Ayhan MENTESH
     İletişim
     Ziyaretçi defteri
     RESİMLER
     SERAMİKLER
     DIGITAL RESİMLER
     FOTOGRAFLAR
     DÜNYADAN MASALLAR VE HALK HİKAYELERİ
     => AFRİKA MASALLARI
     => ARAP MASALLARI
     => BİRMANYA MASALLARI
     => BOLİVYA MASALLARI
     => ÇİN MASALLARI
     => DERLEME MASALLAR
     => HİNT MASALLARI
     => IRAK MASALLARI
     => İRAN MASALLARI
     => JAPON MASALLARI
     => KAMBOÇYA MASALLARI
     => KANADA MASALLARI
     => KIBRIS MASALLARI
     => KIRGIZ MASALLARI
     => KIZILDERİLİ MASALLARI
     => KORE MASALLARI
     => LAOS MASALLARI
     => MENTEŞ MASALLARI
     => MISIR MASALLARI
     => NORVEÇ MASALLARI
     => ORTA ASYA MASALLARI
     => ÖZBEK MASALLARI
     => PAKİSTAN MASALLARI
     => ROMEN MASALLARI
     => RUS MASALLARI
     => SAMURAİ MASALLARI
     => TAİWAN MASALLARI
     => TİBET MASALLARI
     => UKRAYNA MASALLARI
     => UYGUR MASALLARI
     => WİETNAM MASALLARI
     => YUANAN MASALLARI
     => ZEN MASALLARI
     LİNKLER
     SON ÇALIŞMALARIM

Tasarım Copyright RLB +90(312) 286 62 92


Ressam - HİNT MASALLARI


 

 
 
 
TURNA KUŞU VE BALIKLAR
 
“Bir Hint Halk Hikayesi”
 
Bir zamanlar Hindistan’da bir göl kıyısında bir turna kuşu yaşardı. Bazılarının kendi aralarındaki konuşmalarından dar bir alanda yaşamaktan mutlu olmadıklarını anlatmıştı. Bu bilgiyi alınca bir gün balıklara şeyli dedi;
Sevgili balık kardeşlerim bu küçük gölde yaşamaktan sıkılmış olduğunuzu biliyorum. İsterseniz sizi az ötedeki ırmak kıyısındaki büyük göle taşıyabilirim!”
Büyük balıklardan bir kısmı ona inanmadılar. Bunun üzerine turna kuşu onlara şunu söyledi;
“İsterseniz içinizden birini oraya götürürüm; gölü gösterebilirim, sonra sizi geri getirebilirim.”
Turna kuşu söylediğini yaptı, öyle olunca ona inandılar. Lakin daha sonra götürdüklerini büyük bir ağacın kovuğuna bırakıyor. Daha sonra da acıktıkça yiyordu.
Bu hikayenin bize anlattığı bir gerçek vardır. Düşmanlarına inananlar sonunda onlara yem olurlar
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HİLE YAPAN SÜTÇÜ
 
“Bir Hint Halk Hikayesi”
 
Madho isimli bir Hintli süte su katması ile ünlenmişti. Bütün süt sattığı insanlar da Yaşam Tanrısına şikayet ettiler. Yaşam Tanrısı bir gün, karşısına bir ermiş kılığında çıktı.
Neden süte su kattığını sordu. O da geçim zorluğu içinde olduğunu, yeterli süt bulamadığını söyledi. Ermiş ona bir dileği olup olmadığını sordu. O da iki büyük güğüm dolusu süt istedi.
Hemen mucize kabilinden karşısında iki güğüm süt bulundu. Sonra ermiş kişi ona başka bir dileği olursa onu da elde edeceğini söyledi.
Madho bir an için düşündü ve iki güğüm dolusu su istedi
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
EKMEĞİ ÇOK SEVEN ADAM
 
“Bir Hint Halk Hikayesi”
 
