları deneyimi unutmak istemiyordu. Hepsi de bu olaydan etkilenmişti. Artık kimse yerde yiyecek gördüğünde iyice araştırmadan yaklaşmayacaklarını anlamış bulunuyorlardı.Farecik kuşlar gittikten hemen sonra yuvasına dönmedi. Küçük bir gezinti yaptı. Sonunda pirinçlerin serpilmiş olduğu alana geldi. Yerde bol pirinç olduğunu görünce;
“- Bu yiyecek ailemize bir hafta yeter.”
Diyerek sevincini belli etti. O sırada yaşlı karga konmuş olduğu daldan atlayarak yanına geldi ve ona şöyle dedi;
“- Hiranya, artık bak isminizi biliyorum. Ne güzel isminiz var. Benim adım Lafutin. Ben sizinle dost olmak istiyorum. Güvercinlere yaptığınız iyiliği gördüm. Onları kurtarmak için büyük bir özveriyle çalıştınız. Sizin çok akıllı ve arkadaş canlısı bir kişiliğiniz olduğunu gördüm. Üstelik bunları karşılık beklemeden yapmış olmanız çok anlamlı, çok güzel bir şey.”
Hiranya, karganın bu sözlerini anlamsız bulmuştu.
“- Bay karga tamamen yanlış düşünüyorsunuz. Ben sizin düşündüğünüz gibi biri değilim. Sizin gibi birinin de bu sözlerine kanacak biri değilim. Aç kaldığınızda beni hop diye yutabileceğinizi de biliyorum. Sizin gibi bir karganın sevgisi olmaz olsun. Böyle laflara karnım toktur.”
Dedi. Bunları söyler söylemez Hiranya hemen yuvasına koştu. Karganın onu ulaşamayacağı bir yere gidince de;
“- Hadi bakalım bay karga çek git buradan, yuvana gitsen daha iyi olmaz mı?”
dedi. Bu sözlerden, karga çok üzülmüş, çok alınmıştı. Fareye, bu sözleri onu çok sevdiği için söylemediğini kendisi de biliyordu. Bu sözleri tamamiyle kişisel çıkarı için söylemişti. Kim bilir belki de onun da başına bir iş gelebilir. Belki de farecik onun da yardımına koşabilirdi?
Düşünceli bir şekilde etkileyici bir ses tonuyla ona şöyle dedi;
“- Sevgili dostum. Bay Hiranya lütfen beni yanlış anlamayın. Asla ben size zarar vermek istemiyorum. Söz veriyorum size gayet iyi davranacağım. Sizin sandığınız gibi et canlısı bir yaratık değilim. Sizin ve herkesin de bildiği gibi ben sadece meyve sebze yiyen bir canlıyım. Başka hayvanlara saldırıp onları yutmak gibi bir huyum yoktur. Lütfen bana inanın ve size olan duygularımı göstermek için bana bir şans verin. Haydi! Buyurun birlikte bir yemek yiyelim ve nasıl dostça işbirliği olanaklarını yaratabileceğimizi birlikte düşünelim
 
 
 
 
 
 
 
 
ATIK MALZEME
 
Bir genç adam kız beğenmek için bir aileye misafir olarak gitmişti. Evin kızı yün eğiriyiordu. Çok defa; hanım kız, düzensiz olduğu için eğirmekte veya dokumakta olduğu yünleri karman çorman ediyor, sonra fırlatıp bir kenara atıyordu. Akrabalarından bir hanım bu atık malzemeyi alıp temizliyor, düzenliyor sonra da bunlardan kendine çok güzel elbiseler yapıyordu. Onun davranışları da canlı neşe doluydu. Kendine bir eş seçmeye gelen adamın yanında evin kızı şöyle demişti;
“- Bu zıpır kız da benim attığım elbiseleri giyen, sonra da şıkır şıkır zil takar oynar. Onu anlamak mümkün değil!”
Evin kızı bu sözleri o canlı kanlı kızı aşağılamak için söylemişti.
Bu sözler eş seçmeye gelen erkeğin üzerinde beklenen etkiyi yapmadı. Adam üşenmeden atık malzemeyi değerlendiren kadının bu davranışını çok takdir etti ve onu eş olarak almaya karar verdi.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
MENGEN VE ARKADAŞLARI
 
Yıllarca önce coşkun akan Amar nehri kıyılarında cesur bir avcı yaşardı. Arkadaşları ona Mengen adını takmışlardı. Aslında onun gerçek adını ve kabilesini kimse bilmezdi. İyi bir avcıydı, en önemli özelliği de avladıklarını çevresindeki insanlarla dostça paylaşırdı. Avlanırken de daima çevresine karşı duyarlı, saygılı davranırdı. Yavrusu olan hayvanlardan uzak dururdu.
Bir gün, avlanmaya çıktığında evinden çok uzaklara gitmişti. O gün şansı yoktu ve zor durumda kaldığı için yırtıcı kaplanlar ile dolu olan Kızıl Orman bölgesine geçmişti. Ormanda ilerlerken, karşıdan küçük bir çağlayanın aktığı sulak bir bölgeye doğru yol aldı. Yakında küçük bir sazlık ile çevrili bataklık bir alan vardı. Bir ala geyik orada çamura saplanmıştı. İlkin kolay bir av diye düşündü, sonra geyiği kurtarmaya karar verdi.
Öyle olunca yayını germişken vazgeçti ve bütün hünerini kullanarak geyiği bataklıktan kurtarmaya girişti.
Geyik onun iyi niyetli davrandığını anlayınca; çok sevindi. İlginç olan şuydu:
Geyik söylenilenleri anlıyor ve insan gibi konuşuyordu. Geyik bataklıktan kurtulunca; gidip, akan suların altında yıkanıp temizlendi. Sonra dönüp Mengen’e teşekkür etti ve şöyle dedi;
“- Avcı başı, beni kurtardığın için teşekkür ederim, sağol. Bir gün sen de başın dara düştüğün zaman beni ara. Mutlaka sana yardımcı olurum. Sadece bana Alageyik diye üç defa çağır mutlaka gelirim!”
Geyik bunu söyler söylemez, ağaçlar arasından süzülüp gitti, ormanın derinliklerinde kayboldu.
Mengen yoluna devam etti. Gide gide ormanda epey yol aldı. Çevreyi inceleyip ormanda ilerlerken, etrafındaki yaban hayatı büyük bir merak ve hayranlıkla inceliyordu. Tam bu sırada kırılan bir dalın kıstırdığı bir karınca topluluğuna rastladı. Karıncalar ondan yadım istediler. Doğaya saygılı bir insandı. Daima çevresindeki herkese yardımcı olmak için fırsat arıyordu.
Mengen hemen kırılan dalı kaldırdı ve karıncaların hayatını kurtardı. Bunun züerine karıncalar şöyle dediler;
“- Mengen, bu iyiliğin için çok teşekkür ediyoruz. Sen de ihtiyacın olduğu zaman bizi ara. Mutlaka sana yadım ederiz.”
Mengen o gün Amar Nehri boyunca epey yol aldı. Sığ bir göl kıyısına vardı. Orada oturup dinlendi. Elini yüzünü yıkadı. Soğuk su içti. Yola çıkmadan önce bir güzel dinlendi. Ansızın acayip bir ses duydu, hemen yayını doğrulttu. İri bir mersin balığının boğuk sesi geldi. Şöyle diyordu;
“- Mengen lütfen beni kurtar. Can çekişiyorum. Son üç gündür kıyıda taşların arasına sıkıştım. Kurtulamıyorum!”
Mengen kıyıda gezindi. İri bir mersin balığı kıyıdaki kumlar üzerinde uzanmış yatıyordu. Mengen hemen kıyıya gitti ve balığın daha derin sulara ulaşması için yardım etti. Mersin balığının kuyruğu suya değer değmez, atlayıp nehrin coşkun sularına kendini bıraktı. Kısa sürede yüzerek gözden kayboldu.
Sonra, Mengen Nehrin kıyısında bir kaya üzerine oturmuş etrafı seyrederken bir balık geldi. Onu selamladı ve şöyle dedi;
“- Mengen hayatımı kurtardığın için çok teşekkürler. Sen de bana ihtiyacın olduğu zaman, bana üç defa çağır. Hemen koşup gelirim.”
Mengen bir süre dinlendikten sonra, ormandan ayrıldı. Yemyeşil bir ovaya geldi. Orada tanımadığı bir kabilenin çadırları kurulmuştu. Her tarafta atlar, inekler ve keçiler vardı. Gençler ve çocuklar at üzerinde türlü oyunlar oynuyordu. Kadınlar çadırların etrafında günlük işlerini yapıyordu. Kimisi ateş yakmış yemek pişiriyor, kimisi keçi sağıyor, kimisi de yayık dövüyordu. Gide gide kırmızı renkli büyük çadırın önüne geldi. Yaşlı bir adam onun geldiğini görünce yanına yaklaştı. Onu görünce selam verdi ve hangi kabileden olduğunu sordu. Mengen, Nandi kabilesinden olduğunu söyledi. Avcı olduğunu ve ormanda avlanırken ansızın onların topraklarına istemeden geldiğini anlattı. Yaşlı adam;
“- Hoş geldin. Bizim konuğumuz olursan seviniriz.”
Dedi. Elini dostça Mengen’e uzattı, oturması için yer gösterdi. Kızını çağırdı:
“- Konuğumuza ayran ve şerbet getir.”
Dedi. Az sonra çadıra davet ettiler. İçeri girer girmez, Mengen’i çok güzel bir kız karşıladı. Hayatı boyunca bu kadar güzel bir genç hanım görmemişti. Genç kızın yüzünde insanın yüreğini hoplatan etkileyici bir gülümseyiş vardı. Kapının önünde duran genç kızın yüzünde gülümseme ile beraber derin anlamlı bir hüzün de vardı.
Mengen onu uzun uzun süzdü. Bir şeyler söylemek istedi, kelimeler boğazında düğümlendi. Söze nasıl başlayacağını bir türlü bilemedi. En çok da ela gözlerine topuklarına kadar uzanan örgülü saçlarına bakakaldı. Bu güzellik karşısında büyülenmişti. Kızın babası olanları gülümseyerek derin bir ilgi ile izliyordu.
Yaşlı adam elindeki çubuğu tüttürürken Mengen’e şunu sordu;
“- Kızımı nasıl buldunuz?”
Mengen şöyle dedi;
“- Günlerce Amar Nehri kıyılarında gezerken çok güzel kızlar gördüm, onun kadar cana yakın kimseyi görmedim. İzniniz olursa onu eşim olarak almak, onunla mutlu bir yuva kurmak istiyorum.”
Yaşlı adam şöyle dedi;
“- Kızımı şimdiye kadar çoğu istedi. Ancak kızımın bazı şartları var. Onunla evlenecek olan ondan daha hızlı koşabilmeli, ondan daha iyi ata binmeli. Altın parayı 100 adım öteden vurabilmeli. Kızımı isteyen önce bu şartları yerine getirebilmeli. Bunları başardıktan sonra diğer isteklerimizi de ortaya koyarız.”
Mengen bunları duyar duymaz hiç fazla düşünmeden;
“- Ben hazırım!”
dedi. Aralarında ölesiye bir koşu oldu ve Mengen kazandı. At biniciliğinde hünerlerini gösterdiğinde kız da ona hayran kalmıştı. Bir ara kız onu geçmeye çalıştı ise de sonra vazgeçti.
Altın parayı okla vurmakta ise Mengen’in tartışılmaz bir üstünlüğü vardı. Sonra kızın babası başka isteklerini, başka şartlarını sıraladı. Mengen eğer o şartları yerine getiremez ise, kabile reisinin elinde esir gibi çalışacaktı.
Şartlardan biri de ağır demir ayakkabılar ile bir gecede ormanı aşıp gelmekti. Yaşlı adamın hizmetçileri demir ayakkabıları getirdi. Mengen ormanda biraz yürüdükten sonra geyiği çağırdı. Geyik tez gelip onu tepedeki kaleye ulaştırdı. Mengen kaleye ulaşınca terbiye edilmiş bir kartalın kanadına kırmızı bir kurdele bağladılar ve kartal gidip kabile reisini buldu. Sonra Mengen yine geyiğin sırtına binerek geriye döndü.
Kızın babası bu defa bir tarlaya bir torba mısır saçtı ve Mengen’in bir günde mısır tanelerini toplamasını istedi. Bu defa o da karıncaları çağırdı. O görevin başarılmasında karıncalar ona yardım etti.
Sonra kızın babası yıllar önce annesinin nehre altın bir yüzük düşürdüğünü anlattı.
“- Bu son görevi de yaparsan yani bizim ailenin bu değerli yüzüğünü bulursan kızım senin olacak.”
Dedi. Hemen Mengen nehir kıyısına gitti Mersin balığını çağırdı ve ondan yardım istedi. Mersin balığı nehirdeki bütün balıkları çağırdı ve yüzüğün bulunmasını istedi. Kısa sürede altın yüzük bulundu. Mengen kızın babasına altın yüzüğü teslim etti. Artık yaşlı adam kızını vermeye razı oldu.
Kabile reisi kızını yanına çağırdı ve Mengen’e şunları söyledi;
“- Sen cesur, yürekli, yetenekli bir insansın. Sana kızımı veriyorum. Ayrıca kabilenin bütün atları, koyunları her şeyi senindir. Bütün hizmetçiler de senindir.”
Mengen şöyle dedi;
“- Teşekkür ederim baba. Artık herkes mutlu olmaya hak kazanmıştır. Kimse kimsenin eşini veya hizmetçisi olmayacaktır. Hep beraber eşit şartlarda kardeşçe çalışıp mutlu olacağız. Geliniz, hep beraber sevgi ve saygı ile çalışalım. Ne ezilen ne ezen olsun. Herkes kardeşçe el ele versin ve hep beraber barış içinde birlikte mutlu olalım!”
Bu dilekler yürekten iyi yürekle söylenmişti. O günden sonra Nandi kabilesi barış ve mutluluk içinde yaşadı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ERMİŞİN KIZI
 