Adamın biri bir lokantaya gidip yemek yiyordu. İlk gittiği gün yemek yanında bir somun ekmek verildiğinde, bir ekmek daha istedi. Hemen ona bir ekmek daha verildi.
Ertesi gün daha çok ekmek istedi. Bu defa üç ekmek verildi. Üçüncü gün dört ekmek verildi. Bu defa lokanta sahibi onun için ekmekçiden altı ekmek büyüklüğünde bir ekmek yapılmasını istedi. Fırıncı onların isteğini yerine getirdi.
Adam sofraya oturduğunda ona kocaman bir ekmek getirildi. Adam gene şikayet etti. Lokanta sahibi gidip ne istediğini sordu. Adamın cevabı ilgi çekici idi. Adam şöyle dedi;
“Ben size daha çok sayıda ekmek getirin diyorum. Bakınız bana bugün sadece bir tek ekmek getirdiniz.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
SOYGUNA UĞRAYAN ADAM
 
“Bir Hint Halk Öyküsü”
 
Adamın biri tenha bir mahallede giderken karşısına bir soyguncu çıkar. Silah dayar ve adamın yanındaki bütün paraları alır.
Soyulan adam, hırsıza şunu söyler;
“Bu şapkama da bir kurşun sıkarsanız beni rezil olmaktan kurtarırsınız. Böyle yapmakla benim korkmakta haklı olduğumu ispatlamama yardım etmiş olursunuz.”
Sonra paltosunu çıkardı. Paltosuna da kurşun sıkmasını söyledi. Soyguncu paltoya da beş delik açtı. Adam bir delik daha açılmasını istedi. Hırsız başka delik açmasının mümkün olmadığını, çünkü kurşunlarının bittiğini söyledi.
Bunun üzerine adam soyguncunun kurşunlarının tükendiğini anlayınca atılıp hırsızı dövdü ve parasını geri aldı
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇIKARCI DAVRANIŞI OLAN KRAL
 
“Bir Hint Halk Hikayesi”
 