Hindistan’da İkshumati isminde bir kasaba yakınında pırıl pırıl akan bir ırmak vardı. Bu akarsuyun iki tarafında çok zengin ağaç ve canlı türlerinin bulunduğu bir orman vardı. Bu güzel ağaçların arasında ilginç bir kulübe vardı. Mana Kanaka olarak bilinen bir ermiş, işte ormandaki bu kulübede yaşardı. Vaktinin çoğunu tanrıya dua ederek geçirirdi. Bu şahsın karısı öldüğü zaman tek evladı olan kız çocuğu, daha hönüz altı aylıktı. Bu hanım kıza ailesi Gadali adını koymuştu. Küçük yaştan çok sevimli ve mutlu bir insan olarak yetişmişti. Gadali’nin etrafında çok sayıda arkadaşı vardı. Onun dostları ormanda sevimli yaşıyan canlılardı, Geyikler, karacalar, Mavi Güvercinler, Sincaplar Gadali’nin etrafında gezinmekten büyük mutluluk duyarlardı.
O etrafındaki hayvanları çok seviyordu. Onlarda genç kızla birlikte olmaktan çok mutluydular. Kuşlar gelip omuzlarına konuyordu. Geyikler, onun elinden bir ekmek yemek için arkasından geliyordu.
Gadali bir yandan hayvanlar ve orman hakkında çok şeyler yaşayarak öğreniyor, bir yandan da babasından devamlı bilgiler alıyordu. Sadece günümüzde yazılan kitapları değil eski çağlardan kalma tarihi el yazması kitapları da okuyordu. Bu şekilde güzel bir kişilik geliştirmişti. Çevresindeki hayvanlarla kurduğu sevgi dolu yakınlık ve ilgi onun mükemmel bir insan olmasına çok katkıda bulunmuştu.
Kuşların yuvalarını nereye yaptıklarını, geyiklerin nereye yavruladıklarını biliyordu. Sincapların topladıkları fındıkları nereye sakladıklarını bile öğrenmişti. Her canlının hangi yemişi sevdiğini, her bitkinin ne işe yaradığını bilirdi. Babası ona ormandaki şifalı bitkiler hakkında çok kıymetli bilgiler vermişti.
Evlerinin etrafında çok güzel bir bahçeleri vardı. Burada kendi yiyecekleri sebze ve meyveleri yetiştirmesi için babasına yardım ederdi. Ayrıca babasından yemek pişirme konusunda çok şey öğrenmişti. Giyeceği elbiseleri bile kendi dokurdu.
Gadali diğer çocuklarla beraber büyümek fırsatı bulamamıştı. Ancak yaşadığı ortamda mutluydu. Buradan başka bir yere gitmek istemiyordu. Bütün yaşadıklarından gün boyu mutluluk duyuyor, zaman zaman şarkılar söyleyerek dans ediyordu.
16 yaşına geldiği zaman yaşadığı bir olay, onun yaşamını değiştirdi. Babası bir gün ormana odun kesmeye gittiği için yalnız kalmıştı. Etrafı düzenlemeyi bitirmiş, öğle yemeğini hazırlamaya koyulmuştu. Sofrayı hazırladı, biraz dinlenmek için kapı önüne oturdu. Eline bir kitap aldı, okumaya daldı. Kuşlar etrafında kanat çırpıyordu, yanında bir karaca yavrusu uzanmış atıyordu. İşte bu sırada yaklaşan bir atın ayak seslerini duydu.
O anda başını kaldırıp baktığı zaman, bahçe kapsının yanında siyah bir atın üzerinde, yakışıklı bir genç adam duruyordu. Genç adam onu gördüğü zaman atının dizginlerini çekti. Genç kız da onu görmüştü. İri siyah gözlerinde derin bir ilgi ve hayranlık vardı. Genç adam, at üstünde donup kalmış gibiydi. O da genç kızı büyük bir ilgi ile izliyordu. Gelen atlı ülkenin kralı Dridha Vannan idi.
Avdan geliyordu ve bir dönemeçte yanındaki görevlilerden ve arkadaşlarından uzak düşmüştü. Kral, ormanın derinliklerinde başkentten bu kadar uzak yaşayan insanlar olacağını düşünmemişti. Genç kız ile konuşmak, onun kim olduğunu öğrenmek istiyordu. Tam bu sırada, Gadali babasının eve doğru geldiğini gördü. Hemen olduğu yerden atlayarak babasını karşılamaya gitti. Babasının gelişinden mutlu olmuştu, genç adamla aniden karşılaşma onu şaşkına çevirmişti.
Babasına konuşunca içi rahat etti. Kral ermiş ile konuşurken o da babasının koluna sarılmış ilgi ile onları izliyordu.
Mana Kanaka isimli ermiş, atlının kral olduğunu anlamıştı. Kralın o biricik yavrusuna nasıl baktığını görünce içine korku düşmüştü.
“- Siz kimsiniz ? Bu güzel kız kimdir?”
Dedi Kral. Kızın babası;
“- Ben mama Kanaka basit bir oduncuyum, bu kız da benim biricik evladım. Annesi çoktan vefat etti.”
Dedi. Kral şöyle dedi;
“- Eğer bu güzel kız annesine benziyorsa karınız çok güzel olmalıydı. Şimdiye kadar hiç böyle bir güzellik görmedim.”
Ermiş krala şöyle dedi:
“- Annesinde hem yüz hem ruh güzelliği vardı. Ne yazık ki erken öldü.”
Kral ermişe döndü ve şöyle dedi;
“- Kızınızla evlenmek istiyorum. Eşim olduktan sonra her istediğini yerine getirmeyi görev bileceğim. Sarayda kızınız her konuda bolluk ve servet içerisinde yaşayacaktır.”
Gadali bunları duyunca babasının koluna sarıldı, utançtan yüzünü sakladı.
“- Babacığım beni hiçbir yere gönderme! Senden uzak yaşamak istemiyorum!”
Dedi. Ermiş kızının saçlarını okşayarak onu teselli etmeye çalıştı ve şöyle dedi;
“- Güzel kızım baban yaşlı bir adamdır. Kısa bir süre sonra ben ölürsem sana kim bakacak. Bir kralın seni eş olarak almak istemesi ailemiz için büyük bir şeref, büyük bir mutluluktur. Bak, iyi bak ve anlamaya çalış. Bu genç adam, hem yakışıklı bir insandır, hem de sana ne kadar nazik davranmaktadır.”
Gadali kendisine gülümseyen krala baktı ve karşılıklı sevgi dolu gülümseme ve korkuları kayboldu. Hala babasının koluna sımsıkı sarılı duruyordu fakat artık yüzünü saklamıyordu. Ermiş kraldan kızının eve içeri girmesi için izin vermesini istedi. Evlilik konusunu kral ile ikisi başbaşa konuşurlarsa; daha iyi olurdu. Böylece kız babasının kolunu bıraktı ve içeri koştu. Gadali evlerinin kapısına geldiğinde bir an için durdu ve genç krala sevgi ve hayranlık dolu gözlerle baktı. Onu sevmeye başladığını anlamıştı. İçinde tarifi imkansız bir duygu vardı ve artık her an eşi olacak olan bu genç in insanla birlikte olmak istiyordu.
Ermiş ile kralın evlilik konusunu birlikte konuşup karar almaları kısa sürdü. Yaşlı adam, biricik kızından ayrılacağı için üzgündü. Ancak kızının evlenip mutlu bir yuva kuracağı için mutluydu. Artık yaşlanmıştı, onun ölümünden sonra kızının ne olacağı konusunu artık düşünmüyordu. İşte artık o bu dünyadan gittikten sonra, onu sevecek, onunla ilgilenecek bir eşi, bir ailesi olacaktı.
Bu ilk gelişinden sonra kral hemen hemen her gün Gadali’yi ziyarete geliyor, ona çok güzel armağanlar getiriyordu. Genç kız da ortak onun yolunu gözlüyor, her gelişinde onu daha çok seviyordu.
Artık o da bir an evvel evlenmek, kendi evinin hanımı olmak istiyordu. Evlenme tarihi kararlaştırılınca, kral Gadali’nin en eye şekilde giydirilmesi için saray kadınlarını gönderdi. Kralın gönderdiği yeni elbiseler ve takılar içerisinde Gadali, her zamankinden daha alımlı, daha güzel bir görünüm kazanmıştı. Kral onu görmeye geldiği zaman onu her zamankinden daha güzel bulmuştu. Genç kızın güzelliği ile adeta büyülenmişti.
Gadali’yi evliliğe hazırlamak için gelen saray kadınları arasında çok zeki, çok akıllı, çok deneyimli bir kadın vardı. Saraylarda yaşanan kıskançlıkları, çevrilen entrikaları bilen bu bilge kadın bu saf genç kraliçenin ileride ne gibi güçlüklerle yaşayabileceğini şimdiden görebiliyordu. Onun mutluluğunu kıskanan insanların, ona yapmayacağı kötülük yoktu.
Gadali’nin güzelliği, saflığı, iyi yürekli oluşu bu saray kalfasını çok etkilemişti. Ona duyduğu hayranlık ve sevgi ile genç kraliçeye yol göstermek, öğüt vermek istiyordu.
Birkaç dakika kalabilmek ve onunla konuşmak istiyordu. İşte böyle fırsat bulduğu bir anda kraliçeye şöyle dedi;
“- Bana bir konuda söz vermeni istiyorum. Senden şunu yapmanı rica ediyorum. Sana bir paket hardal tohumu veriyorum. Bunu elbisenin iç cebinde sakla. Eşin ile birlikte ata binip de saray yolunu tuttuğun zaman, bu tohumları yol boyunca serpiştir. Bildiğin gibi hardal tohumları çabuk filizlenir. Bir gün evine dönmek istersen yol boyunca biten hardal çiçekleri, sana evine dönüş yolunu bulmana yardımcı olacaktır.”
Akıllı kadın, bunları söylediği zaman Gadali gülmüştü. Başına her hangi bir kötülüğün geleceğini düşünmemişti. O kadar mutluydu, o kadar iyimserdi tekrar baba evine dönmek isteyebileceğini düşünmüyordu. Böyle düşündüğü için saray kalfası kadına şöyle dedi:
“- Benim buraya gelmem gerekmez. Ne zaman babama haber versem gelip beni görebilir.”
Bunları söylemesine söyledi de, yine de kadının öğütlerini dinlemenin iyi olacağını düşündü. Kadının elinden hardal tohumları paketini aldı ve elbisesinin iç cebine sakladı.
Nikah orman evinde kıyıldı. Kral gelini almaya geldiğinde kraliçeyi eğilip kucağına aldı ve atına bindirdi. Kendisi de ata binince onu sağ eli ile sıkıca kavradı ve sol eli ile atının dizginlerini tutarak yola koyuldular. Saray çalışanları artık geride kalmıştı.
Genç kraliçe yol boyunca hardal tohumlarını saçmaya devam etti. Saray kalfası kadına verdiği sözü bu şekilde tutmuş oluyordu.
Saraya ulaştıkları zaman, büyük şenlikler düzenlendi. Kraliçe gördüklerinden adeta büyülenmişti. Herkes genç ve güzel kraliçeye hayran kalmıştı.
Bu mutluluk birkaç hafta devam etti. Mutluluk kraliçenin gözlerinden okunuyordu. Kral vakit buldukça kraliçenin yanına koşuyor, saatlerce onun anlattıklarını dinliyordu. Kraliçe ormandaki yaşamı, kuşları, geyikleri, akıl almaz güzellikteki orkide çiçeklerini anlata anlata bitiremiyordu. Bazen de ona okuduğu eski el yazması kitaplardan öğrendiği tarihi olayları, masalları bilmece ve bulmacaları anlatıyordu.
Kral da ona her gün yeni bir hediye alıyor. Sevgisini ona anlatmak için yeni bir yol buluyordu. Kraliçe her ne istiyorsa, kral onun isteklerini yerine getirmek için büyük gayret sarf ediyordu.
Günlerden bir gün ansızın bir şeylerin değişmekte olduğu görüldü. Saray kadınları arasında çok güzel bir kadın vardı. O zamana kadar hep kendisi kraliçe olmayı ümit ediyordu. Bu ümit zamanla tutkuya ve kıskançlığa dönüştü.
Genç kraliçeyi kıskanıyordu. Onu kralın gözünden düşürmek için planlar kurmaya başladı. Birbiri arkasından güçlü kişilerden kraliçeyi devirme planlarını uygulamak için yardım istedi. Fakat herkes kraliçeyi seviyordu. Kimsesi ona yüz vermedi. Kötü kadın sırrını açtığı kimselerin onu krala şikayet edebileceklerini düşünerek korkmaya başladı.
Bu düşünce ile kraliçe Gadali’yi tanımayan birini aramaya başladı. Ansızın Asoka-Mala isimli eskiden tanıdığı, bu tür işlerde becerikli bir kadın aklına geldi. Bu kadın, şehre yakın eski bir evde yaşıyordu. Bu kadın sorunları olan insanlara, akıl vermekle ün yapmıştı. Bu saray kadını, bir gece Asoka-Mala isimli kadına gitti. Onunla saatlerce konuştu. İçinde tek bir kelime gerçek olmayan, bir sürü olay anlattı. Anlattığı en önemli konu, yeni kraliçenin genç kralı asla sevmediği ve onun asıl maksadının, bir büyücü olan babasının da yardımı ile kralı zehirlemek olduğunu söyledi. Asılsorduğu soru, bu korkunç olay nasıl önlenebilirdi?
Kraliçenin genç kralı zehirlemesini engellemek için ne yapılabilirdi? Saray kadınının anlattıklarının tamamen yalan olduğunu anlamıştı cadı kadın, onun kraliçeyi kıskandığı için, ona tuzak kurduğunun farkındaydı. Ancak parayı çok seviyordu. Para için yapmayacağı şey yoktu. Saraydan gelen kadına şöyle dedi;
“- Söylediklerine katılıyorum. Sana yardım etmek, yol göstermek istiyorum. Bu defaki gelişinde bana elli altın getir. Kraliçe saraydan ayrıldıktan sonra elli altın daha getirmeni isteyeceğim. Sonra işler nasıl gidecek olaylara bir bakalım, o zaman oturur durumu yine konuşuruz.”
Kötü kadın, bütün istenileni yapacağına dair söz verdi. Ertesi gece eski konağa gelip, istenilen elli altını hemen getirdi. Cadı saraylı kadına şöyle dedi:
“- Krala en yakın olan kim? Tabi ki berberi. Berbere kraliçenin sırlarından bazılarını bildiğini söyle, ayrıca berbere bana anlattıklarını da bircik bircik anlat. Sadece senin bu anlattıklarında bazı gerçek gözlemler de olmalıdır. Ancak öyle olduğu takdirde inandırıcı olabilirsin. Bunu yapmazsan verdiğin paraya yazık olur. Ayrıca girişimin başarısız olduğu takdirde, sevilen bir insan olan kraliçeye kötülük yapmaya çalıştığın için, en ağır şekilde cezalandırılabilirsin.”
Kötü kadın, eski konaktan tez ayrıldı ve hemen saraya döndü. Yolda giderken de hep kendi kendine cadı kadının söylediklerini düşünüyordu. Kafasında anlattıklarının inandırıcı olması için nasıl bir anlatım şekli uygulaması gerektiğini düşünüyordu. Ansızın aklına bir fikir geldi. Kraliçenin, ormanda gezmeyi sevdiğini biliyordu, yabani hayvanlardan korkmadığını, adeta onların dilini anladığını biliyordu.
Berbere Gadali’nin bir cadı olduğunu, yabanıl hayatı iyi tanıdığını, ormandan çeşitli şialı otlar topladığını, bunların bazılarının zehirli olduğunu bildiğini anlatacaktı.
Hatta bazıları, onun ormanda büyücülerin yaptığı ayinlere benzer davranışlarda bulunduğunu söyleyecekti.
Zalim kadın ertesi gün erkenden berberi görmeye gitti. İftiracı kadının düşüncesine göre, berber krala onun karısı hakkında bilmediği bazı sırlar vermeliydi. Plana göre berber, kralı inandırmak için, bazı konuları tekrar tekrar anlatmalıydı. Bu söylenenleri yaptığı takdirde, berber ödüllendirilecekti.
Berber krala uzun yıllar hizmet etmişti. Başlangıçta onu üzecek bir şey yapmak istemiyordu. Sonunda kendisine iyi bir para; iyi bir ödül verildiği takdirde, istenilenleri yapacağını söyledi. Onun da paraya karşı zaafı vardı. Büyücü kadının anlattığına göre, berber zeki bir insandı ve uzun yıllar krala hizmet ettiği için, ona nasıl dil dökerse kralı ikna edeceğini çok iyi bilirdi.
Berber krala, oduncuların zaman zaman ormanda gördükleri yalnız geden kadın hikayesini duyup duymadığını sordu. İddiaya göre; bazı hayvanlar bu güzel kadının etrafında öbek öbek toplanıyor, nereye giderse peşinden gidiyorlardı.
Kral, Gadali’yi ormanda kendisinin de ilk defa o şekilde gördüğünü hatırladı. Ancak bunu berberine söylemedi. Karsının o kadar güzel ve yetenekli olması onu büyük gurur ve mutluluk veriyordu. Kraliçenin meziyetlerinin anlatıldığını duymak krala heyecan veriyordu. Berberi konuşturmak için sorular sormaya başladı. Anlatılan kadın nasıl biriydi? Boyu, endamı nasıldı? Saçları ne renkti? Berberin bu sorulara vereceği hazır cevaplar vardı. Sözlerine şöyle devam etti:
“- Anlatılan kadın güzel olduğu kadar yetenekli ve zeki bir kadındı. Sadece hayvanlarla çok iyi bir dostluğu olması yanında, bitkileri de çok iyi tanıyordu. Her gün ormandan topladığı çeşitli bitkilerle ilaçlar yapıyordu. Kral hazretleri bazıları bu kadının topladığı otlarla zehir yaptığını bile iddia ediyorlar. Ancak ben buna asla inanmam. Bu kadar güzel bir kadın kötülük yapacak biri olamaz.”
Kral bunları dinledikten sonra karısı hakkında şüphe duymaya başladı. Karısı krala şifalı bitkilerden topladığını hiç söylememişti. Sadece ormandaki çeşitli kuşlar ve hayvanlarla olan birlikteliğini kocasına sık sık anlatıyordu. Kral bir ara şöyle düşündü. Belki de anlattığı insan sevgili eşi Gadali değildi.
Kral karısına şifalı bitkiler hakkında neler bildiğini sormak istedi. Gadali şöyle dedi;
“- Evet babam bana şifalı bitkilerden yararlanma konusunda çok şey öğretti. Ancak evlendikten sonra hiç o konularla ilgilenmek fırsatım olmadı.”
Kral ona;
“- Bu konuda doğru söylediğine emin misin?”
dedi. Gadali gülerek şöyle dedi;
“- Buna şüpheniz mi var majesteleri. Ben artık kraliçeyim, öyle şeyler ile uğraşacak vaktim yoktur. zaten buna gerek de yok.”
Kral bundan sonra bir şey söylemedi. Bir müddet sonra berberle görüşürken o konuyu açtı ve ona yine sorular sordu. Kötü yürekli berber, kralın bu ilgisine hayran oldu. Onun kafasını karıştıracak uzun hikayeler anlattı. Sohbetini süsleyecek yeni yalanlar düzdü. Bir ara da şunu söyledi, saray kadınlarından biri, bir gün o güzel kadını orman gezisi boyunca gizlice takip etmiş. Saray görevlisi kadının anlattığına göre ormanda görünen kadının evi saraydan pek uzak değilmiş. Yine o kadının anlattığına göre, bir gün onu orman gezintileri sırasında yakından takip etmiş. Topladığı otları bir tencereye atıp kaynatırken; bilinmeyen yabancı bir dilde ilahiler dualar okuyormuş. Adeta bir büyücü gibi davranıyormuş.
Kral bu sözler üzerine Gadali’nin kendisini aldatmış olabileceğini düşünmeye başlamış.
“- Karım acaba bir büyücü olabilir mi?”
demiş. Kral, ne karısını ne da babasını daha önce hiç tanımadığını düşündü. Kral Gadali’yi görür görmez ona aşık olmuştu.
“- O kızın akıl almaz bir güzelliği var!”
dedi. Duydukları karşısında şaşkındı. Berberin anlattığı kadın onun kendi karısı olmalıydı. İleriki günlerde karısını izlemeye karar verdi. Ancak karısının gözlendiğini bilmesini istemiyordu. Bu konuda karısına herhangi bir şey söylemek istemiyordu. Sonra karısını artık yalnız başına orman yolculuklarına göndermemek kakarı aldı. Sarayın kocaman bir bahçesi vardı, karısı bununla yetinse ne olurdu. Eğer karısı ille de ormana gitmek istiyorsa onu koruyucu birilerinin takip etmesi daha iyi olurdu. Kraliçeye zarar verecek bir olay olursa bekçiler onu koruyabilirdi. Gadali krala şöyle dedi;
“- Sevgili efendim, eğer siz sadece saray avlusundaki bahçe ile yetinmemi istiyorsanız; o zaman saray bahçelerinden dışarıya adımımı atmam. Oranda gezinirken etrafımda silahlı bekçiler olması, kuşları, karacaları ürkütür. Bunlar benden uzak durunca da ormana gitmemin bir anlamı olmaz.”
Sonra üzüntü ve şaşkınlıktan gözleri doldu. Ağlamaya başladı Gadali ağlayarak krala şöyle dedi;
“- Sevgili eşim, canım efendim, artık bana neden güvenmediğinizi açıklar mısınız? Ben sizi bütün kalbimle severken, sizlerin benden şüphe etmenizi anlayamıyorum!”
Kral sevgili eşi Gadali’nin söylediklerinden çok etkilenmişti. Fakat ona gerçeği söylemeye cesaret edemedi. Sadece ona sevgi ile sarılıp, bağrına bastı. Kral karısına;
“- Senin böyle yumuşak başlı, kocasına saygılı olmanı çok beğeniyorum. Sana hayranım.”
Dedi. Kraliçe, kralın yanından üzgün ayrıldı. Kocasının kalbini yeniden kazanmak için neler yapabileceğini uzun uzun düşündü. Ona olan sevgisini kanıtlamak için yollar aradı. Gadali saray bahçesinden gitmemek için elinden geleni yaptı.
Ancak bu üzüntü ve özgürlüğünün kısıtlanması onun sağlığının bozulmasına neden oldu. Günden güne mum gibi eriyordu. Gül yüzü kül oldu, yüzündeki tebessüm ağır hüzünlü bakışlar geldi.
Kötü saray kadını olanları ilgi ile izliyordu. Ancak kraliçenin mutsuz olması, kötü yürekli kadına göre yeterli değildi. Asıl önemli olan Gadali’nin saraydan uzaklaştırılması idi. Bunu başarmak için çareler aramaya başladı ve tekrar eski konaktaki akıl hocası büyücü kadının evinin yolunu tuttu. Büyücü kadın Asoka Malaya kraliçenin saraydan atılmasını sağlayacak bir yol, bir çare bulması için çok para vaat etti. Büyücü saray kadınına şöyle dedi;
“- Bak yine berberi bu işe seferber et. Bu defa, berber krala, aynı güzel kadının son zamanlarda geceleri ormana gidip çeşitli otlar topladığının görüldüğünü söyle.”
Nedense artık Gadali eskisi gibi uyuyamıyordu. Uykusuz kaldığı gecelerde sari dedikleri elbisesine sarınıyor ve dışarı çıkmak istiyordu.
Bir akşam uykusu kaçtı, giyindi. Yavaşça kocasını uyandırmadan bahçeye çıktı. Yüzüne serin hava vurursa uyuyabileceğini düşündü. Biraz sonra kral da uyandı ve karısını yanında göremeyince endişeye kapıldı. Tam onu aramaya gideceği an Gadali geri geldi.
Kral, ona ne olduğunu sordu. Kraliçe bütün içtenliği ile olanları anlattı. Fakat krala neden uyuyamadığını söylemedi. Ertesi gün berber kralı tıraş ederken yine ormanda görülen kadın konusunu açtı.
“- Aynı kadın, ormanda şifalı bitkiler ve zehirli otlar toplarken görülmüş.”
Diye bir haber iletti. Daha sonraki günlerde yine sabah tıraşı sırasında berber yine krala ormanda görülen güzel bir kadın hakkında halkın diline dolaşan dedikoduları anlatmış ve şöyle demiş;
“- Sevgili kralım bu kadını gizlenip takip edenler onun büyücü olduğunu anladılar. Ormanda da şifalı otları ve zehirli bitkileri toplarken dualar ediyor, türküler yakıyor ve ayin esnasında sık sık sizin isminizi sayıklıyor. Halk o kadının bu şekilde davrandığını gördükçe sizin hayatınızın tehlikeye girdiğini söylüyorlar. Hepimiz korku ve endişe içerisindeyiz.
Belki de bu kadın bir büyücüdür. Bilmeyiz neden ama o zehirli otları toplayıp büyüler yaptığına göre her halde sizi zehirlemek istiyor.”
Bunları dinleyince, kral iki gece evvel karısının neden yatak odasından kaçtığını hatırladı ve şöyle düşündü;
“- Belki de ağır uykuda olduğum gecelerde kim bilir kaç defa başını alıp ormana gitmiştir.”
Berber bunları söyler söylemez, kral sakal tıraşının bitmesini beklemeden, hızla saraydaki yatak odasına koştu. Onu görmek, onu sorgulamak istiyordu. Fakat kraliçe odasında yoktu. Cariyeler o gün sabahtan beri kraliçeyi görmediklerini söylediler.
Bu durum kralın canını sıktı, görevlilere hemen kraliçeyi bulmalarını söyledi. Bütün sarayı ayağa kaldırdı. Herkes kraliçeyi aramaya koyuldu. Saray görevlileri sağa sola koşup kraliçeyi aradılar. Durum böyle olunca kralın içini şüpheler kemirmeğe başladı. Adeta çılgına döndü.
O kadar sevdiği kadının onu bu duruma sokmasına çok üzüldü ve kendi kendine konuşurken şöyle dedi;
“- Belki de yemeğe zehir koydu. Benim öldüğümü görünce, üzülmemek için sarayı terk etti.”
Kral üzüntüden şaşkına döndü. Kraliçenin hizmetinde olanların hepsinin yakalanıp hapse atılmasını istedi.
“- Kraliçe bulunmadan kimseyi serbest bırakmayın!”
dedi. Tabi yakalanıp hapse atılanlardan birisi de kraliçeye komplo hazırlayan kötü saray görevlisi kadın idi. Kazdığı çukura düştüğü için çok pişmandı.
“- Keşke bu işlere hiç girişmeseydim!”
dedi. Kralın sevgisini kaybedince Gadali babasını özledi. Ormandaki o küçük evde, şimdikinden çok daha mutluydu. Her şeyi göze alarak babasını görmeye gitti. Sonsuz sevgisi, güçlü sezgisi ve bilge kişiliği ile onu anlayacak, dertlerine çare bulacak bir tek babası vardı. Gadali giderken de kıyafet değiştirdi. Kralın emirlerini çevreye ulaştıran bir ulak kıyafeti seçti. Güzel bir de arap atı buldu. Saraydan çıktıktan sonra vaktiyle ormandaki evinden saraya giderken serptiği hardal tohumları yeşermiş, sarı sarı çiçekler açmıştı. Çiçeklerin açtığı yola, baka baka gece gelmeden ormandaki evine ulaşmayı başardı.
Babası kızını görünce çok sevindi. Biraz soluklandıktan sonra ağlaya ağlaya derdini babasına anlattı. Anlattıkça rahatladı, gözlerindeki yaşlar dindi. Babasına kavuştuğu için çok mutluydu. Yüzünde gülücükler açtı, gözlerine yine o eski ışıltı doldu.
Ormandaki bilge, kızına yeniden kavuştuğu için çok mutluydu. Ancak bir türlü içindeki öfkeyi de yenemiyordu. Damadının kızı Gadali’ye o kadar kötü davranmasını affedemiyordu.
Kızına şöyle dedi;
“- Bana bu acıyı yaşattığı için onu affetmeyeceğim. Bütün gücümü kullanarak onu mahvedeceğim. Senin güzel yüzünü bir daha asla göremeyecek. Şimdi gidip bütün bu yaptıklarının hesabını soracağım. Sevgili yavrum sana şimdiye kadar söylemedim ancak ben hem bilgiyi, hem büyüyü kullanarak çok şeyler yapabilirim.
Ormandaki hayvanları nasıl yönettiğimi hep gördün. İstersem imkansız gibi görünen daha bir çok şeyi yapabilirim. Kocan ile senin aranı kimlerin nasıl açtığını da biliyorum ve onların hepsinin en ağır şekilde cezalandırılmasını isteyeceğim.”
Gadali babasına kocasını çok sevdiğini ve ona zarar verilmesini istemediğini söyledi. Bilgenin kızı tek dileğinin kocası ile arasındaki sevginin yeniden güçlü bir şekilde devamını istediğini söyledi.
“- Ona benim suçsuz olduğumu kanıtlarsan iyi ilişkiler yeniden kurulur.”
Dedi. Gadali babasının krala zarar vermesini istemiyordu. Onu vazgeçirmek kolay olmadı. En sonunda kızının söylediklerine uydu.
Baba kız saraya doğru atlarla yol aldılar. Ermiş saray kapısına geldiğinde, kral ile görüşmek istediğini görevlilere iletti. Biraz sonra her ikisi de kralın huzuruna çıkarıldılar. İlkin kızın babası söz aldı. Krala şöyle dedi;
“- Önce siz, bir erkeğin evlenirken kızın ailesine verdiği sözü tutmadınız. Bir erkek evlenirken karısına iyi günde, kötü günde sevgi göstereceğine, onu koruyacağına söz verir. Si yalancılara kulak verdiniz ve karınızı üzdünüz.
Size kimlerin yalan söylediğini bir bir sayacağım. Kötülerin cezalandırılması lazım.”
Gadali, araya girerek şöyle dedi;
“- Hayır baba kimseye garez besleme. Yapanlar kendi yaptıklarından utansın. Babacığım sevgili eşime sadık olduğumu ispat et, hele yüreğimde onun sevgisini taşıdığımı anlat. Kimsenin cezalandırılmasını istemiyorum.”
Kral şöyle dedi;
“- Bana suçluların isimlerini söyle. Herkese ibret olsun diye kötüler cezalandırılacaktır!”
Sonra ermiş krala acı hikayeyi baştan sonra anlattı. İlkin kraliçenin yerine geçmek için bu planları yapan kötü kadının adını verdi ve bütün yaptıklarını bir bir anlattı. Berber de o kötü kadın ile birlikte hapse gönderildi. Gadali bu cezaların ömür boyu hapis olmasını istemedi. İki yıl hapisliğin yeterli olacağını söyledi. Eski konaktaki cadı hakkında ermiş herhangi bir şey söylemek istemedi.
“- Cadıların bir biri ilye uğraşması iyi olmaz!”
dedi. Ermiş kızına sarıldı ve onu her zaman koruyacağını söyledi. Kral kayınpederinin kraliçeyi tekrar saraya getirmesinden ve sorunun çözümlenmesinden çok mutluydu. En nihayet sevgili karısına kavuştuğu için çok sevinçliydi.
Kral ermişin sarayda kalıp iyi bir görevde çalışmasını istedi. Ermiş ormandaki kulübedeki hayatın entrikalar ile dolu süslü saray odalarından daha iyi olduğunu söyledi.
Ermiş giderken krala şöyle seslendi;
“- Bütün dileğim sevgili kızımın mutluluğudur. Umarım bundan sonra kötü kişilerin laflarına kulak verip de eşini üzmezsin. Eğer bir aksilik olursa; yine ben haber alırım. Bu defa seni mahvederim!”
Kral ermişin gitmesini izin verdi. O olaydan sonra karısını sık sık ormana babasını görmeye götürdü.
Daha sonraki yıllarda kraliçe kendi çocuklarını yanına alıp babasını görmeye gidiyordu. Bu ziyaretler çocukları da çok mutlu ediyordu. Kral ve kraliçenin çocukları birlikte ormanda hayvanlar ile birlikte iyi vakit geçirmesine yarıyordu.
Hepsi de ormanı, hayvanları çok seviyordu. Ancak hiçbir canlıyı tutup kafese koymuyorlardı.  
 
 
MAYMUN VE TİMSAH
 
Bir zamanlar iki Timsah nehirde yüzüyordu. Nehrin kıyısındaki mango ağaçlarının genç bir baboon maymunu daldan dala atlayıp eğleniyordu.
Timsahlar ne saat suya düşecek de onu bir güzel yiyelim diye fırsat kolluyordu. Maymun becerikli idi, dal kırılsa bile bir atılışta başka bir dala atlayıp tutunuyordu. Dişi timsah erkek timsaha şöyle dedi;
“- Ben şu aptal maymunun kalbini yemek istiyorum!”
Daha sonraki günlerde erkek timsah maymunun kalbini yemek için fırsat aradı ve timsah elde etmek için bir plan kurdu. Ona hemen şöyle seslendi;
“- Maymun kardeş nehrin karşı kıyısında çok daha güzel ve bol yemişler var. Onlardan yemek ister misin?”
Maymun şöyle dedi;
“- Ben yüzme bilmiyorum. Nasıl geçebilirim?”
Timsah;
“- Sırtıma binersen seni karşıya geçiririm.”
Dedi. Maymun razı oldu. İnip timsahın sırtına binerken timsah maymuna onun kalbini yemek istediğini söyledi.
“- Benim kalbim yukarıda ceviz ağacında, hemen ağaca çıkıp sana getireyim!”
dedi. Karaya çıkınca ağaca tırmandı. Bu defa;
“- Aptal timsah seni aldattım hiç ağaçta maymun yüreği olur mu?”
dedi.
 
 
 
BUDDHA VE BRAHMAN
 
Buddha eski hayatlarından birine kral olarak dünyaya gelmişti. Haftanın bazı günlerinde sarayın bağış odasına gelen halk hükümdara isteklerini iletirdi.
Bir gün brahman krala şöyle dedi;
“- Sevgili hükümdarım, sizin iki gözünüz var bir gözünüzü bana verin.”
Buddha vereceğini söyledi. Saray görevlileri öyle bir şeyin olamayacağını söylediler. Buddha hükümdarları halkına yalan söylememelidir;
“- Bir söz verilmişse yapılmalıdır!”
dedi. Cerrahı çağırdı ve bir gözünün Brahmana verilmesini istedi. Buddha’nın gözü Brahmana takıldı.
Bir süre sonra Buddha’nın gözü yeniden açıldı. Bu defa olayların dış görünüşünü değil, iç görünüşünü de gören bir göze kavuştu.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ANNE YENGEÇ VE YAVRULARI
 
Anne yengeç yavrularına doğru yürümelerini söylüyordu. Yavruları doğru yürümeye çalıştılar fakat başarılı olamadılar. Bu defa yavru yengeçler şunu dediler;
“- Anneciğim, lütfen bize doğru yürümeyi öğret.”
Anne yengeç bir çok defa doğru yürümeye çalıştı ise de başarılı olamadı.
Bu deneyimden çıkaracağımız sonuç şudur. Sadece söylemek olmaz, iyi örnek olmak lazım.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÖREKEYE SAKLANAN ANAHTAR
 
Genç bir adam kendisine bir eş beğenmek için aileyi ziyarete gitmişti. Evin bir köşesinde kocaman bir yumak ve buna bağlı öreke vardı.
Genç adam evin deposunun anahtarını aldı ve örekeye bağlı yün yumağına bağladı
 
 
 
 
 
 
 
BÜLBÜL
 
 
Yıllar önce Çin ülkesinde yüce bir Çin Hakanı yaşardı. Çin’in Altın Kapılı sarayı dünyada eşsiz güzellikte bir saraydı. Sarayın içinde mermer ve yeşim taşı ile süslü salonlarda eşsiz güzellikte porselen vazolar vardı. Yerlerde pahalı ipek halılar vardı. Sarayın en görkemli odasında hükümdarın tahtı bulunurdu.
Günün önemli bölümünü taht odasında geçirirdi. Daima ona hizmet etmeye hazır bur görevli topluluğu vardı. Sarayının etrafında çok büyük bir saray bahçesi bulunuru. Bu kadar büyük olduğunu saray görevlileri de bilmezdi. Çiçek ve meyve bahçelerinden sonra dünyanın her tarafından getirilmiş nadide ağaçlarla süslü kocaman bir orman vardı. Bu orman da, iyi bakımlı bir orman ağaçları topluluğu yanında suni güller, av alanları ve çok çeşitli hayvanların olduğu bir bölüm de vardı.
Orman epey uzayıp gittikten sonra deniz kıyısına ulaşırdı. İşte bu deniz kıyısındaki ormanda ötüşü ile meşhur bir bülbül yaşardı. Kıyıda avlanan balıkçılar bile çok defa ağlarını atarken o bülbülü dinlerlerdi.
Bülbül çok güzel ötüyordu. Kıyıda sulara ağlarını seren balıkçılar bülbülün sesini dinlemekten büyük mutluluk duyuyorlardı.
Dünyanın her tarafından Çin’in başkentini görmek için gezginler gelirdi. Başkente gelen yerli yabancı gezginler mutlaka kraliyet sarayını da gezerlerdi. Bu bülbülü dinledikten sonra o günün en önemli olayının bülbülü dinlemek olduğunu söylerlerdi.
Gezginler ülkelerine gittikleri zaman mutlaka gezdikleri yerler arasında ülkenin de başkentini ve sarayını da anlatırlardı. Saray bahçelerinde bulunan bülbülün ötüşünü de unutmazlardı.
Şairler bülbül için şiirler yazarlar, besteciler de bülbül konusunda müzik eserleri bestelerlerdi. Dünyanın her tarafında kitaplar yayınlanırdı. Bu kitapların da bir çoğu Çin İmparatoruna da gönderilirdi.
Çin Hakanı Altın Tahtında otururken kendisine gelen kitapları okumak çok hoşuna giderdi. Bu kitaplar; başkenti, imparatorluk sarayını, saray bahçelerini anlata anlata bitiremezlerdi. Bu konuda yazılan kitapların bir çoğunda şöyle bir cümle geçerdi;
“ Çin sarayının bütün güzellikleri dillere destandır. Fakat saray bahçesindeki bülbülün ötüşü her şeyden daha çok takdir edilmelidir.”
Yüce hakan bunları okuduğunda şöyle dedi;
“- Benim ülkemde ben bülbül diye bir kuş bilmiyorum. Bu kadar övünülen kuşu ben hiç dinlemedim. Böyle bir şey nasıl olabilir? Bu konuda bir bilgiye işte ilk defa bir kitapta rastlıyorum.”
Hakan bu konuyu konuşmak için kabinesindeki birinci şövalyeyi arattı. Daha aşağı konumda olan saray görevlilerine asla tenezzül edip konuşmazdı. İmparatorun konuşacağı insanlar çok soylu ve yüksek görevlerde olan insanlar olmalıydı. Saraydaki birinci şövalye de kendinden aşağı gördüğü kimselerle asla konuşmazdı. İmparator yüce prense şöyle dedi;
“- Bu kitapta bülbül isimli harika bir kuştan söz ediliyor. Dediklerine göre benim kutsal ülkemde, yüce devletimde en güzel varlık bu bülbül denilen kuşmuş. Bana neden şimdiye kadar kimse bu konuda bilgi vermedi?”
Birinci şövalye de imparatora şöyle dedi;
“- Kimse şimdiye kadar bana da bu konuda bir şey söylemedi!”
Saray nazırı saray koridorlarında bir aşağı bir yukarı hızlı hızlı gezindi. Ancak bülbül denen şeyi göremedi. Sayın nazır koridorda gezinirken kendi kendine şöyle diyordu;
“- O bülbül denen şeyi nerede bulabilirim!”
Sonra koşa koşa gidip imparatora şunu söyledi;
“- Bizim gibi iki asil insan bile bu konuda bilgi sahibi olmadığına göre, böyle bir şey yoktur. Öyle bir şey olduğunu bazı saçma düşünen insanlar uydurmuştur. Kitaba yazanlar, böyle hayal ürünü bir kuş ismi uydurup bir saçmalık yapmışlardır!”
Sonra dönüp imparatora şöyle dedi;
“- Majesteleri böyle saçma, uydurma şeylere lütfen inanmayın! Bu saçma şeyler ancak büyücülerin kara kitaplarında bulunur.”
İmparator bunu söyleyen birinci şövalyeye şöyle dedi;
“- Size sözünü ettiğim kuş Majesteleri Yüce Japon İmparatorunun bana gönderdiği kitapta anlatılmıştır. Onun için yanlış bir bilgi olamaz. Öyle yüce bir devlet adamı, içinde yanlış bilgi olan bir kitabı bana göndermesi mümkün değildir. Bülbül gerçektir ve onu mutlaka bu akşam bulun ve buraya getirin! Bülbülün bu akşam imparatorluk taht salonunda bulunmasını emrediyorum! Eğer emirlerim yerine getirilmezse sarayın altını üstüne getirir ve bütün saray yöneticilerini hapse attırırım! Akşam yemeğine kadar emirlerimi yerine getirmezseniz gerisini siz düşünün!”
Bunun üzerine yüce saray görevlisi hapşurdu, yutkundu ve saray koridorlarında geçmeye başladı. O gezerken, çok sayıda saray görevlisi de onunla beraber koridorları aşağı yukarı gidip geldiler.
İşin tuhaf olan tarafı, bütün dünya bülbülün ne olduğunu bildiği halde saray görevlilerinden hiç biri bu konuda bilgi sahibi değildi.
En sonunda bu koridorlarda dolaşan saray görevlileri mutfakta çalışan bir kıza bülbülün ne olduğunu sordular. Kız şöyle dedi;
“- Evet bülbülün ne olduğunu biliyorum: Bülbül ormanda yaşayan, çok güzel ötüşü olan bir kuştur.
Ben saray mutfağından aldığım yiyecek artıklarını hasta anneme götürmek için orman yolunu kullanırım. Bazen yorulduğumda ormanda ağaçların altında oturduğumda, bülbülün o güzel ötüşünü dinler, mutlu olurum.
Bülbül güzel öterken duygulanırım. Bazen yüreğim dolar, gözlerimden yaşlar gelir. Bülbülün ötüşünü dinlediğim zaman annem öptüğü zaman duyduğum mutluluğa benzer bir haz duyarım.”
Birinci şövalye mutfakta çalışan aşçı yardımcısı kıza bülbülü bulmasını emretti ve şöyle dedi;
“- Bülbülü bulursan, bu akşam yüce imparatorun sofrasına yakın bir yerde bulunmanıza izin veririm. Onun için lütfen bizi ormanda bülbülün bulunduğu yere götür. Ona bu akşam imparatorun sofrasına davetli olduğunu haber vermeliyiz.”
Böylece saray nazırı, mutfak görevlisi kız ile yola koyuldular. Ormana bülbülü bulmaya gittiler. Tabi nerdeyse; yarı saray görevlisi de onlarla beraber yola çıktı.
Yolda giderken “mö” diye böğüren bir inek gördüler.
“- Bülbül bu mu?”
Diye sordular. Genç kız;
“- Hayır. Bu gördüğünüz inektir.”
Dedi. Gidecek daha epey yol vardı. Gide gide kurbağaları gördüler. Kurbağalar “Grak! Grak!” diye ötüyordu. Onları da bülbül sandılar. Genç kız;
“- Hayır, bu gördükleriniz kurbağadır.”
Dedi. Ancak az sonra bülbülü göreceklerini müjdeledi. Bülbülü gördükleri zaman küçük kız şöyle dedi;
“- Sevgili bülbül, imparator hazretleri senin şarkılarını dinlemek istiyor!”
Bülbül bu davete çok sevinmişti.
“- Evet. Memnuniyetle davetinize geliyorum.”
Dedi. Bülbül imparatorun huzurunda öteceği için çok mutluydu. Büyük bir coşkuyla ötmeye başladı. Orada bulunanlar, bülbülün ötüşü ile mutluluktan neredeyse uçuyordu.
Saray nazırı bülbülün ötüşünü ince camdan yapılmış küçük çanların çıkardığı sese benzetti. Şövalye, bülbülün o küçük haliyle bu kadar çok beğenilmesini bir türlü anlamadı.
“- Bu güne kadar nasıl olur da bülbülü tanımamışız.”
Dedi. Küçük kuş beğenilmekten mutluydu. İmparatorun karşısında olduğunu sandı ve tekrar ötmeye başladı. Saray nazırı bülbülü bu akşam imparatorun huzurunda ötmeye davet ettiği zaman çok mutluydu;
“- İmparator hazretleri bu akşam sizleri dinlemek için can atıyorlar, sizleri saraya davet ediyorum.”
Dedi. Bülbül şöyle dedi;
“- Benim en iyi öteceğim yer bu yeşillik alandır; Ormandır. Ancak yine de madem ki imparator istiyor, sarayda da ötebilirim.”
O geceki toplantının şerefine sarayda her şey en mükemmel bir şekilde hazırlanmıştı. Sarayın porselen duvarlarında binlerce altın lamba ışıl ışıl parıldıyordu.
Koridorlara en güzel orkideler, güller ve diğer seçkin çiçekler yerleştirilmişti. Salon oldukça kalabalıktı. Her kafadan bir ses çıkıyordu o uğultuda kimse kimseyi duyamıyordu. Salonun ortasında imparatorun altın tahtı yanına bülbülün konacağı altın bir dal yerleştirilmişti.
Küçük kız bülbülü bulduğu için mutfak işçiliğinden aşçılığa terfi ettirilmişti. Salonda ona da kapı arkasında imparatorun tahtına yakın bir yerde durabileceği bir yer gösterilmişti.
Saray görevlileri en güzel tören giysilerini giymiş bulunuyordu. Herkes gözünü altın dala konmuş olan küçük kuşa dikmişti. Yüce Çin Hakanı bir baş hareketi ile bülbüle şarkıya başlaması işaretini verdi.
Bülbülün ötüşü çok etkileyici idi. İki damla yaş imparatorun gözlerinden şakaklarına aktı. Bülbül bunu görünce daha bir coşkuyla ötmeye devam etti. İmparatorun duygulanması bülbülü çok mutlu etmişti. Artık keyfine diyecek yoktu. Sesi daha güzel, daha tatlı çıkmaya başladı.
Dinleyenler adeta büyülenmişti. Bülbülün ötüşünde görülen olağan üstü güzellik herkesi memnun etmişti. İmparator bülbülü mutlu etmek için boynuna minicik bir mücevher kolye taktı. İçindeki memnuniyeti bu şekilde ifade etmek istiyordu.
Bülbül ona içtenlikle teşekkür etti. Olayın en önemli yönü hükümdarın mutluluğu idi. Kolye takılırken bülbül ona şöyle seslendi;
“- Yüce devletlim hediyenize çok teşekkür ederim. Benim için en büyük ödül sizlerin takdirini kazanmaktır. Sizin yüreğinizin coşkusunu hissetmek, gözlerinizden iki damla yaş geldiğini görmek benim için en büyük mutluluktur. Sevginizi kazanmış olmak benim için en büyük ödül sayılır.”
Bülbülün Çin Hakanı karşısında ötüşü ile sağladığı başarı bütün saray kadınlarını şaşkına çevirmişti. Hepsi ağızlarına su doldurup bülbülü taklit eden sesler çıkardılar. Hepsi birer bülbül kesildiler.
Bülbüle o günden sonra kalacağı altın bir kafes sunulmuştu. Bülbül artık sarayda kalacaktı. Ancak verilen izinle sevgili kuşumuz günde iki defa saraydan ayrılıp orana gezintiye gidebilecekti. Akşam olduğu zaman bir saat için dışarı gezmeye gitmesine de izin verilmişti.
Bülbüle bakmakla görevli 12 hizmetçi ayrılmıştı. Bülbül uçmak istediği zaman görevli kuşlar onu ipek bir kordon ile bağlı tutarlardı. Tabi özgürlüğünün bu şekilde kısıtlanması bülbülün hoşuna gitmiyordu.
Sonunda bülbülün saraydaki serüvenleri şehirde herkesin diline dolanır olmuştu. Daha sonra bülbül gibi öteceğini söyleyen bazı genç kızlar ve hanımlar da saraya davet edildiler. Fakat hiç biri başarılı sayılmadı.
Bir gün elçilik görevlileri saraya koca bir paket getirdiler. Paketin üzerinde “bülbül” kelimesi yazılmıştı. Çin Hakanı yeni gelen paketi bir kitap sandı.
Paket açılınca içinden kurulduğu zaman bülbül gibi öten mekanik bir oyuncak çıktı. Görünüşü aynı bülbüle benziyordu. Fakat mekanik bülbülün üzerinde pırlantalar, yakutlar ve zümrütler vardı. Mekanik bülbül, kurulduğu zaman aynı hakiki bülbülün ötüşüne benzer sesler çıkarıyordu.
Ayrıca kuyruğunu aşağı yukarı indirip kaldırıyordu. Yapay bülbülün boynunda bir yaka vardı. Üstünde şöyle bir yazı vardı;
“ Bu bülbül Çin Hakanının bülbülü yanında çok değersiz kalır.”
Yeni bülbülü gören herkes bu çok mükemmel bir şey dediler. Bu yeni bülbülü Çin Hakanına getiren görevliye hemen bir nişan ve unvan verildi. Sonra her iki kuşun düet yapması istendi.
Ve böylece gerçek bülbül ile oyuncak bülbül bir süre birlikte ötüp durdular. Saray bülbülü kendi bildiği şekilde ötmeye devam etti. Japon bülbülü sadece waltz türü melodiler seslendiriyordu.. Çin hakanının müzik hocası iki bülbülü de çok beğendi. Japonyadan gelen oyuncak bülbül tekrar tekrar aynı melodiyi çalıp duruyordu izleyicilerden bir kısım saray görevlisi japon bülbülünün süslerine, üzerindeki kıymetli taşların parıltısına hayran kaldılar. Mekanik bülbül aynı parçayı usanmadan arka arkaya 33 defa çalabiliyordu. Saray görevlileri daha uzun süre onun ötmesini istiyorlardı.
Sonra Çin Hakanı gerçek bülbülün ötmesini istedi. Ansızın akıllarına gelince onu arayıp durdular. Fakat gerçek bülbül ortalarda yoktu. Kimsesi onun açık pencereden uçup gittiğini görmemişti. Bülbül ansızın yok olmuş, çok sevdiği ormana gitmişti. Çin Hakanı derin bir ah çekti ve ;
“- Şimdi ne yapıyor acaba?”
dedi. Saray görevlileri bülbülün yaptığına çok üzüldüler.
“- Onun bu yaptığı nankörlüktür!”
deyip durdular.
“- Fakat şimdi elimizde daha iyisi var!”
diye teselli almaya çalıştılar. Bu defa mekanik bülbül tekrar tekrar aynı melodiyi çalıp durdu. Sarayın bando şefi oyuncak bülbülü övüp durdu. Bir de şunu söyledi;
“- Orman bülbülünün ne yapacağı belli olmaz. Bu yaban kuşlarına güvenilmez. Ansızın çekip gidebilirler.”
Sarayın bando şefi oyuncak bülbülü gelecek Pazar halka göstermek istiyordu. Bunun için yüce hakandan izin istedi. Yüce hakan şöyle dedi;
“- Evet bu harika buluşu halka gösterebilirsiniz.”
Sarayın müzik yöneticisi ayrıca bülbülü çin usulü çay seremonilerine de götürdü. Orada bütün soylu aileleri toplu halde çay demleyip, çay yudumlarken büyük bir coşku ile yeni bülbülü dinlediler.
Daha sonra Çin Hakanının yatağının yanına bir ipek yastık yerleştirildi. Mekanik bülbül onun üzerine yerleştirildi. Çin sarayının bütün soyluları yeni bülbüle çeşitli altın hediyeler getirdiler. Bazı hediyelerin üzerinde elmas, yakut, zümrüt gibi kıymetli taşlar vardı. Sonra sarayın yeni bülbülüne saray müzikçisi unvanı verildi. Yeni bülbül Çin Hakanının sol tarafına yerleştirildi. İnsanın kalbi sol tarafta olduğu için bütün değerli şeyler hep sol tarafa konulurdu.
Böylece bir yıl geçti. Bu süre zarfında Hakanın yüce musiki üstadı bu suni bülbül hakkında 25 ciltlik bir kitap yazdı. Bu bir yıllık süre zarfında hakanın yüce saray musiki hocası bülbül hakkında konserler düzenledi.
Bütün saray görevlileri bülbül hakkında yazılan bu kıymetli eseri tekrar tekrar incelediler. Artık mekanik kuşun bütün marifetleri herkesin dilide idi.
Sonra mekanik bülbül çeşitli ortamlarda halka tanıtıldı. Deniz kıyısındaki ormanda bülbülü dinlemeye alışkın olan balıkçılar bu sihirli oyuncağın ötüşüne pek ısınamadılar. Fikirlerini açıkça söylemek de istemediler. Birbalıkçı şöyle dedi;
“- İyi hoş da bizim bildiğimiz bülbülün ötüşü gibi olması mümkün değil. Benim içimde tarifi imkansız bir boşluk bıraktı.”
Bir süre sonra ithal bülbül en güzel ötüşlerle Çin Hakanını coşturduğu bir akşam, ansızın “cırt” diye bozuldu. Saray doktoru hemen çağrıldı. Saatçibaşı yüce hakanın huzuruna davet edildi. Sevimli oyuncağı tamir etmesi istendi.
Az bir onarım yapıldı da, fakat düzeneklerindeki aşınma iyi bir onarıma olanak vermiyordu. Bu şekilde tamirden sonra artık yılda bir defa ötüşüne izin verildi.
Aradan beş yıl geçti. Sonra ansızın felaket kapıya geldi dayandı. Çin Hakanı ağır sağlık sorunları ile uğraşıyordu. Ölümcül bir hastalığı olduğu söyleniyordu. Çinliler Hakanlarına büyük önem verirler. Devletinin başının hasta olması ülkeyi felaketin eşiğine getiriyordu. Çin Hakanının az bir ömrü kaldığı söyleniyordu.
Hakan ağır hastalanınca o ölüm döşeğinde yatarken hemen yeni bir devlet başkanı seçildi. Halk sarayın dışında toplanmış hükümdarın sağlığı ile ilgili açıklama bekliyordu. Saray nazırı sarayın dışında toplanmış olan halka tepeden bakarak;
“- Bir şey yok!”
dedi. İmparator hastalıktan buz kesmişti. Yüzü soldu, sapsarı oldu. Artık etrafındakiler onu ölüme terk ettiler. Hemen yeni hakana bağlılıklarını sunmaya gittiler.
Sarayın koridorlarına yeni halılar serilmişti. Ortada tam bir ölüm sessizliği vardı ve bu sessizliği bozacak ne bir ses ne bir hareket vardı.
Sonra ansızın pencereden ormandaki bülbülün ötüşü duyuldu. Evet o yaşıyordu. Pencere hizasında gezerken sevgili hakanın darda olduğunu hastalandığını öğrenmişti. Şimdi ona ötüşü ile hayat vermek istiyordu.
Bülbül coşku ile öttükçe hakanın yüreği daha hızlı atmaya başladı. Eline ayağına kan akışı hızlandıkça daha iyi soluk almaya başladı. Bedenine kan, yüreğine canlılık geldi. Yavaş yavaş kendine geldi.
Bülbülün ötüşü devam ettikçe Hakan kendine geldi. Ayağa kalktı, pencereye bülbülün yanına gitti. Hakan şöyle dedi;
“- Hoş geldin sevgili bülbül. Gelişinle bana yeniden hayat verdin. Sana sonsuz teşekkür ederim. Bana yeniden hayat verdin, sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Sana nasıl bir ödül verebilirim? Dile benden ne dilersen!    
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İŞ BİLMENİN DEĞERİ
 
 
Vaktin birinde bir kral güzel bir hanıma aşık olmuştu. Kızı ailesinden istediği zaman, kız şöyle dedi;
“- Bence onun sadece kral olması yeterli değil. Onun aynı zamanda iyi bir iş öğrenmesi lazım. Krala söyleyin bir iş öğrensin işini gördüğüm zaman, bir değerlendirme yapacağım. İşini beğenirsem kral ile evlenirim!”
Kral uğraşır ve halı dokumayı öğrenir. Altı aylık bir çaba harcayarak çok güzel bir halı dokur. Bunun üzerine o hanım ile evlenir.
Aradan bir zaman geçer. Bir gün kral ülkeyi tanımak için kıyafet değiştirerek bir boydan bir boya memleketi gezmeye karar verir.
Üç gün sonra bir handa kaldığı sırada silahlı kişilerin baskınına uğrar ve kaçırılır. Kralı kaçıranlar onu 20 altına komşu bir ülkeye satmak isterler. Kral bunu duyunca şöyle der;
“- Ben çok güzel halı dokurum. Bırakın ben bir halı dokuyayım. O halıyı saraydaki kraliçeye on bin altına satabilirsiniz. Hele benim bildiğim bir model vardır. Onu çizeyim gidin saray görevlilerine gösterin siz halıyı götürmeden pey isteyin. Size en azından iki bin altın ön ödeme yaparlar!”
Kral iki gecede halının modelini çizer ve boyar. O taslağı alanlar saray kapısına varıp kraliçe ile görüşür. Kraliçe parayı vermeyi kabul eder. Bu arada onların kaldığı yeri öğrenir.
Oraya baskın yapar, gelen silahlı askerler kralı kurtarır.
EN ÜSTÜN DİLEK
 
Vaktiyle bir kral bir ormanda avlanırken tenha bir alanda adamlarından uzak düşünce; iki eşkıyanın hücumuna uğrar. Yakında bulunan 4 köy delikanlısı onu kurtarmak için büyük gayret sarf ederler. Eşkıyalara iyi bir dayak atarlar ve kralı kurtarırlar.
Kral onları sarayına davet eder, güzel bir yemek ziyafeti verir. En sonunda onlara kendisinden ne istediklerini sorar.
Birinci delikanlı;
“- Ben köyün en zengini olmak isterim.
Der. Kral bunu kabul eder. İkinci delikanlı;
“- Ben kendim için bir şey istemem sadece köyümüze yol yaptır, bu bize yeter. Yol yapılınca köyümüz gelişecek hep birlikte zengin olacağız.
Der. Üçüncü delikanlı şöyle der;
“- Ben bir kıza aşığım, onunla evlenmek istiyorum.”
Kral gerekli düğün masraflarını ödeyeceğine söz verir. Ona iyi döşenmiş güzel bir ev bağışlar. Dördüncü delikanlıya gelince o krala şöyle der;
“- Lütfen benim misafirim olun!”
Kral;
“- Bu çok basit iyi düşün gerçekten başka bir şey istemiyor musun?”
der. Delikanlı bunun üzerine şöyle der;
“- Gerçekten tek istediğim, bana misafir olmanızdır. Gelip te köyde basit bir kerpiç evde kalmak istemezsiniz. Bu sizin şanınıza yakışmaz. Sizi misafir etmem için bana en azından bir saray yavrusu yatıracaksınız. Ayrıca basit bir kişinin misafiri olmak izin şanınıza yakışmaz. Onun için bana iyi bir asalet belgesi ve üstün bir mevki vermelisiniz. Ayrıca sizi ağırlayabilmem için bana üstün bir ekonomik güç sağlamalısınız.”
Kral gülümsedi ve şöyle dedi;
“- Delikanlı siz arkadaşlarınızdan hepsinden daha karlısınız. Basit bir isteğin arkasından üstün bir kazancı, elde etmeyi çok iyi planladınız.”
 
Bu sarayın en görkemli odasında Hakanın Altın Tahtı bulunurdu. Hükümdar yaşamının en önemli bölümünü, içinde tahtının bulunduğu pembe salonda geçirirdi. Etrafında daima her an ona hizmet etmeye hazır bir görevli ordusu hazır beklerdi
Daha sonraki yıllarda kraliçe kendi çocuklarını yanına alıp babasını görmeye gidiyordu. Bu ziyaretler çocukları da çok mutlu ediyordu. Kral ve kraliçenin çocukları birlikte ormanda hayvanlar ile birlikte iyi vakit geçirmesine yarıyordu.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İYİ MISIR YETİŞTİRİCİSİ
 
Bir ilçede iyi mısır yetiştiricisi olmakta iddialı bir çiftçi vardı. İlginç olan, o diğer kendisine rakip sayılan kimseleri de daha iyi türler yetiştirmeleri için teşvik etmesi idi.
Onlara en iyi tohum türlerini, en iyi tarım ilaçlarını, en iyi sulama yöntemlerini ve gübreleme malzemelerini öneriyor ve gayretlerinde onları destekliyordu. Bir ilçe yöneticisi ona rakiplerini ne için bu kadar desteklediğini sorduğunda şöyle dedi;
“- Eğer komşularım daha kötü türler ekerlerse, onların ürünlerindeki polenler benim tarlalarımdaki mısırları da etkiler. Onların iyi tohum türleri kullanmaları, sizin üstünüzdeki verimliliği de arttırır. Üstün başarı hedefleyenler, başkalarının da başarılı olması için destek vermelidir.
Barış arayanlar barış bulabilirler. Barışçı olanlar barış yanlılarını desteklemelidir. Güzellik arayanlar güzellik yaratma peşinde olanları desteklemelidir.
Bir konuda bütüncül düşünme, büyük düşünme; başarıya ulaşmak için tek çıkar yoldur. Toplumlar büyük hedeflere ancak büyük düşünmekle varabilirler.
Çocuklarımızın başarılı olmaları ancak toplumumuz hep birlikte başarıya koşması ile mümkündür.
Kendileri başarılı olmak isterken başkalarını engelleyenler bir gün o engele kendileri de takılırlar.
 
 
 
SAVAŞ TAKTİĞİ
 
Vaktiyle bir Hint Racası Çin’i istila etmeye karar vermişti. Çin’in büyük bir ülke olduğunu duyduğu için çok büyük bir ordu düzenlemişti. Sadece Çin ülkesini bugünkü Güney-Doğu Asya’nın olduğu alanın ötesinde sanıyordu.
Hint Racası her gittiği yerde Çin Hakanı’nı yeneceğini söylüyordu. Bunları diye diye Sumatra bölgesine kadar geldi.
Hint Racasının devamlı tehditlerini duyan Çin Hakanı, başvezir ile diğer vezir ve komutanları toplantıya çağırır.
Toplantının başında hakan sorunu orada hazır bulunanlara açar ve nasıl karşılık yapılacağını sorar.
Bunun üzerine başvezir eğilir ve hakana alçak sesle bir şeyler anlatır. İkisi de gülümser fakat bir açıklama yapmazlar. Kısa bir süre sonra komutanlar yaşlı denizcileri göreve çağırdılar. Görevliler eski yelkenlileri ve paslı bıçak, kılıç gibi aletleri toplattılar.
Bütün bunlar eski gemilere doldurulup Sumatra adası önlerine gönderildi.
Limanda Hintli komutanlar gelen Çinli gemicileri sorguladılar. Çinli gemiciler genç yaşta sefere çıktıklarını anlattılar ve şöyle dediler;
“- Çin uzak bir ülkedir. Genç yaşımızda yola çıktık, gelinceye kadar ihtiyarladık. Zaman çokluğunda kılıçlarımız ve bütün aletlerimiz paslandı.2
Hint Racası Çin’in o kadar uzakta olduğunu öğrenince Çin’e sefer düzenlemekten vazgeçti.
 
 
 
 
 
 
ÇOBAN VE KURT
 
Vaktiyle bir çoban sürüsünü giderken onu devamlı gözetleyen bir kurda gözü takılmış. Kurt devamlı olarak sürünün etrafında dolanıyor, fakat herhangi bir kötü davranışta bulunmuyormuş.
Çoban ilkin kurdu gördüğü zaman canı sıkılıyormuş. Zamanla kurdun zarar vermediğini görünce, ona alışmış. Bir müddet sonra onu arar hale gelmiş.
Çoban kurdu bir çoban köpeğine benzetiyormuş. Bir müddet sonra kurdun sürü etrafında bulunmasını adeta kendi için güvence olarak görmeye başlamış. Şöyle diyormuş;
“ Eminim sürüyü kurdun etrafında gören yaban hayvanları bizden uzak dururlar.”
Aradan günler geçmiş. Çoban ani bir önemli iş dolayısıyla sürüden ayrılmış veya sürüden ayrılmak zorunda kalmış. Kısa bir süre için köye gitmiş.
Birkaç saat sonra döndüğü zaman sürünün bir çok koyununun parçalandığını görmüş. O zaman, sürüyü kurda emanet etmekle ne kadar hata ettiğini anlamış.
 
 
 
 
 
GÜNEŞİN OĞLU
 
Vaktiyle çok eskilerde Güneyde Beş Parmak Dağlarının eteklerinde bir çoban yaşarmış. Çobanın bir ağılı ve bir kulübesi varmış. Çobanın ayrıca yakın köylerden birinde de mükellef bir ağılı ve evi varmış.
Çobanın akrabalarından bir kadın istenmeyen bir gebelik yapmış. O köyde o tür bir doğum yaparsa köylüden ve akrabalarından büyük tepki göreceğini düşünüyormuş.
Çobana derdini anlatmış ve onun ıssız bir bölgede olan mandırasında kalmak istemiş. Çoban ona acımış ve onun için de ilave bir oda yaptırmış.
Kadın gebeliği süresince dağdaki o mandırada kalmış. Çobanın keçilerini sağmış, hellim yapmış, ekmek yoğurmuş, en sonunda da çocuğunu doğurmuş.
Çocuğu doğduktan sonra kadın ortadan kaybolmuş. Sekiz on sene sonra bulduğu kocadan ayrılmış. Yeni bir evlilik yapmış, yeni kocası çocuğu istemeyince getirip yine çobana bırakmış.
Kadın arada bir gelir çocuğun ihtiyaçlarını görür sonra ortadan kaybolurmuş. Çocuk 12 yaşına gelince kadın yine ortadan kaybolmuş.
Çoban çocuk ile çok iyi anlaşırmış. Sonra akrabasından dul bir kadını da mandıraya yanına almış. Çocuk devamlı olarak çobana;
“- Benim anam babam nerede?”
diye sorarmış. Arada bir çobanın ilk karısından torunları da geldiğinde çocuğa;
“- Senin anan baban yok mu?”
diyorlarmış. Çocuk buna çok üzülürmüş. Çobana daima;
“- Benim anam babam kim?”
dermiş. Çoban her defasında onu teselli edecek bir şeyler bulmaya çalışırmış.
En nihayet bir gün çoban şöyle demiş;
“- Oğlum senin baban güneş, anan deniz.”
Demiş. Ondan sonraki günlerde çocuk ille denize gitmek istemiş. Çoban bir gün çocuğu da beraberine alarak güneye gitmiş. Son yıllarda çoban çocuğa kaval çalmayı öğretmiş.
Çocuk deniz kıyısına oturmuş kaval çalarken deniz kıyısındaki balıkçılardan birkaç genç yanına gelmişler. O delikanlılar da çocuğa;
“- Anan baban kim?”
demişler. Çocuk da onlara;
“- Anam deniz, babam güneş.”
Demiş. Orada bir balıkçı;
“- Anan deniz olduğuna göre bizimle gel. Sen bizimle olunca çok balık tutarız.”
Demişler. Gerçekten de günlerce bereketli avları olmuş. Çocuk daha sonra her geçen gün denize daha çok sevdalanmış. Dalıp sünger avlayan, midye çıkaran deniz adamları ile iyice dost olmuş.
Bir gün bir dalış sırasında baygınlık geçirince yunuslar onu kıyıya doğru iterek getirmişler. Daha sonraki günlerde yunuslara binmeyi denemiş. Uzak kıyılardaki mağaralarda yaşayan foklara karışmış.
Artık gittikçe ona bakan ihtiyardan uzaklaşmış. Bir gün yaşlı çoban gelip onu aramış.
“- Neredesin be oğlum!”
demiş. Çocuğun cevabı şu olmuş;
“- Anam deniz, babam güneş!”
Daha sonraki günlerde ihtiyar çobana denizler padişahının sarayına gittiğini anlatmış. Denizlerde deniz atlarına binip dolaştığını anlatmış.
İhtiyar ondan dinlediklerini torunlarına anlatmış. Ondan sonra balıkçılar ona “denizin dölü” demeye başlamışlar.
Çoban onun anlattıklarına inanmamış. Birlikte dağlarda geçen günlerini özlemiş. Onu denizden koparmayı düşünmüş. Bunun için balıkçıların kayıklarını yakmış.
Fakat o gene hep deniz, hep deniz diyor, her zaman dalıyor ve her gelişinde masallar anlatıyormuş.
Artık onun etrafındaki balıkçılar da uzun hikayelerine inanmaya başlamışlar. Bir müddet sonra artık deniz kıyılarında da görünmemeye başlamış.
İhtiyar bir gün gelip onu azarlamış. Bir gün yine deniz kıyısına gelip onu balıkçılara sormuş. Onun anlattığı masalları hep dinlemiş olan bir balıkçı şöyle demiş;
“- Onun babası güneşti. Hep güneşe doğru yükselmek, uçmak istiyordu. O şimdi güneşe ulaştı!”
 
 
 
 
 
 
 
ŞAHİNE DÖNÜŞEN KARDEŞLER
 
Vaktiyle Kıbrıs’ta adanın güneyinde bir köyde Hacali isimli bir adam yaşardı. Adam çiftçilik yanında hayvan besleme işlerine de merak sarmıştı.
Epey koyunu ve keçisi vardı. Hacalinin yedi çocuğu vardı. Bir gün karısının doğum yapacağı bir sırada çocuklarını yakındaki bir su kuyusuna gönderir. Çocuklar birer kova su getirmek için kuyuya gitmişlerdi. Kardeşlerden küçüğü dengesini kaybederek kuyuya düşer. Kardeşleri onu kurtarmak için çok uğraşırlar. Bu yüzden eve tez dönemezler.
Babası bunların gelişini bekleye bekleye canı sıkılır. Gözlerini kuyunun çevresinden ayıramaz. Babası onların geleceğini dört gözle beklemektedir. Bekleye bekleye canı sıkılır. Gözü hep kuyunun bulunduğu bölgeye çevrilidir.
Hep onları araştırır. Bir ara yedi şahin o belgede alçaktan uçmaktadır. Bunu gören bir komşu kadın;
“- Aha bak şahin oldular da uçtular!”
der. Babaları da üzüntülü şunları der;
“- İnşallah şahin olsunlar da uçsunlar.”
Babanın bedduası tutar ve çocukları şahine dönüşürler.
Hacalinin karısının nurtopu gibi bir kız çocuğu doğurur. Aradan yıllar geçer. Küçük kız büyür. Sonunda güzel bir genç kız olur. Bir gün evlerine bazı tanıdıkları gelir. İçlerinden bir hanım;
“- Yarabbi ne güzel kız!”
der. Başka bir akrabaları da şöyle der;
“- Güzel amma onun sebebine yedi kardeşi de şahin olup uçtu!”
Genç kız kardeşlerinin durumunu öğrenince onları bulmanın yollarını arar. Tanıdık biri ile ermiş bir kadına giderler ve ona akıl danışırlar. Ermiş bacı onlara şöyle der;
“- Annenin yüzüğü tılsımlı bir yüzüktü, onu güneşe tuttuğunda sana gideceğin yolu gösterir.”
Güneşin gösterdiği yol taştan bir kapıya çıkar. Kapıda eski bir tarihi anahtar vardır. O kapıdan geçince kardeşlerini bulacağın evin yoluna girerler. Gide gide Şahinler Tepesi dedikleri yerde Şahin Yuvası denilen çok güzel büyük bir ev vardır.
Kapıya vardıkları zaman kapının üst başında bir tavus kuşu bulunur. Kapıdan girişte bir at ile bir it görür. Atın önüne bir parça et, itin önünde de bir demet ot vardır. Atın önündeki eti ite verir, itin önündeki otu da ata verir.
Bu şekilde kardeşlerine varacağı yol açılır. Karşısında bir oda görür. Masa üzerinde yiyecekler vardır. Kardeşlerinin yediği yiyeceklerden o da yer. Derken yedi şahin gelirler. Elinde annesinin yüzüğü vardı. Şahinler kardeşleri olan genç hanımı o yüzükten tanırlar.
Onu tanıyınca büyü bozulur. İnsan haline dönüşürler ve birlikte mutlu bir ömür sürerler.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
TAVŞAN VE FİL
 
Vaktiyle çok kurak bir dönemde aslan, fil, maymun, kurtlar ve daha çok sayıda hayvan bir bölgede toprağı kazarak su bulmaya karar vermişler.
Ancak tavşan bu konuda iş birliği yapmak istememişti. Kendisi susadığı zaman yer altı mağarasına inip ihtiyacını gideriyordu.
Bütün hayvanlar işbirliği yapıp bir çukur kazdıklarında oldukça gür akan bur su kaynağı bulmuşlardı.
Ancak diğer canlılara yardımcı olmadığı için tavşanın suyun başına yaklaşmasına izin vermiyorlardı.
Bir gün tavşan çok susayınca file yalvardı. Fil ona acıdı ve biraz su verdi. Tavşan buna çok sevindi.
O günden sonra o da diğer hayvanların ortak işlerine katıldı. Bir müddet sonra avcıların kurduğu tuzağa düşen bir fil yavrusunu tavşan kurtarmıştı.
O küçük hayvan fili saran ipleri kemirince fil de kolayca kurtulmuş oldu.
Bu hikayeden çıkaracağımız bir ders vardır. Hata yapanları affedelim ve onları yeniden kazanma yolunu arayalım. Böyle yaparsak sonuçta o da bize bir gün yardım edebilir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HAZRETİ MUSA VE FİRAVUN
 
 
 
Firavun peygamber olduğunu söyleyen Hazreti Musa’yı sorgulamaya almış. Onun mucize göstermesini istemiş. Sonuç olarak şöyle bir karar alınmış; Hz. Musa ve Mısırlı Rahip Nahune’ye ayrı ayrı kilitli iki oda verilmiş, yanlarına da birer kurumuş ağaç dalı konulmuş ve bu ağaç dalını filizlendirmeleri istenmiş.
Musa, Allah’ın elçisi olduğu için onun korunacağını düşünmüş ve bütün gece uyumuş. Sabahleyin kalktıklarında rahibin odasındaki kurumuş ağaç dalının filizlendiğini görmüşler.
O gece Hz. Musa Allah’a kendisine yardım etmediği için sitem etmiş. Allah Hz.Musa’ya şunu demiş;
“- Ya Musa! Mısırlı Rahip’in hakkını teslim etmek lazım. Adam gerçekten sabaha kadar uyumadı, içten inanarak devamlı yalvardı! Sen ne yaptın? Hiç yatıp uyudun!”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ALTIN BOYNUZLU GEYİK
 
 
 
Bir zamanlar Orta Asya’nın batı kısmında bir kasaba yakınında bir çiftçi vardı. Güzel bahçeleri ve bağları yanında at yetiştiriciliği de yapardı.
Genç yaşında çok güzel bir kadın ile evlendi. Bir kızları bir de oğlan çocukları oldu. 15 sene mutlu yaşadılar, sonra kadın hastalandı ve öldü.
Çiftçi kısa bir süre sonra başka bir kadın ile evlendi. Evlendiği kadının da çirkin bir kızı vardı. Üvey anneleri çocukları istemedi. Onlara çok kötü davranıyordu.
Sonunda evin kızı yanına kardeşini de alarak ormana kaçmayı kararlaştırdı. O zaman kız 15, kardeşi 13 yaşında idi. Yolda giderken erkek kardeş çok susadı.
Bir ırmağa geldiler, orada eğilip su içmek istedi. Kız kardeşi bırakmadı. Çünkü o ırmağın suyunu içen kurbağa oluyordu.
Ertesi gün gide gide yine bir ırmak kıyısına geldiler. Oğlan çocuğu susuzluğa dayanamadı. O ırmağın suyunu içer içmez geyiğe dönüştü.
Genç kız bu duruma çok üzüldü.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
TALİHİNİ ARAYAN ADAM
 
 
Bir adam talihsiz olduğunu söyleyip duruyordu. Adamın biri ona şunu söyledi. Bu ormanın sonuna gidersen orada Hz Hızır’ı görürsün. Ondan sana bir miktar şans verilmesini iste. Adam yolda giderken hasta aç bir kurt gördü. Onun halini hatırını sordu. Karşılıklı dertleştiler. Kurt ona nereye gideceğini sordu. Sonunda adam şöyle dedi;
“-Hz Hızır’a söyle benim için de sana biraz talih versin.”
Adam yoluna devam etti. Yolda bir ağaç gördü. Ağaçla konuşmayı babasından öğrenmişti. Ağaç da talihinden şikayet etti. Köklerinde koca bir maden parçası olduğunu söyledi.
“-Hz Hızır’a söyle bana da seninle biraz talih yollasın.”
Dedi. Adam gide gide güzel bir konağın önüne geldi. Kapıda genç güzel bir kız vardı, o da şanssızlıktan şikayet ediyordu. Sonunda orman kenarında eski bir konakta oturan Hz Hızır’ı buldu. Ondan bir kova dolusu kısmet istedi. Hz Hızır ona sevgi ile baktı ve şöyle dedi.
“- Kader kısmet için bu kadar yolları teperek gelmeniz gerekmezdi. Eğer baksaydın ve görmesini bilseydin, kısmetini her yerde bulabilirdin. “
Adam kısmet için rica etti ise de aldığı cevap olumsuz oldu.
Adam dönüşün yolu üstündeki konağa uğradı. Şansını arayan genç hanımla konuştu. O hanım ona evli olup olmadığını sordu.
“- Bu geceyi konakta geçirebilirsin.”
Dedi. Ancak adam vaktinin olmadığını gidip şansını arayacağını söyledi ve şöyle dedi.
“- Kusura bakma vaktim yok gidip şansımı arayacağım.”
Adam oradan çıktı ve yol üstündeki yüce ağaca uğradı. Onunla ayak üstü dertleştiler. Ağaç kökünde olan parıltılı ağır bir maden parçasından. O parçanın bir sandıkta gömülü olduğunu ve ondan kurtulmak istediğini söyledi. Adamın ağaca söylediği de aynı şeydi.
“- Durup ben senin kökündeki sandığı çıkaramam, vaktim yok gidip şansımı aramam lazım.”
Adam yoluna devam etti yolda hasta aç kurda rastladı kurtla da konuştular. Kurt ona Hz Hızır’ın ne dediğini sordu.
“- Hızır bana kısmetin karşındadır, onu başka yerde arama dedi.”
Kurt bunun üzerine atılıp adamı parçaladı ve yedi
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HER ŞEYDEN İKİ TANE
Vaktiyle adamın biri tarlasında kocaman bir Horasan küpü bulur. Küp birkaç insan sığacak kadar büyüktür. O küpün oraya nereden ne zaman geldiğini anlayamaz. Arkadaşlarının yardımı ile küpü eve getirir. Onu avlusunun bir kenarına yerleştirir. Karısı küpü incelerken başını eğip küpün içine baktığı anda başındaki tarak küpün içine düşer.
Biraz sonra küpün içine baktığı zaman tarağın iki tane olduğunu görür. Gözlerine inanamaz. Durumu kocasına anlatır ve sebebini sorar. Kocası şöyle der;
“- Bak bir deneme yapalım. Küpe bir avuç para atalım.”
Denemeyi yaparlar bu defa küpte iki katı para olduğunu görürler. Şu kanaate varırlar, bu küp sihirli bir küptür.
Bu küpe altın, gümüş ve para atarak kısa zamanda zengin olurlar. Bir gün kadın küpünü temizlemek için eğildiğinde, küpün içine düşer. Bu defa küpün içinde iki kişi belirir. Evin hanımı panik içindedir. Bu yeni geleni istemediğini kocasına söyler.
“- Onu geri geldiği yere atalım.”
Der. Kocası itiraz eder.
“- Onu geri atarsak yine çoğalır.
Der. Bu defa kadın kocasını küpün içine iter. Bu defa onların benzeri olan bir çift insan daha olur. Ona da bir ev yaparlar. Kavga etmek yerine barış içinde yaşamaya karar verirler.
Hafta sonu Pazar yerine gittikleri zaman onları gören herkes şaşırmış. Halktan birisi şöyle demiş:
“Bakınız özdeş ikiz olan bu hanımlar özdeş ikiz olan bu beylerle evlenmişler.
 
 
 
 
 
BEYAZ ALABALIK
 
Bir göl kenarındaki bir kalede Gülce Hatun isminde çok güzel bir kadın yaşardı. Soylu bir beyle nişanlanmıştı. Evlenmelerine az kala kırk haramilerden bir grup kaleye girer, Gülce Hatun’u alıp götürmeye kalkarlar. Kaçarlarken çıkan kavgada, Gülce Hatun öldürülür ve cesedi göle atılır. Bu olaydan sonra bu yörede yaşayanlar göle gezmeye geldiklerinde o zamana kadar görülmedik güzellikte bir balık görmüşler. Bu bir alabalıktı. Bu doğa harikası alabalık devamlı olarak berrak sularda bir ileri, bir geri dolaşıyor, kendi gibi bir balık arıyordu.
Yöre halkı bu yeni gördükleri eşsiz güzellikteki balığın, aslında bir peri kızı olduğuna inanıyordu. Kimse de ona el sürmek şöyle dursun yanına bile gitmiyordu. Köylülerin bu görüşüne dışarıdan gelenler de uyuyor, kimse tatsız bir davranışta bulunmuyordu.
Günlerden bir gün bir grup soyguncu bu yöreye gelince balığı yakalamaya girişirler.
İçlerinden en serserisi öğle yemeğinde balığı kızartıp yiyeceğini söylüyordu. Biraz sonra da balığı yakalayıp eve götürdü. Sonra da kocaman bir tavaya yağ koyarak kızartmaya girişti. Balık acı çığlıklar atarak tavanın içinde kıvranırken, serseri adam da kasıklarını tuta tuta, kasıla kasıla gülüyordu.
 
 
 
100 SOĞAN ÇALAN ADAM
 
Adamın biri soğan çalmaya karar vermişti. Soğan tarlasına gitmeye karar verdiği zaman ay dolunaydı. Kendi kendine şu kararı verdi. Soğan tarlasından sadece 100 soğan çalacaktı. Işık, yolunu görmesine yetecek kadar ışık vardı. Topladığı soğanları bir torbaya koydu ve atına yüklemeye çalıştı. Torba ağır olduğu için at böyle bir yükü taşımada zorlanacağını anlayınca yüksek sesle kişnedi.
Atın kişnemesini duyan çiftçi ailesi hemen tarlaya koştu ve hırsızı kıskıvrak yakaladılar. Adam yakalanınca köy muhtarının karşısına götürüldü. Köye bir hakim getirildi ve hırsızlık davası enine boyuna tartışıldı. Sonunda şöyle bir karara varıldı. Hırsıza ceza konusunda üç seçenek sunuldu.
1 nci seçenek; Hırsız 100 tane soğanın hepsini yiyecekti.
2 nci Seçenek; Hırsız 100 kırbaç yiyerek cezalandırılacak.
3 ncü seçenek; Hırsız 100 altın ceza verecek.
Hırsız bunlar içinde 100 soğan yemeği tercih etti. Ancak 20 tane soğan yiyince artık devam edemeyeğini söyledi. Bu defa ikinci seçeneği 100 kırbaç yemekti. Ona yirmi kırbaç vurulunca pes etti ve 100 altın vermeyi kabul etti.
Sonuçta 100 altını ödedi. Sonunda onu tanıyanlar şöyle dediler;
“- Eğer baştan 100 atını vermeyi kabul etseydi ne 20 soğan ne 20 kırbaç yemeyecekti.
 
Bu hikayenin bize öğrettiği ders şudur. Düşüncesizce yapılan işler insanı felakete götürür.
 
 
 
 
GÜLBEYAZIN HAYALETİ
 
 
Vaktiyle Kıbrıs’da Beş Parmak Dağlarının eteklerinde bir ağılda yaşayan bir çoban vardı. Çoban güçlü, kuvvetli, iyi ata binen, iyi tüfek kullanan yağız bir delikanlı idi. Adı Şahin idi. Ağılına yakın köylerden birinde Gülbeyaz isimli bir genç hanım yaşardı. Asıl adı Cemaliye idi. Ancak onun çok sevdiği bir atı vardı. Ona da Gülbeyaz derlerdi. Genç kız atı ile aynı zamanda doğmuştu. Beraber büyümüşlerdi. Erkek kardeşleri yoktu. Çiftçilik ile uğraşan babasına çok işlerde anası ile o yardım ederdi. Babası çok tezcanlıydı, işe düşkündü. Her ne olursa olsun önce iş derdi. Babası ne isterse hemen olmalıydı. Cemaliye babasının bir sözünü iki etmezdi. Onu nereye gönderse şöyle derdi;
“- Haydi bir nefesle hemen git gel.”
Çok defa şunu derdi:
“- Bak taşa tükürüyorum, kurumadan git gel.”
Ufukta uçar gibi bir at gördüklerinde;
“- Bak Gülbeyaz gidiyor!”
derlerdi. Gel zaman git zaman Şahin isimli çoban Gülbeyaz’a aşık oldu. Birkaç defa düz ovada yarıştılar. Şahin onu geçmeye kıyamadı. Sonra dünürcüler gitti geldi. Ancak yakın köyde toprağı bol, insafı kıt bir ağa yaşardı. Sümüklü dedikleri bir oğlu vardı. Ağa Cemaliye’yi oğluna almak isterdi. Cemaliye o aileye yüz vermezdi. Onun gönlü Şahinde idi. Bir akşam ağanın adamları Gülbeyazı kaçırmaya geldiler. Şahin haberi alınca yıldırım hızı ile geldi. Ağanın adamları köye gelmeden onlar köy dışına çıktılar. Atlar beyaz oldukları için kolay görülüyorlardı. Bir dönemeçte Şahinin kara yağız atına bindiler. Arkalarından yağmur gibi kurşun yağıyordu.
Şahin bir anda arkasında olan Cemaliye’nin havada uçarak Gülbeyazın bedeni ile kaynaştığını gördü. Onu yakaladıklarında yaralıydı. Gülbeyaz ne oldu diye sorduklarında hep aynı şeyi anlattı. Günlerce bütün köylü Gülbeyazı aradılar. Ne onu ne de atını bulamadılar. Yıllar sonra bile dolunay gecelerinde bir beyaz at hayaletinin dolu dizgin gittiği anlatılırdı. İşte derlerdi Gülbeyaz uçarcasına geçiyor. Malaycı Hasana,
“- Gülbeyazın mal seslerini duyarmısın.”
Dediler yok dedi. O Hep uçar gider. Gülbeyazın atıyla göğün yedinci katına uçup zalimlerden kurtuldu. Ancak adı hala bize yadiğar kaldı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HAKANIN ELBİSELERİ
 
Vaktiyle Özbek diyarında giyimine çok meraklı bir Hakan varmış. Bütün gün en çok giyimi ile ilgilenirmiş. Her gün saat 12 ile 14 arasında şehir halkını sarayının etrafında veya karşı meydanda toplar onlara en süslü kıyafetlerini göstermekten büyük mutluluk duyarmış. Onları yol boyunca dizer onu hayran bakışlarla süzmelerini istermiş. Onu alkışlamayanları azarlarmış. Halka kıyafetlerini göstermediği saatlerde sarayda aynanın karşısına geçer saatlerce hep kendini seyredermiş.
Bir gün yaşadığı şehire tanınmış bir dokumacı geldi. Hemen onu çağırıp başkasına malzeme satmamasını emretti. Yeni dokumacı onun için yepyeni desenler yaratmakla yükümlü tutulmuştu.
Daha güzel elbiselere sahip olduktan sonra halkı törenlerde de uzun zaman bekletmeye başladı. Halkın günden güne bu törenlerden sıkıldığı görülüyordu.
“- Bizi artık bir mucize kurtarır!”
diyorlardı. Bir gün bir mucize gerçekleşti. Hakan göğsü kabara kabara yürürken ansızın Tavuskuşuna dönüştü. O kimseyi düşünmediği için kimse de onu düşünmüyordu. Onun için kimse onun nasıl Tavuskuşuna dönüştüğünü fark etmedi. Daha sonraki yıllarda başkentin sokaklarında Tavuskuşları gezinip durdu.
 
 
 
 
YASEMİNCİ
 
Vaktiyle Leymason’da yasemin satan bir adam varmış. Ona Yaseminci Hasan derlermiş.
“- Cennet Kokulu Yasemin!”
diye çağırdığında herkes kulak kesilirmiş.
Her gün akşam üstü, bütün kasabayı sokak sokak dolaşır; yasemin satarmış. Soğuk Su Mahallesine yakın eski bir Osmanlı Konağında Ümmühan isminde bir bayan yaşarmış. Bu gelinlik çağındaki hanım, her akşam üstü yasemincinin gelişini dört gözle beklermiş.
Bu sene yasemin mevsimi açıldığında Ümmühan iki yasemin dizisi birden alarak mevsimi açmıştı. İkinci gün, yasemincinin gözünün içine baka baka yasemin dizisinde bir de gül isterim demiş. Yaseminci aradı taradı, ona bir değil iki gül buldu. Ümmühan hanım da çil çil gümüş paraları avucuna sıcak bir gülüşle bastırdı. Ertesi gün yine serinleyen bir akşamüstü balkonda akşam sefası başladı. Ümmühan’ın gözü hep yollarda idi. Az önce güzel bir yıkandı, saçlarına kına yaktı, elleri bir haftadan beri kınalıydı. Üç aylarda hiç kınasız kalmazdı. Başına Beyrut işi yemenisini bağladı. Pencere önüne oturdu; yüzüne allık, gözüne sürme, kaşına rastık çekmişti. Kök aynada dakikalarca kendi cemalini seyretti. Bir yeğeni vardı. Bazen onu gördüğünde şöyle derdi;
“- Sende mi hayransın kendi cemaline kafir!”
Ümmühan o sözün ne manaya geldiğini pek bilmezdi. Bir gün hoca hanıma manasını sordu. Ancak o açık seçik sözleri bile karmakarışık ederdi. Gene aklı ellerindeki nakışlara takıldı. O nakışları çok severdi. Yıkanırken kokulu sabun kullanırdı. Bir de son yıkanma suyuna gülsuyu koyardı.
Akşamüzeri yaseminci bir türlü gelmiyordu. Birden doğudan bir aydınlık belirdi;
“- Ay doğuyordu. Ayı gördüm illallah, elhamdülillah.”
Dedi. Az sonra akşamın alaca karanlığı içinde o beklediği ses duyuldu. Karanlık basarken o da çift çifte karpuz lambaları yakmıştı. Sehpanın üstünde iki karpuz lamba aralarında gümüş gülümdan. Duvarda kök ayna dizilmişti. Karpuz lambaların altında sırma işlemeli kadife örtü vardı. Bu güzellikler ortasında Ümmühan kök aynaya baktığında kendini bir masal dünyasındaki bir sultan kızı gibi görürdü. Bu akşam ince dantel yakalı bürümcük elbisesini giymişti. Anası onu gördüğünde;
“- Mavi benim kızıma çok yakışır!”
derdi. Artık yaşı gelmişti, hele bir kısmetlisi çıksa. Uzaktan yasemincinin sesi duyuldu.
“- Yasemin, cennet kokulu yasemin!”
Ümmühan o sesi duyduğu anda bütün benliğini sıcak anlatılmaz bir duygunun sardığını anladı. Yüzüne al bir parıltı, gözlerine ışıltı geldi. Gidip kendini kök aynada seyretmek istedi. Kök ayna onun hem arkadaşı hem sırdaşı idi. Kök ayna üzerinde gül ve kuş kabartmaları vardı. Ümmühan duygu dolu olduğu anlarda hep bu aynanın önüne gelirdi.
Bu gün giydiği elbisenin yakasında yetmiş akıl dedikleri mavi nakışlar vardı. Bu nakışları işlerken arkadaşları ile yaptığı bir şakalaşma vardı;
“- Yetmiş akıl, yetmiş fikir, bilmeyenin yüzüne tükür!”
Yasemincinin sesi, o ses dakikalarca alacakaranlıkta yankılandı durdu. Ümmühanın gözü hep yasemincide idi. Elinde oya işlemeli ipek mendil vardı. Yaseminci geldiği anda ona çil çil gümüş paralar ile beraber mendilini de verdi. Mendilde bir de mani yazılı kağıt vardı;
Mendilim dört köşeli
İçi güller döşeli
Eridim şeker gibi
Ben aşkına düşeli
Mendilini başka bir sevgi ve heyecanla tutuyordu. Yüreği göğsünde küçük bir kuş gibi çırpınıyordu. Yaseminci ile göz göze geldiler.
“- Öyle bakma!”
dedi yaseminci.
“- Beni öldüreceksin!”
söyledi mi söylemedi mi kendisi de farkında değildi. Belki de diyemedi. Bir duyan olurdu. İnsan el diline düşmeye göre. Bilen bir söyler bilmeyen bin söylerdi.
Göz göze gelişleri bir andı. Ancak saatler süren uzun bir zaman dilimi gibi geldi. Yasemin kokusu havaya bir efsun gibi sinmişti. İnsan yüreği kuş gibi uçacak olunca kanatları bir başka solukla açılır. Ellere göğüste bir başka sıcaklık yayılır.
İplikteki yasemin dizisini boynuna taktı. Mutlumuydu. Her insanın kendini mutlu hissettiği bir yol, bir ortam vardı. Onu da mutlu eden yaseminlerdi. Yoksa acaba yaseminci miydi?
Çil çil gümüş paraları ipek mendille uzattı. Tatlı bir gülüşle ayrıldılar.
 
*         *         *
Sıcak yaz gecelerinde iki üç defa kısacık buluşmaları oldu. Bir bohçacı kadın onlara mektuplar taşıdı. Okuyunca gözleri doldu. Tekrar tekrar okudular. Sorsan her satırı ezbere bilirlerdi. Okudukça ah çektiler, duygu yüklü maniler düzdüler.
Karyolam dört köşeli
İçi yasemin döşeli
Eredim şeker gibi
Ben aşkına düşeli
Anacığı bazen günde birkaç defa;
“- Şeker kızım bir kahve yap da içelim.”
Derdi. O sırada hep yaseminciden duyduğu mani aklına gelirdi.
Kahveyi pişiririm
Korkarım taşırırım
Sevdiğimi görünce
Aklımı şaşırırım
Bazen de bu maniyi değiştirerek söylerdi. Bu konuda bir türkü bile yakmıştı. Yalnız saatlerinde mırıldanırdı.
Aralarında olup biteni yaseminci ablasına anlattı. Ablası anasına aktardı. Bir düğün gecesi haremlik bir köşede gizlice buluştular. Bunu da anasına kendi anlattı. Anacığı hemen;
“- Gidelim oğlum, Allahın emrine isteyelim.”
Dedi. Sonra ilave etti;
“- Be Hasan böyle işler bekletmeye gelmez oğlum. Demir sıcakkene dövülür.”
Anası Cuma gününü bekledi.
“- Cuma gününde bir hayır var.”
Derdi. Çekti çarşafını başına, taktı eltisi Safinaz Hanımı koltuğuna. İki nefeste Ümmühan’ın oturduğu konağın önünde bulundular. Konağa Ümmahın’ı istemeye gittiler. Kız onları kapıda karşıladı. Niyetlerini sordu. Kadın şöyle dedi;
“- Kızım ben Hasan’ın annesiyim, yasemincinin.”
Keşke demez olaydı! Kapı hışımla yüzlerine kapandı. Ümmühan’ın;
“- Ben bir yaseminci parçasına varmam.”
Dediği duyuldu. Ne Safinaz Hanım ne de Hasan’ın anası Cemaliye Hanım kulaklarına inanamadılar. Hem geldiler, hem söylendiler. Safinaz Hanım artık Ümmühan adına ağzına almadı.
“- Şıllık !”
diyor başka bir şey demiyordu. Cemaliye kadın;
“- Artık zaman değişti.”
Dedi.
“- Başımıza taş yağacak. Allahın emriyle denildiğinde akan sular dururdu.”
Hem yürüdükçe hem söylendiler. Hasan, eve geldiklerinde duruşlarından, hallerinden olanları anladı.
“- Ben insan sarrafıyım.”
Derdi. Hasan anasına teselli verdi.
“- Boşver ana. Kız mı yok.”
Yaseminci parçası denmesi ona da koymuştu. Ancak Hasan kendini çabuk toparladı. Dayısının çalgılı kahve dedikleri kocaman bir kahvehanesi vardı. Anasına şöyle dedi;
“- Dayım bana kahveyi gel sen al çek çevir dedi. Ben dibekte kahve çekmeyi iyi bilirim. Uzak mahallelerden duyunu umumlar bile dibekte kahve içmeye gelirler. Önümüz ramazan. Karagözcü Kani akrabamız sayılır. O gelip Karagöz oynattığı geceler müşteriler asfaltın ötesine taşar. Bizim yeğenlerim Ali ile Salih’i de yamacıma çağırırım. Gül gibi geçinip gideriz. Ondan sonra sen gör beni. Kimin kızını istesek göğsümüzü gere gere gideriz. Hele bir de lokum işine başlayalım. Camcıların lokumu gibisi yok. Yani latilokum, güllüsü, cevizlisi hele hele Sadrazam Sucuğu.”
Hasan bunları dedi demesine de, yine de insan hali bu günlerce anlamsız gözlerle gezdi durdu. Arkadaşları gördükleri zaman;
“- Bu Hasan bir tuhaf oldu.”
Demeye başladılar. Üç ay geçmedi Ümmühan Hanım’ın babasının hanlarının yandığını duydular. Hasan evlerinin önünden geçerken;
“- Yaseminci!”
diye bağırdı. Kimseler çıkmadı balkonlara. Bir ay sonra Keziban Kadın Ümmühan’ın anasının öldüğünü söyledi. Kimisi o kadını “kan boğdu” dedi, kimisi de “ince hastalık” olduğunu söyledi. Çok geçmeden yeni bir kadını eve getirdiği duyuldu. Bir ay içerisinde yeni analığı onu 30 Kıbrıs Lirasına Araplara sattı. Hasan duyduklarına inanamadı.
Günlerce söylendi durdu. Kız göre göre bir ruppe parasına Arapların oldu. 1938’de harp yılları başladı. Hasan gece gündüz kahvede dibek dövmekten usandı. O yıllarda eli kolu sağlam olanı İngiliz hükümeti katırcı yapardı. Köylerden kasabalardan her gün yüzlerce insan gider katırcı yazılırdı. Hep arkadaşları, yeğenleri askere gidince Hasan da katırcı yazıldı ve tez zamanda Afrika’ya gönderildi. İlkin Libya’ya sonra da Mısır’a gönderildi.
Mısır’da iken aklına Ümmühan geldi. Duyduğuna göre Ümmühan Filistin’de idi. Bir yolunu bulup Ümmühan’a ulaşmayı düşündü. Arkadaşlarına sevgilisine kavuşma hayallerini anlatırken;
“- deve sırtında bile çölleri aşar giderim!”
dedi. Sonra eski tanıdığı bir Zaptiye Çavuşu ile karşılaştı. O şimdi İngiliz Ordusunda Subay olmuştu. Ona derdini anlattı. O subay;
“- Seni askeri posta ile hemen Filistine aktarayım.”
Dedi. Bir arkadaşından eline bir adres gelmişti. Sora sora Ümmühan’ın yaşadığı evi buldu. O sıralarda öğrendiği şöyle bir durum vardı. Dediklerine göre kocası deli Arabın biri idi. Sonunda onu başka birine satmıştı. Bu defa ikinci adresi bulmak için askerden kaçtı. Kısa bir süre sonra yakalandı. İlgili İngiliz subayı kaçışının sebebini sorunca ona da macerasını bircik bircik anlattı. O subay meğersem bir yazarmış, onun anlattıklarını değerlendirirken şöyle demiş;
“- Tam bir film gibi!”
İngiliz Zabiti bölgedeki arap polis subaylarını çağırdı. Onlara Ümmühan’ın bulunması için talimat verdi. On gün sonra Ümmühan’ı buldular. Hasan bulanlara bol bahşiş verdi. Ümmühan sevinmişti. Bir küçük ev tuttular. İngiliz zabiti ona on günlük izin verdi. Bir camide nikahlarını kıydılar. Bu arada Hasan Ümmahan’ı boşaması için ikinci kocası olan araba 90 ingiliz lirası para ödemişti. Neyse sonunda Ümmühen onun olmuştu.
İngiliz zabiti bir gün onları ziyarete geldi, uzun uzun yaşadıklarını anlattılar. Ümmühan şöyle dedi;
“- Benim yaşadıklarımı anlatmak deniz kadar mürekkep, harman kadar kağıt ister.”
Tercüman bunu tercüme etmekte ço zorlandı. Hatta bir ara şöyle dedi;
“- Ben böyle derin kuyudan su çekemem.”
Gene de hakkını vermek lazım. Tercümeyi yapan Kıbrıslı eski bir polis çavuşu idi. Adam bu gibi işleri iyi becerirdi. Eksik gördüğü yerleri kendi hayal gücü ile tamamlardı. Kısa bir süre sonra Hasan karısını aldı. Kıbrıs’a annesinin Limasol’da Arnavut Mahallesindeki evine getirdi. Hasan bir ay sonra İngiliz askerleri ile Girit Adası’na gitti. Almanlar Girit’e çıkartma yapmışlardı. Hasan Girit’te Almanlara esir düştü. Almanya’ya götürüldü. Esir kampından Ümmühan’a mektuplar gönderdi.
Artık Ümmühan’ın hayatı bir düzene girmişti. Bir düşüncesi Hasan’dı. Almanya’dan kenarları sigara ile yanık esir mektupları geldikçe yüreği cız ederdi. O da Hasan’a gül ve yasemin kokulu mektuplar yollardı. Ümmühan her ay asker karılarına ödenen maaşı alıyordu. Ayrıca asker ailelerinin alişveriş ettiği askeri kantinlerden çikolata, konserve kutu sütü, ananas kompostosu, balık gibi çeşitli yiyecekler de alıyordu. En fazla da ananas, çikolata ve şekerlemeleri seviyordu. Komşularına gösterirken sevinçten uçuyordu.
O yıllarda Kıbrıs’ta yerli halk yiyecek doğru dürüst ekmek bulamazdı. Dış ülkelere satılamayan harup kuru üzüm gibi ürünler ekmeğe katkı maddesi olarak konurdu. Katkısız ekmek yoğurmak suçtu. Şeker, yağ gibi temel ihtiyaç maddeleri bulmak güçtü. Halbuki Ümmühan ne istiyorsa askeri kantinlerden alabiliyordu.
Ulaştığı refah düzeyi hemen Ümmühan’ı değiştirdi. Derhal çarşafı attı. Saçlarını kestirdi. Berberden çıkmaz oldu. Saçlarını sarıya boyattı, kıvır kıvır perma yaptı. Halk bu işe permankanat diyordu. Aldığı aylıklar çoğalınca sarı altın liralar aldı.
Onları dizi dizi boynuna astı. Sonra altından yüzük yaptırdı onu da boynuna astı. Artık süslendikçe süsleniyordu. Tırnaklarını, dudaklarını boyadı. Yüzüne allıklar, kremler, pudralar sürdü. Geçtiği yerden kokular savruldu. Yüksek ökçeli potinler aldı. Siyah çorapları attı, naylon çoraplar giydi.
Sonra hükümet emri dediler. Hep komşuların yaptığı gibi yakın köylere taşındılar. Köy yerinde süslü süslü gezmesi ilgiyi üzerine topladı. Geçtiği mahallelerden köy karıları toplanıp dedikodu ediyordu. Herkes onu kabare artislerine benzetiyorlardı. Açıkçası “şanoya çıktı” diyorlardı. Bazıları da “İnsanın adı çıkacağına canı çıksın!” diyordu.
Ümmühan’ın bunlara aldırdığı yoktu. Köye gittiği zaman bir akrabasının evinde bir oda kiralamişti. O odaya sokak tarafından bir kapı taktırdı. İlk zamanlar berber Şükrü’nün geceleri gizlice ona geldiği söyleniyordu. Sonra herşey açığa kavuştu. Beraber bahçelere bostanlara gittiler. Düğünlere çağırıldılar, panayırlara sinemalara koştular.
Köylüler Hasan’a karısının maceralarını anlatan mektuplar yazdılar. Akrabaları ilkin Ümmühan’a kızdılar. Sonra onlara ingiliz bisküvilerini dağıttı, her gördüğü yerde çocuklarına fındıklı çikolatalar verdi.
Ümmühan uyumlu kızdı. Ona söylenenlere gülüp geçti. Harup toplamaya, ekin biçmeye gitti. Hamur yoğuracağız dediler teknesini mayasını getirdi. Fırın yakmada usta oldu. Çörek yaptıklarında bol susam koydu. Pastalar yaptı, büyük dilimler dağıttı. İşten korkmazdı, oyunda eğlencede birinci idi. Öyle öyle hepsi ona alıştı.
Hep ihtiyarlara çorap örmesi, hastaların yardımına koşması onları çok mutlu etti. Komşuları ile beraber işledi, beraber yoğurdu, beraber doğurdu, beraber harmanlar kaldırdılar, çocuklar büyüttüler. Aradan yıllar geçti devran döndü ve harp bitti.
1945 yılının Eylül ayı idi. O gün esirler gelecek dediler Yaseminci Hasan da geldi. Otomobilden köy meydanında indiğinde heyecanlı idi. İlk işi Ümmühan’ı sordu. Şöyle dedi;
“- Be gardaşlar! Söyleyin bana sahi de Ümmühan Berber Şükrü ile birlikte mi yaşar ?”
Kahvedekilerin hepsi şaşırdılar. Hiçbiri bir şey söylemeden kucaklaştılar, hasret giderdiler.
“- Gel otur kahve iç.”
Dediler. Herkes sus pus oldu.
“- Adamın yarasına tuz basmayalım!”
dediler. Sonra Topal Recep ile birlikte Ümmühan’ın evine geldiler. Ümmühan gelen haberler yüzünden bayılmıştı. Komşuları kolonya ve gülsuyu döktüler. Ayılır gibi olunca komşularının hepsi de birer birer çekip gittiler. Hasan Ümmühan’ı sevgi ile kucağına aldı. İkisi de bir süre iç çekip ağlaştılar. Biraz sonra bir çocuk onların kapıyı taşa tuttu. Hasan kapıyı açtı. Bir çocuk elinde taşla hem ağlıyor hem de
“- Niye aldın anamı!”
diyordu. Öyle ya niye Ümmühan’ı almıştı. Bu soruyu o da binlerce defa kendi kendine sordu. Başka insan mı yoktu, ne yapsa Ümmühan’a yaranamamıştı. Onu Araplardan, türlü belalardan kurtaran o değil miydi? Hep onlar unutulmuştu.
Neyse olan olmuştu, o gün aşağıdan güreştiler, hasret giderdiler. Kolay mı ikisinde de onca yılın hasreti, dayanılmaz acıları vardı. Hayat ikisi için de acımasız olmuştu. Onlarınki destan gibi bir aşktı. Destan gibi hem de dillere destan anlatmak ile bitmezdi.
Daha sonraki günlerde Hasan Berber Şükrü meselesini açmak istedi ise de Ümmühan kaçamak cevaplar yaptı. Tam konu açılmışken, kalkıp kahve yaptı. Getirdi önüne pasta koydu, çekti komşuya gitti. Ağzı laf yapan komşularını aracı koydu. Onlar Hasan’ı susta durdurdular. Her defasında Hasan’ın lafını ağzına tıkadılar. Hasan’ın alnına geceleri şanotu dayadılar.
Hasan çok geceler içiyor sızıyordu. Artık her gün tarlaya, bahçeye işe gidiyordu. Gelirken ona beş yüz lira cesaret parası vermişlerdi. Onunla iki parça sulu tarla aldılar. Bir bahçe kurmaya giriştiler. Hasan sonraki günlerde tarlada taş topladı tarlanın etrafına duvar ördü. Taşlardan ellerinin derisi yüzüldü. Kesilen yaban ağaçlarından kamihi yaptılar, kömür yaktılar. Kendi ürettikleri kömür ile komşulara kuzu çevirdiler. Herse yaptılar, Ümmühan nohutla çörekler yoğurdu. Bol susamlı, karaçoççolu çörekleri yine komşularına dağıttı. Fırın kebapları yaptılar. Evlerine giden gelen çok oldu. Nerede muhabbet orada bereket dediler. O hengamede Berber Şükrü meselesi unutulmuştu. Çocuk da artık Hasan’a “Baba” diyordu. İkisi birlikte atla gezintiler yaptılar. Hasan çocuğa kaval çalmayı öğretti, derede yılan balığı avladılar. Dağda tavşan tuzaklarını kurdular. Ümmühan yakalanan tavşanların etinden halanga yemeği yaptı. Beraber bağlara gittiler üzüm topladılar.
Kış gelmişti Ocak başında Hasan Almanyadaki esirlik hatıralarını anlattı. Yılbaşına doğru Ümmühan’ın gebeliği iyice belli olmuştu.
Bir akrabaları bir saksı içinde yasemin fidanı getirdi. Hasan onu görünce karısına doğacak çocuğun adını ne koyacaksın dedi.
“- Yasemin!”
dedi Ümmühan. Aynı gün Hasan şehirden gelen Bohçacı Naciye’den karısına bir çift burma bilezik, bir de sarı lira aldı. Ümmühan gelen gidene bilezikleri şıngırdatarak gösterdi. Ancak o altın sarı lirayı bir sır gibi sakladı. Neden bilinmez onu kimsenin bilmesini istemedi. Her gün hamamdan çıktığı zaman o kırmızı kordonun ucundaki tek altın liraya baktı durdu.
“- Bu yasemincinin yüreği altından saftır!”
dedi.
 
 
 
 
SİHİRLİ DEĞNEK
Çok eski zamanlarda Hindistan’ın çok uzak bir köşesinde Çinçini adında bir kasaba vardı. Bu kasabada; çok eskiden halkın taptığı tanrılar halkın arasına karışır, yardıma ihtiyacı olanların imdadına yetişirlermiş.
İşte bu ortamda, soylu bir aileden gelen üç kardeş yaşarmış. Bütün ihtiyaçlarını kolayca elde edebilirlermiş. Hiçbir yönden maddi sıkıntıları yokmuş. Bu üç kardeşin üçü de sevdikleri kadınlarla evlenmişler. Yıllarca süren mutlu bir aile hayatları olmuş.
Hayat, bu düzen üzerinde sürüp giderken; birden bire bir kuraklık dönemi yaşanmış. Yağmur mevsimi geldiği halde aylarca yağmur yağmamış. Hindistan gibi sıcak bir ülkede, kuraklık dönemlerinde toprak kurur, çatlar ve çorak bir hale gelir. Böyle zamanlarda bir çok verimli tarım alanı çölleşir. Bunun sonucu; bitkiler ve ağaçlar kuruyunca ülkede açlık ve sefalet baş gösterir.
İşte, böyle bir felaket döneminde; binlerce insan ölmüş. Bir çok insan da daha bereketli alanlar bulmak ümidi ile göç etmişti. Bu felaket dönemlerinde, açlıktan çok sayıda çocuk, kadın ve yaşlı insan ölüyordu.
İşte bu açlık ve felaket döneminde bu üç kardeş de göç etmeye karar verirler. Üçü de şöyle der;
“Bu felaket ortamından kaçıp gitmezsek hepimiz öleceğiz!”
Kendi aralarında konuşurlarken şöyle dediler;
“Biz kendi başımızın çaresine bakalım. Daha bereketli bir bölgeye gidelim. Giderken karılarımızı ada beraber götürmeyelim. Onları da alıp gidersek daha çok zorluk çekeceğiz. Onun için; onları burada bırakıp gidelim. Onlar kendi başlarının çaresine baksınlar.”
Böylece üç kardeş de karılarını bırakıp gittiler. Giderken eşlerine bir allahaısmarladık deyip veda etmeyi bile düşünmediler.
Terk edilen hanımlar başlangıçta son derece üzgün ve yalnızdılar. Kısa bir süre sonra, hamile olan eşlerden biri, nur topu gibi bir çocuk dünyaya getirdi. Artık dünyalar onun olmuştu.
Bu sevimli yavrunun doğumu üçünü de mutlu etmişti. Artık karanlık dünyalarına yepyeni bir ışık doğmuştu. İlginç olan durum yengelerinin de yeni doğan bebeği kendi çocukları gibi sevmeleri idi. Bize anlatılan bu hikayede, ülkede açlığın hüküm sürdüğü dönemde ailenin geçimini nasıl sağladığını bilemiyoruz. Ne yiyip ne içtiklerini bilemiyoruz. Sadece hayatta kaldıklarını, bebeğin o dönemde hızlı büyüyüp serpildiğini anlıyoruz.
Bir gece üç kadın da aynı rüyayı gördü. Rüyalarında Hindistan’ın en sevilen tanrılarından Tanrı Şiva onlara göründü. Anlatılanlara göre: Tanrı; göklerden baktığı zaman üç kadının da küçük yavruya aynı sevgi ve şefkat göstermesinden çok memnun olmuş, çok etkilenmiş ve ona Putrake adının verilmesini istemiş. Bu şefkatli, sevecen davranışlarından dolayı Tanrı onları ödüllendirmek istemiş ve onlara her gün bebeğin beşiğinin altında 10 kese altın bulacaklarını söylemiş. Tanrı Siva, onlara o bebeğin bir gün büyüyünce kral olacağını bildirmiş.
Bu güzel rüya gerçekleşmiş. Annesi ve yengeleri çocuğa Pudraka adını koymuşlar. Her gün uyandıklarında da bebeğin yatağında çil çil altınlar bulmuşlar.
Bu paraları, biriktirdiklerinde, bir gün ülkenin en zengin insanı olmuşlar. Putraka’nın mutlu bir çocukluk ve gençlik yaşamı olmuş. Onun en büyük sıkıntısı babasının yokluğu imiş. Annesi ona; onun doğumundan önce, ülkede bir açlık ve kıtlık dönemi olduğunu, babasının ve amcalarının o dönemde aileyi terk edip gittiğini ve bir daha dönmediklerini anlatmış.
Genç adam daima şöyle dermiş;
“Ben büyüdüğüm zaman babamı bulup eve getireceğim.”
Çocukluk dönemi sona erince; genç adam elindeki para ile başkalarına da yardım etmiş. Ayrıca, orun en çok ilgilendiği alan, sulama alanlarının iyileştirilmesi imiş. Onun için çorak alanlara kanallar ile su getirmiş. Ülkede barajlar yaptırmış. Su bentleri inşa ettirmiş. Daha çok tarım arazisi sulanınca, her tarafta bahçeler, bağlar kurulmuş. Öyle olunca da memlekette bolluk ve bereket oluşmuş.
Putraka babasının ve amcalarının aileyi kıtlık ve açlık döneminde terk ettiğini düşündüğü için tekrar o kötü günlere dönülmemesi için bütün gerekli tedbirleri almış.
Bu bolluk ve bereket döneminin gelmesi için çok çalışan genç adamı, halkı çok sevmiş. Bilhassa; açlık çeken ezilen insanlar, onu çok sevmişler. O sırada ülkeyi yöneten kral öldüğü için onu kral ilan etmişler.
Putraka’nın yaptığı güzel işlerden biri de; Brahman denilen akıllı bilge kişilere değer vermesi olmuş. Kral olduktan sonra onlarla ilgilenmiş. Hayatlarını daha iyi geçmesi için onları canı gönülden desteklemiş. Putraka şöyle diyormuş;
“Ben din adamlarına iyi davranır ve yardım edersem, onlar her gittikleri yerde benim için övgü ile bahsedecekler. Babam ve amcalarım benim adımı duyarlarsa ve kral olduğumu öğrenirlerse evlerine geri dönecekler.”
Genç kral, Brahmanlara her gittikleri yerde babasını ve amcalarını arayıp bulmalarını istemiş. Babası ve amcaları çok uzak olmayan bir şehirde yaşıyormuş. Brahmanlardan onun hikayesini duymuşlar. Bunun üzerine onlara bir çok sorular sormuşlar. Babası ve amcaları duyduklarından çok etkilenmişler. Putraka’yı görmek, tanımak istemişler. Onun annesinin adını duyunca olayla daha yakından ilgilenmişler.
Putraka’nın babası, karısının hamile olduğunu ve yakında doğum yapacağını biliyormuş. Bu gerçeği bile bile eşini ve çocuğunu terk etmiş olması; onun ne kadar acımasız olduğunu anlatır. Ancak; şimdi durum değişmişti. Oğlu kral olmuştu ve adam geçmişi unutarak yeni durumdan en çok nasıl yararlanacağını düşünüyordu. Hemen evine dönmek istiyordu.
Ancak; amcaları babasının bu işten tek başına aslan payını almasını istemiyorlardı. Onlar da kardeşleri kadar, bu işten yararlanmak istiyorlardı. Böylece; artık yaşlanmış olan bu üç bencil adam, anlaşarak birlikte harekete geçmeye karar verdiler.
Salimen başkente ulaşınca; hemen sarayın yolunu tuttular. Sarayda büyük sevinç ile karşılandılar. Daha önce terk edilmiş olan karıları, geriye dönen eşlerine hiçbir sitemde bulunmadılar. Hiçbir kırıcı söz söylemediler.
Putraka babasının geri dönüşüne çok sevinmişti. Ona güzel bir ev ve çokça para verdi. Putraka amcalarına da çok iyi davrandı. Onlara da destek verdi ve ikramlarda bulundu.
Genç kral, artık mutluydu. Hayatta her ne istemişse elde etmişti. Bu buluşmadan kısa bir süre sonra geri gelen kocalar; karılarını pişman ettiler: Onlar da;
“Keşke geri gelmeselerdi!”
dediler. Putraka’nın bütün cömertliği ve iyi niyetle davranışları hiçbir zaman karşılığını bulmadı. Daima kötü davrandılar. Hiçbir şeyden mutlu olmadılar.
Ne kadar cömert davranılırsa davranılsın hep şikayet ettiler, hep daha fazlasını istediler. Hepsi de daima hırslı ve aptalca davranıyorlardı. Devamlı huysuzluk ederek daha çok menfaat sağlayacaklarını sanıyorlardı. İnsanların bencil ve açgözlü davranmalarının kötü sonuçlar doğuracağını düşünemiyorlardı.
Sonunda; Putraka’yı kıskanmaya başladılar. Kıskançlık kin ve nefrete dönüşünce, kralı yok etmeyi akıllarına koydular. Putraka’nın babası oğlunun kral olmasını hazmedemiyordu.
Onu; ortadan kaldırdığı, yok ettiği takdirde kendinin iktidara geçeceğini sanıyordu. Bunu nasıl başaracağını, günlerce ve gecelerce uzun uzun düşündü. Başlangıçta oğlunu ortadan kaldırma fikrini kardeşlerine açmak istemedi.
Ancak sonradan onlarla işbirliği yaptığı takdirde, maksadına daha kolay ulaşacağını düşündü. Böylece, bu önemli konuyu konuşmak ve birlikte kararlar almak için gizli bir toplantı düzenlediler.
Baş başa veren kötü yürekli üç adam, ard arda birkaç toplantıdan sonra, kralı öldürmeye karar verdiler. Sonra; bu işi başkasına yaptırmanın daha iyi olacağını düşündüler. Bu cinayeti kendilerinin planladığının öğrenilmesini istemiyorlardı.
Tuttukları kiralık katile, kendilerini ele vermemesi için yeminler ettirdiler. O zamanlar bu tür cinayetleri işlemek için hazırda bekleyen bir adam bulmaları çok güç olmadı. Sonra işi garantiye bağlamak için, ona yardımcılar da buldular.
Şimdi artık cinayetin nerede ve ne zaman yapılacağını kararlaştırmaları kalmıştı. Bu kakarı vermek için Putraka’yı yakından izlemeye başladılar. Kral annesi tarafından çok iyi yetiştirilmişti. Her sabah, saraya yakın bir ormanın kıyısında bulunan eski bir tapınağa dua etmeye giderdi.
Kral bu tapınakta bazen uzun süre kalır, hem annesi ve babası hem de yakınları için uzun uzun dua ederdi. Sonra halkını daha çok mutlu edecek fikirlere ulaşmak için derin derin düşünürdü. Sakin bir ortamda olumlu güzel düşüncelere ulaşmak onu güçlü, huzurlu ve mutlu bir insan yapardı. Çok sevdiği halkına iyi hizmet etmek, onu çok mutlu ederdi.
Katile şöyle bir talimat verilmişti; o tapınakta bir yere gizlenecek ve kral derin düşüncelerle dua etmeye daldığında, ansızın üzerine atılıp onu hançeri ile öldürecekti. Daha sonra cesedi götürülüp ormanda kuytu bir yere gömülecekti. Böylece; ölüsü bile bulunamayınca, kralın ölümü bir sır gibi ortada kalacaktı. Belki de kralın kaçtığı sanılacaktı. Başlangıçta bu çirkin planın başarıya ulaşacağı sanılmıştı. Hatta; katil, kesin bir sonuç almak ümidi ile kendisi gibi kötü ruhlu iki de yardımcı bulmuştu. Onlara da alacağı ödüldün pay vermeği vaat etmişti.
Ancak bilinmeyen bir husus vardı. Tanrı, kralı doğumundan itibaren koruması altına almıştı ve her konuda destekliyordu. Kral en içten duygularla sevdikleri için dua edip dururken, yanına yaklaşan kötü ruhlu insanların gelişinden haberdar değildi. Yanına yaklaşan tanrının koruyucu meleğinin de son anda farkına vardı. Hemen, tanrının kendisini korumak için bir melek gönderdiğinin bilincine vardı. Koruyucu melek hemen ruh gücü ile bir anda kötü niyetli insanların davranışını dondurmuştu.
Adamları bir anda etkisiz, güçsüz kalmışlar, elleri ayakları hareketsiz kalmıştı. Sonra koruyucu melek aradan bir gölge gibi silinip gitti. Kral, katil ruhlu adamlar ile göz göze geldi. Yalnızdı, üzgündü, çaresizdi. Ancak onu koruyan tanrısına şükran duyguları ile doluydu.
Putraka katillere hüzün dolu, acı dolu gözlerle baktı. Her şeye rağmen sakindi. Yunmuş arınmış insanlarda görülen güven duygusu ile onlara baktı durdu. İçinde ne korku ne de öfke vardı. Sadece böyle kötü bir durumdan kurtulduğu için mutluydu. Dudaklarından dualar döküldü;
“Tanrıma şükürler olsun!”
dedi. Sonra kendini öldürmek isteyenlere, gözlerinin içine baka baka:
“Beni ne için öldürmek istediniz? Neden bu işe giriştiniz? Size ne zararım dokundu?”
dedi. Babasının onu öldürmek istediğini bilmek genç kralı derinden yaralamıştı. Ruhunun derinliğinde derin bir üzüntü duydu. Fakat, bu acı gerçeği anladığı anda bile kendi duygularına hakim olmayı bildi. Onu öldürmek isteyenlere onları affettiğini söyledi. Çünkü bu işte asıl suçlu olanlar, onu öldürmek için cinayeti planlamış olan ve kiralık katil ile anlaşma yapanlardı. Kral onlara bir miktar para verdi ve onu öldürmek için komplo kuranları açıklamamalarını istedi. En sonunda da çekip gitmelerini emretti.
Putraka yalnız kaldığı zaman üzüntüden kendini yerden yerlere attı ve acı acı gözyaşı döktü. Artık insanlara olan inancını yitirmişti. Bundan sonra kimseye güvenmesi mümkün değildi.
Hayata karşı olan mutlu, güvenli bakış açısı çekip gitmişti. Böyle bir ruh yapısı ile artık mutlu olması mümkün değildi. O; babasını ve amcalarını candan sevmişti, onları mutlu etmek için elinden geleni yapmıştı. Öyle olduğu halde onlar ondan nefret etmişler onu öldürmek istemişlerdi. Yaşanan bu olaydan sonra olanlardan kendinin de sorumlu olabileceğini düşündü.
Acaba kendisi bu ülkeyi yönetecek güçte bir insanmıydı? Kendisine değer vermeyen, aşağılık insanlara bu kadar cömert davranmakla hata mı etmişti. Böyle ciddi bir düşünce ve davranış hatası yapan bir insan, kral olabilir ve ülkeyi iyi bir şekilde yönetebilirmiydi? Belki de ülkenin başka bir kral ile yönetilmesi daha uygun olurdu. Yeniden saraya dönüp de babası ve amcaları ile nasıl yüz yüze gelecekti? Kendi kendine düşündüğünde;
“Bunu nasıl yapabilirim bilmiyorum!”
dedi.
“Ne yapacağım? Ne yapacağım?”
diyerek içini çeke çeke ağladı. Hayatı boyunca hiç bu kadar mutsuz olmamıştı. Hiç bu kadar acı çekmemişti. Artık hayatında her şey değişmişti. Artık başka bir insan olduğunu anlamıştı. Ona birazcık teselli veren annesinin sevgisi idi. Öte yandan annesinin kocasının onu öldürmeye kalktığını düşünmek de yine ona acı veriyordu.
Annesinin bu gerçeği bilmesi onu içten yaralayacak, yüreğini parça parça edecekti. Ancak, tekrar yüz yüze karşılaştıklarında ona bu acı gerçeği anlatmayacak mıydı? Bu kadar önemli bir gerçek nasıl sır olarak saklanacaktı? Böyle bir şey mümkün müydü? Bu düşünceler ile kafası dopdolu iken sonunda bir karar verdi.
En iyisi biradan gitmek ve bir daha kendi yakınlarından kimseye görünmemekti. En sonunda zavallı genç kral vaktiyle babasının ve amcalarının yaptığı gibi çekip gitmeye karar verdi. Bu kararı verdikten sonra artık bütün hüzünlerinden kurtuldu. Yavaş yavaş neşesi yerine geldi.
Yeni gideceği ülkede ilginç maceralar yaşayabileceğini düşündü: Gittiği ülkede yepyeni bir hayata başlayabilirdi. Kimsenin onu tanımadığı bir ortamda, geçmişin yüklerinden kurtulabilirdi. Bu düşüncelere vardıktan sonra kendini kuş gibi hafiflemiş hissetti. Öyle olunca ormanda yürüyüşe koyuldu.
Doğrusu o anda çok yalnızdı, fakat başka bir açıdan olaya bakıldığında işin güzel bir yönü vardı. Artık omzundaki bütün yükler, bütün sorumluluklar gitmişti. Kendi kaderinin, kendi yaşamının ipleri kendi elindeydi.
Bir kral günlük gerçek yaşamda çok sayıda insan düşünmek ve çok çeşitli kurallara uymak zorundadır. Bu durum dolayısı ile bir kral gerçek anlamda özgür sayılamaz.
Putraka ormanın sanıldığı gibi tenha olmadığını anladı. Düşünceli, düşünceli orman içerisinde ilerlerken ansızın düzgün, açıklık bir alana geldi. Burada ağaçların kesilmiş olduğunu gördü. Birden bire karşısında kavga eden güçlü kuvvetli iki adam gördü. Bir süre onların dövüşünü ilgi ile izledi ve neden kavga ettiklerini anlamaya çalıştı. Sonra onlara çağrıda bulundu;
“Orada ne yapıyorsunuz? Niye kavga ediyorsunuz?”
dedi. Adamlar Putraka’nın sesini duyunca şaşkına döndüler. Çünkü ormanda yalnız olduklarını düşünüyorlardı. Bunun üzerine birkaç dakika için kavgayı kestiler. Sonra içlerinden bir tanesi şeyle dedi;
“Babam ölünce geriye üç tane çok değerli eşya kaldı. Onun için kavga ediyoruz.”
Putraka;
“O kavga ettiğiniz şeyler nelerdir?”
dedi. Aldığı cevap ilginçti;
“Bir kase, bir değnek ve bir çift pabuç. İşte onlar şurada yerde atılı duruyorlar. Kavga sonunda kim yenerse üçüne de sahip olacak.”
Bunun üzerine kral onlara şunu söyledi;
“Sizin yerinizde olsam, böyle değersiz basit şeyler için kavga etmezdim!”
İçlerinden biri şöyle dedi:
“Değersiz şeyler mi? Sen onların değerini bilmiyorsun. Değerini bilen için onlar hazine değerindedir. Kaseyi alan, ne zaman isterse onda istediği yemeği bulacaktır; sihirli değneğe sahip olan da yere istediği şeyin ismini yazdığında onu elde edecektir. Ayakkabıları ayağına giyen de serbestçe uçabilecek, istediği yere gidebilecektir.”
Putraka kendinin önemsiz sandığı şeyler ile harikalar yaratabileceğini öğrenince üçüne de sahip olmak için derin bir istek duydu. Böyle bir şeyi yapmanın yanlış olacağını hiç düşünmedi.
Bu düşünce ile onlara şunu söyledi;
“Bunlar için savaşmanız doğru olmaz. Bunlar için bir yarış düzenleyelim. Yarışı kazanan üçünü de alsın. Yarış için karşıdaki Banyan ağacı başlangıç noktası olsun. İsterseniz ben de hakem olurum!”
Biraz önce birbiri ile kavga eden iki kardeş Putraka’nın gizli bir niyeti olduğunu düşünmediler. Putraka’nın istediği gibi kavgadan vazgeçtiler. Onun teklif ettiği gibi yarış yapmaya razı oldular. Koşu için kralın başlangıç işaretini vermesini kabul ettiler.
İki kardeş onun yanından uzaklaştığı anda Putraka hemen ayakkabıları giydi, eline sihirli değneği ve kaseyi aldı, hemen gökyüzüne doğru yükseldi. Yarış bittiğinde kardeşler kimin kazandığını tartışırlarken Putraka ortadan yok olmuştu.
O zaman aldatıldıklarını anladılar. Bir yandan adama kızıyorlardı, bir yandan da aptalca davrandıklarına, ona inanmakla hata ettiklerine inanıyorlardı.
Putrakanın uçmak çok hoşuna gitmişti. O hevesle epey yol aldı. Kuşlar gibi olmak çok eğlenceli idi. İnsan istediği yere çabucak gidebilirdi. Onun bu yeni marifetini görecek bir tanıdığı olmasını ne kadar çok isterdi.
Gide gide kendisini kocaman bir şehrin üzerinde buldu. Her tarafta minareler, kaleler, yüksek kubbeler vardı. Yukarıdan baktığında şehri çok beğendi. Burası tam bana göre dedi.
Hemen bu şehre inmek ve orada yaşamak istedi.
 
Alternatif Metin
Putraka yeni bir hevesle uçtukça uçtu. Bu yeni becerisi ona güç vermişti. Kanatlı bir kuş gibi havayı yararak hızla ilerlemek çok hoşuna gitmişti. Keşke onun bu becerisini, bu sevincini onunla paylaşacak bir sevdiği yanında olsaydı! O zaman sevinci, mutluluğu en üst düzeyde olurdu. Şu anda kendini kuleler ve minarelerle süslü bir şehrin üstünde bulmuştu. Açık güneşli bir hava vardı ve her şey güneş altında parıl parıldı.
Kendi kendine;
“Ah! Burada her şey tam bana göre! Şimdi aşağıya inip kendime bir ev arayacağım. Biraz arasam, dostluk kuracağım, birlikte yaşayacağım, mutlu olacağım insanlar bulacağım. Burada bana kin besleyen, beni aldatmak ve öldürmek isteyen insanlar olmayacak. Burada sevebileceğim, beni sevebilecek insanlar olmalıdır. Onlara bir iyilik edersem, bundan mutluluk duyabilirler ve bana teşekkür edebilirler”
Putraka, onu duygulandıran böyle bir şehir üzerinde havada gezinirken çok hoşuna giden küçük bir ev gördü. Evin zengin bir görüntüsü yoktu ama; insanın hoşuna giden “işte böyle bir yuvam olsun” dedirten, bir hali vardı.
Hemen aşağıya kapının önüne indi. Bu evde sadece yaşlı bir kadın yaşıyordu. Kadın fakir bir kocakarı idi ve Putraka kapıyı çalar çalmaz hemen kapıyı açtı ve onu içeri davet etti. Kral ona biraz para verdi ve orada kendisi ile birlikte yaşamak istediğini söyledi. Kadın bunu duymaktan memnun oldu. Yalnızdı ve ona can yoldaşı olacak birisini bulmaktan mutluydu.
Putraka’nın teklifini hemen kabul etti. İkisi birlikte mutlu bir şekilde yaşadılar. Yaşlı kadın Putraka’ya hayran olmuştu. Onu bir oğlu gibi sevdi ve her işini yaptı. Putraka’nın mutlu olmasını çok istiyordu. Onunla yaşamaktan mutluydu. Onun usanıp gitmesini hiç istemiyordu. Bir gün şöyle dedi;
“Sevgili oğlum senin bir eşe ihtiyacın var. Seni seven, birlikte mutlu olacağın bir eşin olursa sen daha mutlu olabilirsin. Sana layık olacak çok değerli bir insan tanıyorum. O Patala isminde bir prensestir. Çok sevimli bir insandır. Onu her gören onunla evlenmek ister. Bunun için babası onu dağ başındaki sarayda saklı tutar. Çok sıkı bir koruma altındadır, ona yaklaşmak kolay değildir.”
Putraka bunları duyduğu zaman; hemen gidip onu arayıp bulmak istedi. Şimdi; o sihirli pabuçları çaldığı için çok memnun olmuştu. Şimdi artık uçup dağ başlarına bile ulaşabilirdi.
Putraka, Prenses hakkında o bilgileri aldığı gün, hemen akşam üstü yola koyuldu. Sihirli kasesini ve değneğini de yanına aldı. Yaşlı kadın ona nereye nasıl gideceğini dikkatlice anlattı. Sonra şöyle dedi;
“Haydi yolun açık olsun! Dönüşün bana uğrarsın, neler yaptığını anlatırsın.”
Putraka yaşlı kadına;
“Dönüşüm sana uğrarım, görüşürüz, konuşuruz.”
Dedi. Yaşlı kadının kendisine gösterdiği yakınlık ve ilgiden dolayı teşekkür etti. Sonra büyük bir heyecanla uçtu havalanıp yükseldi.
Yaşlı kadın gözden kayboluncaya kadar onu seyretti. Sonra evine döndü saatlerce onu düşündü;
“Acaba bu serüvende prensese ulaşabilecek mi?”
dedi kendi kendisine. Putraka çok geçmeden sarayı gördü. Güzel bir geceydi, gökyüzünde ay vardı. Prensesin yattığı odaya ay ışığı vuruyordu. Burası içinde pahalı mobilyaların ve değerli halıların olduğu büyük bir odaydı. Yandaki odalarda prensesin nedimeleri kalıyordu. Bu odaya yakın, koruma görevlileri bulunurdu. Prenses devamlı gözetim altında tutulurdu. Sadece pencereler açıktı. Oda çok yüksekte olduğu için oradan birisinin içeri girebileceği kimsenin aklına gelmezdi. Belki sadece bir kuş pencereden içeri girebilirdi.
Genç kral prensesin odasının penceresine bir kuş gibi kondu. Güzel bir geceydi ve ay ışığı pencereden prensesin odasına doluyordu. İşte! Orada altın bir karyola içinde prenses yatıyordu. Etrafına nakışlı yastıklar konulmuştu. İşte önünde şimdiye kadar gördüğü en güzel varlık uzanmış yatıyordu. Onu görür görmez heyecanla bir sevinç çığlığı attı.
Prenses bu sesten uyandı. Şaşkınlıktan bir çığlık atmak üzereydi. Kral sihirli değneği sayesinde hemen görünmez oldu. Prenses;
“Her halde rüya görüyorum!”
dedi ve tekrar yatağına uzandı. Kral bu defa ona alçak sesle konuştu ve ona şöyle dedi;
“Prenses hazretleri, ben uzak diyarlardan sizin güzelliğinizi duyarak geldim. Size ulaşmak için odanıza uçarak geldim. Lütfen bana izin verin. Sonra ayrılmamı isterseniz hemen çeker giderim.Lütfen ricamı kabul edin.”
Putraka’nın sesi çok nazikti. Prenses Patala, bir adamın uçabileceğini söylemesine hayret etmişti. Onun ayrıca görünmez olabilmesi doğrusu çok ilginçti. Bütün bunlar ona çok heyecan veriyordu. Bu düşüncelerle, genç prenses, izin verince kralı karşısında buldu.
Kralın son derece asil ve yakışıklı bir görüntüsü vardı. Prenses onu görür görmez aşık oldu. Putraka ona hayatını ve yaşadığı ilginç olayları anlattı. Onun bir kral olması prensesi de çok memnun etmişti. Ancak, onun kişiliğine duyduğu hayranlık sonsuz idi. Kral olmasa bile yine ona aşık olabilirdi.
Uzun bir konuşmadan sonra Patala ona gitmesi için yalvardı. Korumaları birazdan gelebilirdi ve babasına olayı anlatabilirlerdi. Patala krala şöyle dedi;
“Ancak bir kral gibi, yanındaki seçkin görevlilerle gelirsen, babamdan beni isteyebilirsin. Böyle kaçak gezen bir sürgün gibi gelirsen, babam evlenmemize izin vermez.”
Prensesin kralı ikna edip göndermesi kolay olmadı, fakat sonunda uçup gitti. Bununla beraber her gece onu görmeye geldi. Ondan sonraki günlerde değişik yerlerde geceledi. Yaşlı kadına uğramak, onun halini hatırını sormak aklına bile gelmedi. Halbuki o yaşlı hanım onu mutlu etmek için ne kadar uğraşmıştı!
Yavaş yavaş yaşlı kadın onu tekrar görmek umudunu kaybetti. Putraka eğer isteseydi hemen onun evine uğrayıp onu gelişi ile mutlu edebilirdi. Fakat Patala’ya olan aşkı aklını başından almıştı. Onun sevgisi dışında her şeyi aklından uçup gitmişti. Gösterdiği bu bencillik onu sonunda zor bir duruma soktu.
Artık aşk dışında hiçbir şeyi düşünmediği için, kendi güvenliğini de düşünmüyordu. Başlangıçta kendini korumak için görünmez olmaya özen gösteriyordu. Sonradan her tedbirini bıraktı. Böylece, sonunda prensesin penceresine girerken korumalardan biri onu fark etti. Konu hemen krala haber verildi. Kral başlangıçta böyle bir şeyin olacağına imkan ve ihtimal vermedi. Kral, olayı duyduğu zaman;
“Adam herhalde büyük bir kuş gördü.”
Dedi. Bununla beraber kral; prensesin odasının giriş kısmında kalan bir nedimeye geceleri nöbet tutmasını ve prensesin odasını gözetlemesini emretti. Kral o hanıma odasını gözetlemesini ilginç bir şey görürse gelip ona söylemesini istedi.
Kralın prensesi gözetlemesi için seçtiği genç hanım, prensesi çok seviyordu. Kralın sırf güzelliği için kendi kızını söyle bir kuleye hapsetmesini haksız buluyordu. O genç hanımın nöbet tuttuğu ilk gece, Putraka uzun bir yoldan dolaşarak gelmişti. Uçarak prensesin penceresinden girdiğinde çok yorgundu, bitkin bir halde idi.
Hemen bir kanepeye uzandı ve uykuya daldı. Prenses de gecelerce sevgilisi ile kaldığı için uykusuzdu. Böylece gözcülük görevi yapan hanım, açık bir kapı aralığından baktığı zaman, kral baygın gibi uyuyordu. Prenses de derin bir uykuya dalmıştı.
Görevli kadın gizlice Putraka’nın yanına geldi, uzun uzun ona baktı. Kralın ne kadar yakışıklı olduğunu gördü. Üzerinde ne kadar güzel elbise olduğuna dikkat etti. Genç adamın başındaki türbana dikkat etti. Hint diyarındaki bir adamın rütbesi başındaki türbandan anlaşılır. O zaman görevli şöyle düşündü;
“Bu türbanı giyen ya bir kral ya da bir prens olmalıdır. Şimdi ne yapmalıyım? Eğer ortalığı ayağa kaldırırsam genç aşık görevliler tarafından öldürülecektir. O zaman da çok sevdiğim prenses çok üzülecek ve acı çekecektir.”
Uzun süre düşündükten sonra genç görevli Putraka’nın türbanına bir işaret koymaya karar verdi. Böylece araştırıldığında o işaretten tanınmış olacaktı. Sonunda genç aşığın kaçıp gitmesine izin vermeye karar verdi. Hiç değilse bu gece olsun kaçıp kurtulmuş olacaktı.
Genç görevli odasına döndü ve bulduğu küçük bir broşu kralın türbanına iliştirdi. Bunu yaparken de broşu türbanın kıvrımlarının arasına koydu. Onu takan kişi bu değişikliğin farkına bile varmayacaktı. Genç görevli bunu yaptıktan sonra odasına gitti fakat devamlı olarak kapıyı dinlemeye devam etti.
Sabaha yakın Putraka uyandı. İçeriye nasıl geldiğini, kanepeye nasıl uzanıp yattığını hiç hatırlamıyordu. Kral uyanır uyanmaz prenses Patala’nın yanına gitti. Onu nazikçe uyandırdı. Prenses korkmuştu, artık sabah olmuştu. Her an nedimeleri odasına gelebilirdi. Çünkü her sabah gelir onun giyimine, bakımına yardım ederlerdi. Prenses Putraka’ya hemen görünmez olmasını söyledi. Sonra bir dolaşmaya çıktı. Gece tekrar prenses ile buluşuncaya kadar kasabada gezebilirdi.
Gece nöbetinde olan genç hanım, prensese konuşmaya fırsat bulamadan kral tarafından sorgulanmak için arandı. Kral ona o gece neler gördüğünü ve duyduğunu sordu. Genç görevli çok sevdiği prensesini ele vermek istemedi. Sorulan sorulara duraklayarak düşüne düşüne cevap vermesi kralın dikkatini çekti. Kral durumdan şüphelendi. Onun bir şeyler gizlemeye çalıştığını düşündü. Bunun üzerine kral onu tehdit ederek şunları söyledi;
“Eğer bana olanları söylemezsen, senin saçlarını traş ettiririm ve seni hapse atarım!”
Bunun üzerine genç görevli prensesin odasında yakışıklı, iyi giyimli bir genç gördüğünü fakat prenses uyuduğu için olanlardan haberi olmadığını söyledi.
Kral tabi ki bu işe çok kızmıştı. Genç hanım kralın onu cezalandıracağını düşünüyordu; fakat prensesin babası nedimeyi sorgulamaya devam etti. Kızının odasına giren birisinin nasıl birisi olduğunu sordu. Ayrıca, adamın yakalanmasına yarayacak bir delil gösterdiği takdirde onu ödüllendireceğini söyledi. Putraka’nın türbanında bir adet broş olduğunu öğrenince onu avlamak için yüzlerce casus görevlendirdi.
Kısa sürede Putraka çarşıda gezerken yakalandı. Yakalanışı çok aniden oldu. Yanındaki sihirli değneği kullanamadı. Ayakkabılarını giymeye bile vakti olmadı. Kadere boyun eğip sürüklenerek götürülmeye razı oldu.
Putraka onu yakalayanların elinden kurtulmak için onlara ne diller döktü. Yalvardı ve kral olduğunu söyleyerek onlara mükafatlar vereceğini anlattıysa da faydası olmadı. Onun söylediklerine kahkahalar ile güldüler ve alay ettiler. En sonunda sürükleyerek saraya getirdiler.
Putraka kralın huzuruna çıkarıldı. Kral sarayın büyük salonunda saray mensuplarının arasında altın bir tahtta oturuyordu. Saray bahçesinde sıra sıra askerler dizilmişti. Büyük salonda kocaman pencereler açıktı. Putraka bunu görünce içi rahatladı. İçinden bir plan yaptı. Önce kralı ikna ederek kızı ile evlenmek istediğini söyleyecekti. İstediği olmazsa ayakkabılarını giyer giymez uçacak ve açık pencereden geçip gidecekti.
Bu özgüveni sayesinde tahtın önünde yürekli bir duruş sergiledi. Sevgilisi Patala’nın babasına gülümseyerek bakmaya devam etti. Bu cüretli davranışı kralı daha da kızdırdı. Putraka’ya hakaretler yağdırdı ve ona kızının odasına ne cüretle girdiğini sordu. Putraka kralın sorularına nezaketle cevap verdi.
Patala’yı sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söyledi. Ayrıca kendisinin de bir kral olduğunu ve prensese her şeyin en iyisini, en güzelini verebileceğini anlattı. Bütün bunlar işe yaramadı, bütün bu yalvarmalar kralı daha çok çileden çıkardı.
En sonunda kral ayağa kalktı, tahtın önünde dimdik durdu ve elini ona doğru uzatarak bağırdı:
“Onu tutuklayın ve hepse atın!”
İşte o anda Putraka sihirli değneği ile yere bir yazı yazdı, ayakkabılarını giyindi. Onun bu hareketi ile kral ve salondaki bütün görevliler donup kaldı. Kimse kımıldayamıyordu. Herkesin şaşkın bakışları arasında yerden havalandı ve pencerelerin birinden uçup gitti.
Hemen dosdoğru Patala’nın odasına çıktı. Prenses üzüntülü ve heyecanla onun hakkındaki kararı bekliyordu. Heyecanla odada sağa sola koşuyordu. Onun yakalanışını öğrenmişti. Babasının Putraka’yı öldürebileceğini düşünüyordu.
Putraka’nın uçarak pencereden içeri girdiğini gördüğünde Patala büyük heyecan ve sevinç yaşadı. Hala korku ve endişeden titriyordu. Genç krala kendi ülkesine dönmesi için yalvardı. Putraka prensese;
“Sensiz gitmeyeceğim!”
dedi. Kral sevgilisine üşümemesi için iyice giyinmesini, havada uçarken üşütebileceğini söyledi.
“Artık ikimiz birlikte zalim babandan kaçıp uzaklara gidiyoruz. Artık bizi hiçbir zaman tekrar göremeyecek!”
dedi. Patala bunları duyunca ağlamaya başladı. Çünkü sevgili babası ile Putraka arasında seçim yapmak zorunda kalması korkunç bir şeydi. Fakat sonunda sevgilisi çabuk davrandı. Kolundan yakaladı ve birlikte pencereden uçup gittiler. O anda onları yakalamaya gelenlerin ayak sesleri duyuluyordu.
Putraka sevgilisi ile uçup giderken kendi ülkesine de gitmek istemedi. Güneye Ganj Nehri’nin olduğu bölgeye doğru uçtu. Ganj Nehri Hintlilerin kutsal saydığı güzel bir nehirdir. Hintliler ona Kutsal Ana Ganj derler. Aşıklar Ganj Nehri kıyılarında oturup dinlendiler. Yanlarında sihirli kaseden canlarının istediği en güzel yemekleri alıp yiyebiliyorlardı.
İkisi de karınlarını doyurmaktan mutluydular. Yemek yerlerken bir yandan da neler yapabileceklerini düşünüyorlardı. Patala güzel olduğu kadar akıllı bir hanımdı. O şöyle dedi;
“Böyle güzel bir yerde yeni bir şehri kurmak ne iyi olur, değil mi?”
Putraka bunu duyunca;
“Tabi böyle bir şey yapabiliriz! Niye bunu ben düşünemedim!”
dedi. Kral yeni şehrin daha büyük ve daha güzel olmasını istedi. Kasaba kurulunca kral onun mutlu insanlarla dolu olmasını istedi. Şehirde en güzel tapınaklar olmalıydı. Tapınaklarda rahipler halka iyilik ve doğruluk yollarını öğretmeliydi. Halkın ihtiyaçlarını karşılayacağı, çarşılar, pazarlar kurulmalıydı. Şehirde halkın ihtiyaçları olan su bentleri ve çeşmeler olmalıydı. Savunma için kapılarda, önemli alanlarda askerler olmalıydı. Kral filleri ve atları çok seviyordu. Sevgilisi ile atlarla gezinmesi ne güzel olurdu. Hasılı onun ve sevgili eşinin mutlu olacağı güzel bir şehir olmalıydı.
Gönüllerinin istediği gibi bir şehir kurulunca bu şehire Patalı-Putra adını verdiler. Daha sonra yaptıkları ilk iş kendi inançlarına, kendi törelerine uygun bir nikah ve düğün töreni yaptılar. Uzun yıllar kendi halklarının akıllı bir yönetimle barış içinde yönettiler. Halk onları da çocuklarını da çok seviyordu. Putraka’ya yalnızlık günlerinde yakınlık göstermiş olan yaşlı kadın çocuklarının bakımı ile görevlendirilmişti. Patala ile evlendiğinde ve ona hayatının hikayesini anlattığında, karısı yaşlı kadına ne olduğunu sormuştu. Ona zor günlerinde yakınlık gösteren bu yaşlı kadının unutulmaması gerekti.
Putraka’nın o yaşlı kadını ihmal etmesi doğru değildi. Patala sözleri ile Putraka’yı uyardı ve kral gösterdiği ihmalden dolayı bundan utanç duydu. Hemen uçtu ve yaşlı kadını sarayına getirdi. Yaşlı nine gösterilen yakınlığa ve ilgiye çok sevindi. Hep birlikte mutlu yıllar geçirdiler.
 
 
 
 
 
 
 
 
İNSAN KİME GÜVENMELİ
 
Kervan haftalarca süren hazırlıklardan sonra düzülmüştü. Bu defa yol Turfan bölgesine gidecekti. Kervanın başı Murat Reis idi. Çok sayıda dükkanı, çok sayıda birlikte iş yaptığı insan vardı. Sefere çıkmadan önce hepsi ile görüştü.
Çok işler konuşa konuşa halledilirdi. Söz namustu, söz senetti. Her şey söz ile karara bağlanırdı. Çok şey çözümlenmiş bir tek konu kalmıştı. Yokluğunda Murat Reisin mallarına kim bakacaktı? Reis 20 yıldır çobanlığını yapan Yolcu lakabındaki Muratoğlu Hüseyin’i yerine vekil tayin etmek istiyordu.
Murat Reis ile iş yapanlar onca servetin bir çobana nasıl teslim edebileceğini soruyorlardı. Bu konuda epey tartışma yaşandı. Sonunda fikirleri, düşünceleri ile güven aşılayan bir bilge olan Hacı Sadık’a fikir danışalım dediler. Hacı Sadık onları büyük bir nezaketle karşıladı. Hepsini de bir bir dinledi. Sonunda onlara şunu söyledi;
“Sorun bir güvenlik ve güven sorunudur. İnsan kime güvenir? Beraber iş yaptığınız insanların ahlakı, sizde yarattığı güven ve arkadaşlığınız mı önemlidir? Yoksa onun serveti mi? Ben arkadaşlığın ve güvenin daha önemli olduğuna inanıyorum. Aç gözlü, yalancı ve insana değer vermeyen kişilere güvenirseniz aldatılırsınız. Sağlam kişiliği olan dürüst insanlara güvenirseniz daha güvendesiniz.
Murat Reisin çobanı 20 yıldan beri onu aldatmamış, güven vermiş bir insandır. Böyle birine güvenmek sizi de rahatlatır.”
Herkes aldığı dersten memnundu. Kervan sabah sabah dualarla yola koyuldu.
 
 
 
 
 
 
ALLI YEMENİ
 
Çok çok eskiden ülkenin uzak bir köyünde fakir bir çiftçi ailesi vardı. Cemile Bacı denilen hanım duldu. 40 yaşında güzel bir kızı vardı. Annesi ona hep kırmızı elbiseler dikerdi. Başında daima bir allı yemeni vardı. Herkes ona Allı Boncuk adını takmıştı.
Bu adı o da çok sevmişti. Öyle olunca kendine kırmızı boncuklardan bir kolye yaptı. Bir gün küçük hanım evlerinin yanındaki bahçeye giderken büyük bir fırtına çıktı ve bir ejder onu aldığı gibi gökyüzüne çıkardı.
Annesi onun ejder tarafından gökyüzüne çıkarıldığını görünce çok üzüldü. Günlerce gözyaşı döktü.
Annesi onun kurtulması için dualar etti. Bir akşam rüyasında kırmızı bir çilek yediğini gördü. Bir müddet sonra kırmızı yüzlü minnacık bir oğlan çocuğu doğurdu. Kadın bütün sevgisini bu küçük oğlan çocuğuna verdi. Fakat daima ejderhanın kaçırdığı sevgili kızını hiç aklından çıkaramıyordu.
Kadın oğluna hiç üzüntüsünün sebebini anlatmıyordu. Ancak boş zamanlarında evlerinin yanındaki bir dut ağacının altında otururken derdini dağa, taşa kuşlara anlatıyordu. Bir gün bir karga can kulağı ile onu dinledi.
Ertesi gün karga küçük oğlana ablasının bir ejderha tarafından kaçırıldığını ve ejderhanın mağarasında küçük kıza taş kırma işi yaptırdığını anlattı. Çocuk annesine;
“Benim bir kız kardeşim var mı?”
diye bir soru sordu. Annesi ona kız kardeşinin başına gelenleri anlattı. Küçük oğlan;
“Ben kız kardeşimi ejderhadan kurtaracağım!”
dedi. Eline bir değnek aldı ve kız kardeşini bulmak için yola koyuldu. Yolda giderken önüne kocaman bir taş çıktı. Taşı zorlaya zorlaya devirdi. Altından ilginç bir flüt çıktı. Bu müzik aleti saf altından yapılmıştı.
Bu aleti çaldığı zaman herkes durmadan dönüyordu. Bu müzik aleti sihirli bir kavaldı. Sesi çok uzaklardan duyulabilirdi. O sesi duyan kuşlar ve vahşi hayvanlar o sese doğru koşuyorlardı.
Küçük oğlan çocuğun derdini bilen karga gelenler arasında idi. Gelirken bütün kargalara haber verdi. O kargalar ejderhayı taş yağmuruna tuttular. Hepsi de ejderhanın gözlerine hücum etti. Gagaları ile ejderhanın gözlerini oydular.
Sonunda ejderha yere yıkıldı. Çocuk ejderhanın kaldığı mağaraya gitti. Orada kız kardeşi dev için taş kırıyordu. İki kardeş çok sevindiler. O sıralarda Anka Kuşu da oralardan geçiyordu.
Küçük oğlan ile kız kardeşi Anka Kuşu’nun sırtına binip yurtlarına döndüler.
Annesi, kızı ve küçük oğlan Anka Kuşu’na çok teşekkür ettiler.
Anne ve çocukları bahçelerinde mutlu yaşantılarına devam ettiler.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇİÇEKÇİ PAZARINDA BAYILAN ADAM
 
Memleketin birinde bir zamanlar haftanın belirli günlerinde çiçek pazarı kuruluyordu. Adamın biri bu çarşıda gezerken ansızın bayılmıştı. Herkes onu ayıltmak için limon kolonyası bulmaya çalışıyordu. Tanıdıklarından biri şöyle dedi;
“- Bu adam beddağdır, derileri terbiye etme işiyle uğraşır. O pis kokulara alışkındır. Ona güzel kokular ters tepki yapar.”
Adam bunu söyler söylemez, hemen yakındaki bir binaya koştu ve bir köpek pisliği buldu. Onu dericiye koklatınca adam ayıldı.
 
 
 
Bu konuda konuştuğumuz Sayın Yazar Servet Sami Dedeçay, şu bilgiyi aktardı. Eski zamanlarda Kıbrıs’ta deri terbiye işinde uğraşan debbağları pis koktukları için camilere almazlarmış. Onun için onlar da başka yerlerde ibadet ederlermiş. Ayrıca debbağlara satmak için köpek pisliği toplayan kişiler varmış. Ayrıca sayın Dedeçay’ın verdiği bilgiye göre köpek pisliğinin deri terbiyesinde en iyi madde olduğu günümüzde de ispatlanmış durumda imiş.
 
 
 
 
 
 
 
BABA VE OĞLUNUN EĞİTİMİ
 
Vaktiyle baba en iyi eğitimin görerek, yaşayarak öğrenme olduğunu düşündüğü için oğluyla yaşadıkları şehrin değişik mahallelerine birlikte geziye çıkarlarmış.
Birlikte gözlem yaparlar, sonuçlar çıkarıp raporlar yazarlar, bunları da yerel basın organlarında, radyo ve gazeteler de yayınlarlarmış. Baba değişik mahalleleri gezmeleri için bir program hazırlamış.
Birinci hafta şehrin batı yakasındaki Ütopya Mahallesine gitmişler. Oradaki kahvelere, derneklere uğramışlar. Mahalledeki kamuoyunun nabzını tutmaya çalışmışlar. Vardıkları sonuç şuydu;
Bu mahallede yaşayanlar bilinçli insanlardı. Kafaları iyi çalışırdı, hayal güçleri zengindi. Her şeyin nasıl yapılması gerektiğini iyi bilirlerdi. Ancak şehrin önemli bir merkezinde çok büyük bir mazeret fabrikası kurulmuştu. Daima her proje hayata geçirileceği zaman mazeret derneği üyeleri öne çıkar, ürettikleri bol bol mazereti piyasaya sürerlerdi.
Bu mazeretleri afiş haline getirir sokakları onunla süslerlerdi. Vatandaşlara mazeret rozetleri takar, kütüphanelere ciltlerle bahane ansiklopedileri doldururlardı. Onlar ya geçmiş sokağındaki kalenin eteklerinde ya da gelecek körfezindeki yüzen köşklerin nemli odalarında yaşarlardı. Çok merkezi yerde oldukları halde bugün sokağından geçmezlerdi. Bir çocuğun uyduruk sebepler sokağında gecekonduları vardı.
Hayal köprüsünün karşı yakasında; Pal Sokağının çocuklarına komşu olan İstikbal Sokağı çocukları yaşardı. Onlar bütün sermayelerini Gelecek bankasına yatırmışlardı. Nakit yerine gelecek ile ödeme yaparlardı. Çok defa; çekleri boş çıksa da daima Avuntu Parkında gezinirler, orda boş marka çerezler ararlardı.
Çok defa en iyi projelerini kaldıracak raflar bulmaya çalışırlardı. Orada kaşifler sokağında en parlak merkez Zihni Sinir projeleri vardı. Dükkanlardaki vitrinlerde ilginç ürün projelerinin çizimleri vardı.
Kasabanın en ilgi çekici semtlerinden biri de gönüllerinden farklı şeyler geçenler gurubunun yuvalandığı rıhtımdı. Orada restoranlarda keşkek servisi yapılırdı. En iyi postane de K.ESHKEE yazılı bir tabela asılmıştı. Daima bir kenarda pusuda beklerler. Her şey olup bittikten sonra kurdukları koroda dizlerini döverlerdi. Bunu çok iyi yapanlar diz dövme şampiyonasına katılmak için Ütopya gezisine gönderilirlerdi.
Mimarların en güzel eserlerini sunduğu mahalleye bitmiş işler vadisi denirdi. Burada yaptığım eserler sağolsun diyenler yerleşirdi.
Yapacakları işlerle övünenler ve pişman ruhlar kalesi sakinleri bu semte gelip gezmek isterler fakat zaman ve fırsat bulamazlardı.
Bahaneciler daima ellerinde büyüteç ile gezerlerdi. Bir gezilerinde daima neden kiremitlerin kırmızı olduğu ve ağaçların neden az çiçek açtığı sorgulanırdı. Kapıların neden iki kanatlı olduğunu araştırırlardı. Başarılı insanlar sokağında yaşanlar her şeyi bölseler de neme lazım sokağına giden yolu bilmezlermiş. Bir sorunları da yan gelip yatmayı akıl etmezlermiş. Bir zamanlar burayı ele geçirenler bir mazeret üretme kulesi ile boş veren ruhlar tapınağı kurmuşlar. Fakat buralara uğrayan olmazmış.
 
 
 
 
 
HARİKA MUSİKİ ÜSTADI
 
 
 
Vaktiyle Hindistan’da harika bir müzisyen varmış. Şarkı söylediğinde kuşlar etrafına toplanırmış. Vahşi hayvanlar bile onun şarkılarını duyunca sakinleşirmiş. Kral onun şöhretini duyunca onu sarayına davet etmiş.
Daha sonra şöhretini duyan ekber onu kendi sarayına davet etmiş. Ekber bütün Hindistanın imparatoru olduğu için kral onu gücendirmek istememiş.
Tansan isimli bir müzikçe davetlerde, konserler verdiği gibi ekberin yalnız olduğu saatlerde de onu şarkıları ile mutlu edermiş. Bir defasında kral ona 10 000 altın vermiş, bir defasında da kral ona kendi boynundaki elmaslarla süslü kolyeyi vermiş.
Onun başarısını çekemeyen diğer saray mensupları, kral ve onun arasını açmaya çalışmışlar. Önce onun kolyesini çalmışlar, sonra da onu Ekbere şikayet etmişler. Ekbere onun hediyesini bir sırf para gelsin diye olmadık insanlara sattığını söylemişler. Ekber bunu duyunca çok öfkelenmiş ve ona şunu söylemiş;
“- Git! Kolyeyi bulmadan gelme!”
Bunun üzerine ilk koruyucusu olan krala gitmiş. Ona yaşadıklarını bir bir anlatmış. Bu defa kral ona pırlantalar ile süslü olan kendi kemerini vermiş. Bu kemer de üç misli daha çok pırlanta varmış.
Hemen bu kemeri almış ve Ekber’e işte kolyenizi getirdim demiş.
Ekber’in cevabı ilginçmiş;
“- Seni bir kolye yüzünden kaybetmeyi göze almamalıydım.”
 
 
 
 
 
 
TEPEDEKİ SERÇELER
 
 
İki çocuk; bir kız bir erkek bir ırmak kıyısında oynuyorlardı. Öğleye doğru epey ıslandılar. Kurumak için ırmak kıyısındaki simsiyah bir kayanın üzerine çıkıp uzandılar. Kayanın üzerinde yumuşak yosunlar vardı. Sıcak bastırınca uykuya daldılar.
Akşama kadar uyudular. Gece tepe kıyıdan hızla yükselmişti. Köylüler sabah sabah yataklarından kalkıp ırmak tarafına baktıklarında orada kocaman bir tepe gördüler. Tepe zirveye yakın ikiye ayrılıyordu.
Ona hemen Çatal Tepe adını koydular. Herkes çocuklarını aradı. Haloş ile Emoş kayıptı. Yaşlı bir teyze onları ırmak kenarında oynarlarken görmüştü. Yandaki tarladan karpuz kesmişler, dut ağaçlarından karadut toplamışlar, sonra ellerini yüzlerini yıkamak için ırmak kıyısına inmişlerdi.
Bunları bütün köy biliyordu. Yaşlı bir çoban;
“- Belki de onlar Çatal Tepe ile beraber yükseldiler.”
Dedi. Acaba onları kim gidip bulacaktı. Bu görevi ata verdiler. At yamaçların dikliğini bahane etti;
“- Ben çıkamam!”
dedi. Eşeğe söylediler;
“- Yamaçlara katır daha iyi çıkar!”
dedi. Kedi ve köpek ev hayvanı olduklarını söylediler. Kargalar bütün söylenenlere güldü.
Bir evin çatısında yuva yapan iki serçe bunları duydular. İkisi de bir ağızdan;
“- Biz çıkar bakarız!”
dediler. Kimse serçelerin bunu yapacağına inanmadı. Çocuklar serçeleri görünce çok sevindiler.
“- Bunlar bizim serçelerimiz!”
dediler. İkisi de serçelerin peşinden köye döndüler.
 
 
Bu hikaye bize çok defa önem verilmeyen, küçük yapılı bireylerin koca koca hayvanlardan veya insanlardan daha başarılı olduğunu ifade etmek için anlatılır.
Önemli olan işi yapmak için istekli olmaktır. “Yenilen oğlan yer tutar” sözü bu gibi durumlarda kullanılır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
USTA HIRSIZIN OĞLU
 
 
 
Bir zamanlar çok usta bir hırsız vardı. Biricik oğlu çalışma yaşına gelince babasına onun meslek sırlarını öğrenmek istediğini söyledi.
O gece büyük bir eve birlikte soygun yapmaya gittiler. Girilen evde hırsız oğlunu büyük bir dolaba kilitleyip kaçtı. Oradan kurtulmak için hırsızın oğlu sabaha kadar mücadele etti.
Sonunda oradan kurtulup babasına ulaştı.
“- Baba nedir bana yaptığın!”
diye bağırıp çağırdı. Usta hırsız hiç istifini bozmadan gülümseyerek şöyle dedi.
“- Bir şeyi öğrenirken işin zorluklarını ta başından mücadele ederek öğrenmek en iyi öğrenmedir.”
Bir de nasihat verir;
“- Zorluklar ile yüzleşmeden insan bütün yeteneklerini en üst düzeye çıkarmayı öğrenemez.
 
 
 
ERMİŞ
 
 
Adamın birisinin çözümleyemediği bir sorunu vardı. Bir arkadaşı ona ermiş bir bilgeye danışması gerektiğini söyledi.
Adam sora sora o bölgede, bir dağ yamacında, bir kulübede yaşayan bir bilge olduğunu öğrendi. Epeyce uğraştıktan sonra bilgenin yaşadığı küçük eve ulaştı.
Kapıyı basit giyinmiş yaşlı bir adam açtı ve onu içeriye buyur etti. Adam bir müddet oturup bilgenin gelmesini bekledi fakat kemsi gelmeyince;
“- Kendisine kapıyı açan kişiye bilge nerede?”
diye sordu.
“- Sorunlarımı danışmak için ta buralara geldim, ancak işin tuhafı karşımda ermiş bir bilge değil çok basit bir adam görüyorum. Bu nasıl olur bana bir fikir verir misin?”
der. Aldığı cevap çok ilginçtir.
“- Eğer sorunlarınız aydınlatılmasını istiyorsanız, hani o bir şeye benzetemediğiniz basit insanlar var ya; işte onlara danışın, onlardan fikir almaya çalışın. İşte o zaman aradığınız cevapları bulabilirsiniz. İşte o zaman sorunlarınız çözümlenebilir.”
Der.
 
 
 
 
 
 
 
MEDİTASYON ÖĞRENCİSİ
 
 
 
Felsefeye meraklı bir genç adam, meditasyon öğrenmek için Tibet’te bir manastıra gider. Ona çalışma yapacağı bir oda verilir. Orada her gece saatlerce derin düşünce yolculuklarına çıkar. Bir müddet sonra, her gece karşısındaki duvarda tavandan inen bir örümcek görür. İşin ilginç yanı örümcek her gece bir daha büyümektedir. Bir müddet sonra bizim meditasyon öğrencisi örümcekten korkmaya başlar.
Bu korku ile yanına bir bıçak alır. Örümceği çok daha fazla büyümeden öldürmeyi düşünür.
Manastırda her öğrencinin daima fikir danıştığı bir hocası bulunur. Düşüncelerini kendisine yol gösteren bu rahibe aktarır. Hocasının ona nasihati örümceğe saldırmak yerine hayvanın karnına boyalı kalem ile bir çarpı işareti koymasıdır.
Ertesi gün sabah duasından sonra manastırın önünde oturup konuyu yeniden görüşürler. Sohbet sırasında hocası ona sırtındaki fanilayı yukarı kaldırmasını ve kanını açıp göstermesini ister. Öğrenci söylenileni yapar.
O zaman vücudunda mürekkepli kalem ile çizilmiş kocaman bir çarpı işareti görürler.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
YOĞUN DİKKAT VE İLGİ
 
 
Genç bir ok atış şampiyonu, birkaç defa ard arda yarışmalarda derece alınca ; yaşlı bir Zen üstadına meydan okumaya kalktı. Bir yarışma sırasında genç adam oldukça uzak mesafeden bir cevize nişan alıp onu tam ortasından vurabilmişti. İkinci defa nişan alıp ok attığında, birinci oku ortadan ikiye bölmüştü.
Bu başarısı üzerine; genç adam yaşlı ustaya meydan okuyan bir sesle şöyle dedi;
“- Gör bakalım! Böyle bir başarı elde edebilir misin?”
Büyük usta hemen okuna yayına sarılmadı. Genç okçuya;
“- Beni takip et!”
diyerek süratli dağ yamacına doğru hızla ilerledi. Genç şampiyon büyük ustayı takip etmeye devam etti. Gide gide dağın doruklarına yakın bir yerde olan derin bir uçurumun kenarına geldiler.
Bu uçurumun iki yakası arasına yerleştirilen incecik bir ağaç kütüğü vardı. Hemen atılıp onun üstüne çıktı. Sözde bir köprü oluşturmak için kurulan bu düzenek her an kopup dağılacak gibi görünüyordu.
Onun üstüne çıkacak olanın her an düşüp uçurumun dibinde parçalanması işten bile değildi.
Şimdi meydan okuma sırası Zen ustasında idi. Genç adamın önünde saygıyla eğildi ve;
“- Şimdi sizin sıranız.”
Dedi. Bu delice cesaret isteyen bir olaydı. O ağaç parçası üzerine çıkmaya yönelen insan, her an uçurumun dibine yuvarlanabilirdi. Zen ustası ona şöyle dedi;
“- Sen ok atış tekniğinde oldukça usta olabilirsin. Ancak gerçek cesaret ve beyin gücü isteyen tehlikeli işlerde başarılı olmak için yeterince beceri sahibi değilsin!”
 
Bu hikayenin bize öğreteceği çok şey vardır. Birkaç başarı karşısında gururlanmamak lazımdır. Başarıları ile övünenler mutlaka onlardan üstün olanlarla yüz yüze gelirler.
İnsan başarısında bedenin yetenekli olması yeterli değildir. İnsanın akılca, ruhen ve cesaret yönünden de gelişmiş olması ve ayrıca zengin deneyim kazanması da önem taşır.
İnsan bazı yetenekler yönünden iyi bir başarı sergileyebilir. Fakat gerçek hayat deneyimleri tahmin edilenin ötesinde bilgi, beceri, cesaret ve yaratıcılık ister.
Ayrıca [Deneyim Kazanmanın] ne kadar önemli olduğunu erken öğrenmeliyiz. Başarı karşısında gurura kapılanların yenilgisi çok erken olur.
Övünülen beceri, çok değişik ortamlarda denendikten sonra gerçek başarı elde edilebilir.
Genç adam okçuluğu sadece spor alanlarında öğrenmişti. Halbuki Zen ustası çok değişik hayat şartlarında deneyim kazanmıştı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BALIĞI BİLMEK
 
 
 
Adamın biri nehir kıyısında yürürken şöyle diyordu;
“- Bugün bahar geldi. Yaşama sevinci dolan balıklar, oynayıp sıçrayarak hayatın tadını çıkarıyorlar. Onların neşeli sıçrayışları beni de etkiledi.”
Bir arkadaşı bunu duyunca ona cevap verme ihtiyacı hissetti;
“- Sen balık olmadığına göre, balığın sevinçli olup olmadığını söyleyemezsin!”
dedi. O da arkadaşına aynı tarzda cevap verdi;
“- Sen de benim kişiliğimi algılayamadığına, benim yerimde olmadığına göre sen de benim duygularımı bilemezsin!”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
MAYMUN TUZAĞI
 
 
 
Bir Afrika ülkesinde maymunları avlamak için bir tuzak icat etmişler. Tuzaklar maymunların yaşadığı ormanlara yerleştiriliyordu.
Bu tuzaklar ağır cam şişelerden yapılıyordu. Her şişenin, maymunun eli sığacak büyüklükte bir ağzı vardı.
Bu şişelere maymunların çok sevdiği bir tür fıstık konuluyordu. Şişelere püskürtülen kokulu bir sıvı maymunların bu şişelere gelmesini sağlıyordu. Gelen maymunlar ellerini şişeye sokup, çokca fıstık avuçluyordu.
Maymunun eli dolu olduğu zaman, kolunu dışarı çekmesi mümkün değildi. Maymunlar çok defa avuçlarını açıp fıstıkları bırakmak istemiyordu. Şişeler ağır olduğu için onları alıp uzağa gidemiyorlardı.
Bir öğretmen bu hikayeyi öğrencilerine anlattığı zaman, onlara bazı açıklamalarda bulundu;
“- İşte biz insanlar da böyleyiz. Hırsımız yüzünden daha çok şey elde etmek düşüncesi ile büyük gayret sarf ediyoruz. Sonunda maymunlar gibi kendi hırsımızın esiri oluyoruz.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ERMİŞİN DÜNYASI
 
 
 
Vaktiyle Horasan ilinde Hasan Gazabi diye bir ermiş varmış. Ölüm döşeğinde iken bazı hayranları ona veda etmeye gelmişler
Bu arada ruhen bu kadar güçlü olmak için gerekli hayat derslerini kimlerden aldığını sormuşlar.
“- Senin mürşitlerin kimlerdi?”
demişler. O bütün enerjisini toplayarak şunları söylemiş;
“- Bana bir ömür sormadınız, şimdi niye soruyorsunuz?” artık gördüğünüz gibi ölüm döşeğindeyim. Bu konuları soruşturmanız boşuna değil mi? Ancak madem ki sordunuz yaşadığım hayat yolunda beni kimlerin ve nelerin etkilediğini hatırlamaya çalışayım.
Bir defasında yukarıdaki bir şehre atla yolculuğa gitmiştim. Yolda başıma gelen bazı aksililer dolayısı ile şehre vardığımda gece yarısını geçmişti. Hava soğuktu, müthiş bir rüzgar esiyordu. Yolda gördüğüm bir adama;
“- Kalabileceğim bir han var mı?”
diye sordum. Bana verdiği cevap ilginçti.
“- Ben bir hırsızım. Bu şehre yeni geldim. Küçük bir evim var, istersen seni misafir edebilirim.”
Yarım saat sonra beni evine bıraktı. Yatacağım bir oda ve yatak verdi. Masaya yiyecek bıraktı ve işe gideceğini söyleyerek ayrıldı. Sabahleyin konuştuğumuzda ona gece ne yaptığını sordum. Bana;
“- Dün akşam kısmetim yoktu.”
Dedi. Ertesi akşam yine benim karnımı doyurduktan sonra yine işe gitti. Böylece beni aylarca misafir etti. Her akşam eli boş döndüğü halde hiç ümidini kaybetmedi. Hep bir gün kısmetinin açılacağını düşünüyordu.
İkinci beni etkileyen olay, bir köpeğin nehir kıyısındaki davranışları idi. Köpek bir nehri geçmeye çalışıyordu. Belki de su içmeye gelmişti. Ancak hayvan suda kendi aksini görünce; bunu kendisine saldıracak başka bir köpek sanıyordu.
Sonunda korkularını yenerek ırmağa daldı ve ırmağı süratle geçti. Benim bundan aldığım bir ders vardı;
Demek insan hayatta ilerlemek için kendi korkularını da yenmeliydi.
Başka beni etkileyen ilginç bir olay. Bir gece bir çocuğun elinde bir fenerle camiye doğru yol alması idi. Birisi çocuğa elindeki lambanın fitiline ışığın nereden geldiğini sordu.
Çocuk atılıp eli ile fitili yakaladı ve yetişkine şu soruyu sordu;
“- Şimdi ışık nereye gitti?”
Bu beklemediğim bir olaydı. O olaydan sonra; küçük, büyük demeden herkesten bir şeyler öğrenebileceğimi anladım.
Siz de bir tek mürşit aramayın. Eğer aramayı, görmeyi ve dinlemeyi bilirseniz; her olay, her şahıs sizi olgunluk yolunda aydınlığa çıkarabilir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KAVUN AVCISI
 
 
 
Vaktiyle bir gazeteci bir bölgede önemli bir sorun olduğunu duyunca hemen video kamarasını alıp o bölgeye gitti.
Deliler diyarı denilen bir bölgede insanlar bir canavardan kaçıyorlardı. Gazetece kamerasını aldı ve buğday hasadı yapılan tarlalara koştu. Görülen durum şudur, vatandaşlar tarlalarda bir canavarın varlığından söz ediyorlardı.
Gazeteci tarlalara girince; orada bir kavun tarlası ile karşılaştı. Hemen bir dilim kavun kesip yedi ve oradan geçenlere de o kavundan yemelerini söyledi.
Oradakiler o kavun denilen şeyin aslında piton yılanının yumurtası olduğunu söylediler. Hemen onları aldatmaya çalıştığını iddia ederek onu oraklar ile kovalayıp kaçırdılar.
Sorunlu bir devlet anlayışı olan bir yönetici, bu haberi duyunca oraya gitti. Kavundan korkup kaçanlara hak verdi. O tehlikeyi savmak için elbirliği ile mücadele etmelerini söyledi.
Orada kasabanın liderleri ile dostça söyleşiler yatı. Acı olayları birlikte incelediler. Beraber piknikler ve gece eğlenceleri düzenlediler. Karşılıklı ziyaretler devam etti.
Peki sonunda ne mi oldu diyeceksiniz? Sonunda o yerin halkına kavunu sevdirdiler. Bir yıl sonra o bölgede çok güzel kavun tarımı yapılmaya başlandı. Ertesi sene kavun festivali düzenlendi.
Gazeteciye orakla hücum eden Soço’nun güzel kızı Melinde “Kavun Güzeli” seçildi.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HERKÜL VE AT ARABASI
 
 
 
 
Eski Yunanda Fedon isimli bir genç adamın kocaman bir at arabası vardı. Araba bir yolda giderken, çamura saplandı.
Bu defa adam arabadan indi ve efsane kahramanı Herkül’ün ona yardım etmesini istedi.
Herkül çağırıldığı anda karşısına çıktı ve çağırana şunu söyledi;
“- Hemen arabanın altına gir ve bütün gücünle kaldırmaya çalış!”
 
Bu günkü yaşantımızda da şöyle denir;
“Tanrı kendi kendilerine yardım edenlere yardım eder.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BÜYÜK DALGA
 
 
Japonya’da Meiji döneminde çok tanınmış bir güreşçi vardı. İsmi O-nami idi. Japoncada O kelimesi Büyük Dalga demektir.
Yapılan özel salon güreşlerinde bütün rakiplerini yeniyordu. Lakin halkın önünde yapılan güreşlerde utangaç, çekingen bir ruh hali onu teslim alıyor ve sonuçta kaybediyordu.
Bu utangaçlığını yenmesi için bir Zen Üstadından fikir yardımı alması tavsiye edildi. Rahip ona bir gece meditasyon için tapınağa gelmesini önerdi.
Oraya gelince rahip ona şöyle konuştu;
“- Senin adın Büyük Dalga’dır değil mi? Bu gece seni kendini hep bir büyük dalga olarak düşün. Dalga ilkin küçüktün sonra, sonra güçlenir, dolar, taşar ve yayılır. Sonuçta yükselen dalga seni zafere ulaştırır. Kendini sadece bir dalga olarak düşünürsen hep rakiplerini yenebilirsin.”
O gece tapınakta söylenilenleri düşünerek taştı, büyüdü ve sonunda utangaçlığını yendi.
Sonunda “Büyük Dalga” düşünce gücü ile zafere ulaştı.
 
 
 
 
 
 
SAVAŞ HİLESİ
 
 
 
Japonya’da bir Samurai ve çevresindekiler bir savaşa katılma konusunda anlaşamadılar.
Sonunda bir Zen Ustası;
“- Yazı tura atalım. Eğer tura gelirse savaşalım.”
Dedi ve hemen madeni bir para çıkarıp yazı tura attı. Tura gelmişti. Savaş çığlıkları atarak yola koyuldular.
Zaferden sonra bir gün o konu açıldığında, Zen Ustası onlara iki tarafı da tura olan bir madeni para gösterdi. Ve;
“- Bu bir savaş hilesidir!”
dedi.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ACELE EDEN ARABACI
 
 
 
Filipinler’de bir köyde yaşayan bir arabacı, pazar günleri topladığı hindistan cevizlerini yeni kurulan bir Pazar yerine götürmek için yola çıktı.
İnişli, yokuşlu taşlı bir yolda ilerlerken yolda gördüğü bir gence panayıra ne kadar zamanda varabileceğini sordu.
Genç bir adam onu ilginç bir cevap verdi;
“- Yavaş gidersen yarım saatte varırsın. Acele edersen birkaç saat alır.”
Adam böyle bir cevap beklemiyordu. Bunu işitince o gence;
“- Aptal!”
diye bağırdı ve atını kırbaçladı. Az sonra tekerlek bir çukura düştü. Çukurdan çıkarken bir taşa çarptı. Be defa tekerlek dingilden çıktı ve iki parçaya ayrıldı.
Hindistan cevizleri yuvarlanıp yandaki bir yamaçtan etrafa dağıldı. Sonunda adam arabayı köylülerin yardımı ile güçlükle tamir etti. Hindistan cevizlerini de zar zor toplayabildi.
Böyle olunca da Pazar yerine ancak akşam üstü varabildi. İşte o zaman arabacı ona yol tarif eden gencin tahmininde ne kadar haklı olduğunu anladı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
FARE İLE KAPLUMBAĞA’NIN DOSTLUĞU
 
 
 
Vaktiyle bir kurbağa bir fare ile dost olmuştu. Ancak davranışlarında samimi değildi. O, gidip farenin yuvasında yeminden yediği halde, kendisi fareye hiçbir beş vermiyordu.
Sonunda fare bu durumdan şikayet edince kaplumbağa şöyle bir teklifte bulundu;
“- Gel senin kuyruğunu benim bacağıma bağlayalım, o zaman seni nehirdeki yuvama götürürüm. Orada benim yiyeceklerimden yersin.”
Fakat kurbağa söylediklerinde samimi değildi. Nehre girdikleri zaman derin bir dalış yaptı.
Kuyruğundan bağlı olan fare boğuldu ve suyun yüzünde cansız yatmaya başladı.
O sırada oradan bir şahin geçiyordu. Fareyi görünce; Hemen dalıp fareyi pençeleri arasına aldı ve havalandı.
Şahin yüksek bir ağaca konunca hem fareyi, hem de kuyruğunda asılı olan kurbağayı birlikte yedi.
Meşhur bir söz vardır. Düşmanın için bir çukur kazdığında, boyunca kaz. Düşersen çıkabilirsin.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
SAKALLI ADAM
 
 
 
Kendini bilge sayan sakallı bir adam vardı. Eski bir kitapta uzun sakallı olanların aptal olduğunu ifade eden bir cümle buldu.
Bunun üzerine sakaldan kurtulmak için ocaktan bir odun aldı ve sakallarını ateşe verdi.
Alevler elbiselerine ve saçlarına sıçradı. O zaman vücudunda yanıklar oluştu
Daha sonra ailesi bunu neden yaptığını sordular.
Yaşlı adam okuduklarını anlattı ve kendisinin de öyle biri olduğunu söyledi.
 
 
Bugün 9 ziyaretçi (9 klik) kişi burdaydı!

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=