Bodhisavita daha önceki yaşamlarından birinde Kral Brahmadttanın baş veziri olarak görev yapmıştı. Onun görevi Krala mali konularda bilgi vermekti.
Bunun yanında, devlet işlerinin yürütülmesinde de yol gösterici olması onun görevleri arasında idi. Kral halkına karşı iyi niyetli davranışları olan bir insandı. Fakat kişiliğinin bir zayıf damarı vardı. Çıkarına olan konularda yalan söylemekten ve hile yapmaktan hiç çekinmezdi.
Baş vezir kralı seven, sayan bir insandı. Bu saygın devlet adamı, her zaman kralı korumak istiyordu. Baş vezir deneyimli bir insandı. Yalanlar söyleyen, kar amacı ile hileli yollara başvuran bir kral, ileride zor durumlara düşebilirdi. Bazen kısa yoldan kazanç düşüncesinde olan kral, uzun vadede ziyanlı çıkabilirdi.
Baş vezir kralın bu tür davranışlarını bildiği için onu çok defa alış-veriş konularından uzak tutmaya bakardı. Bu şekilde kralın hata yapmasını önlemek isterdi.
Kralın güzel atlara karşı büyük bir sevgisi ve hayranlığı vardı. Seçkin soylu atları almak çok hoşuna giderdi. Kralın harasında çok güzel seçkin atları vardı. Bu atların içinde Mahason ismini taşıyan at huysuz, vahşi tabiatlı bir hayvandı. Diğer atlardan uzak tutulurdu. Diğer atları ısıran, tepen, yaralayan bir hayvandı. Diğer atlar ve seyisler de ondan uzak dururdu.
Bir gün başkente tanınmış bir at yetiştiricisi geldi. Beraberinde getirdiği beş yüz seçkin at vardı. Kral, baş vezirin onun bu at tüccarı ile pazarlığa oturmasını istemeyeceğini bilirdi. Bunun için bu at pazarlığında başka bir vezire görev verdi.
Sadece ona görev vermekle kalmadı, ayrıca atların fiyatını düşürmek için hileli yollar da teklif etti. Kral pazarlıktan önce bir gece vahşi atı Mahason’un, diğer atların arasına bırakılmasını istedi. Mahason diğer atlarla dövüşüp onları yaraladığında, hayvanlar zor durumda kalacak, iyi dinlenemeyince iyi koşamayacaklardı.
Böylece atların kalitesi ve fiyatı düşecekti. Bu durumu yarattıktan sonra at tüccarı ile konuştuğunda fiyatlar düşmüş olacaktı. Kral sözlerini bitirince ilgili vezirine planını anlayıp anlamadığını sordu.
Vezir, bu sözleri dinledikten sonra, kralın kazanç hırsı ile ne kadar çok alçalabileceğini gördü. Kral davranışı ile yöneticilere iyi örnek olması gerektiği halde; hileli pis yollara başvuruyordu. O vezirin krala hatalı davrandığını söyleyecek cesareti yoktu.
Gece yarısı Mahason diğer atların arasında bırakıldı. Bütün gece o vahşi at diğer atları tepti, ısırdı ve yaraladı. Sabah gün doğmadan tekrar ahırına kapatıldı. At tüccarı atlarının durumunu gördüğü zaman; gözlerine inanamadı.
İlk akşam atlarının beslenmesi ile kendisi ilgilenmişti. Atlarının hepsi de sağlıklı ve keyifli idi. Fakat sabah atlarının durumu bir felakete dönüşmüştü. Öyle olduğu için de; ilgili vezir ona çok düşük bir fiyat teklif etmişti.
At tüccarı, ilgili vezirin teklif ettiği fiyatı kabul ettiği takdirde çok zarara uğrayacaktı. At tüccarı vezire düşüncesini açıklarken şöyle dedi;
“Sayın vezirim, sevgili kralımızın atlara olan sevgisini biliyorum. Bildiğiniz gibi çok uzak bir ülkeden geldik. Ben daha iyi bir fiyat bekliyordum.”
Bunun üzerine vezir tüccara şöyle konuştu;
“Atların ne kadar fena koştuğunu siz kendiniz de gördünüz!”
At tüccarı bunun üzerine düşünmek için bir gün daha izin istedi. Daha önceki yıllarda at tüccarı baş vezir ile iş yapmıştı ve ondan daha iyi bir fiyat almıştı. Onunla olan pazarlıkları çok iyi gitmişti. Geçmişteki o olayı hatırlayınca, yine ona akıl danışmak istedi. Olayı baştan sonra baş vezire anlattı. O saygın devlet adamı, kralın düştüğü duruma çok üzüldü. Bunun üzerine; at tüccarına, durumu düzeltmek için bu defa satış yapmamasını söyledi. Ayrıca şunları ilave etti;
“Bu defa atlarınızı alın ülkenize dönün, atlarınıza çok iyi bakın. İyi bakılırlarsa tez iyileşirler. O zaman gelir satışınızı yaparsınız.”
At tüccarının söylenenlere aklı yatmıştı. Ancak kafasında bazı tereddütleri, bazı şüpheleri vardı. Mesela; kral yine aynı hileyi yaparsa? Bu defa durum ne olacaktı? Mahason adındaki o vahşi yaratık yine atlara saldırırsa bu defa ne yapacaktı? Bu defa gidiş-geliş masrafları da artacağı için; daha çok ziyan edebilirdi. Baş vezir at tüccarına şöyle dedi;
“Seni anlıyorum. Öyle düşünmekte haklısın. Bir de sana şunu sorayım. Senin de Mahason gibi huysuz bir atın yok mu? Bu defa gelirken onu da beraberinde getir.”
Birkaç ay sonra atların durumu düzelmişti, yaraları iyileşmişti. Sağlıklı beslenme ve iyi bakımla eskisinden daha iyi görünüyorlardı. At tüccarı yanında getirdiği 500 at ile birlikte Kral Brahmadattanın ülkesine yeni gelmişti. Beraberinde getirdiği atlardan biri de Sahanu ismindeki attı. At tüccarı, gelişinden kralı haberdar etmişti.
Kral bu defa baş vezirine yine bu alışveriş meselesi hakkında bilgi verdi. Fakat yine aynı hileli işlerle uğraşması için kendi adamını görevlendirdi.
Geceleyin yine o vahşi at salıverildi. Fakat beklenmeyen bir durum oldu. Mahason diğer atlarla hiç ilgilenmedi. Doğruca Sahanu ile buluşmaya gitti. Hiç kimse şimdiye kadar onu böyle tatlı ve neşeli görmemişti.
Kral Mahason ismindeki atın davranışlarındaki bu değişikliğe bir anlam veremiyordu. Baş vezirinden bu olayı yorumlamasını istedi. Baş vezir krala durumu açıklarken söze şöyle başladı;
“Yüce kralım, bildiğiniz gibi olayın çok basit bir sebebi vardır. Sizlerin de bildiği gibi iki kişilik veya iki yaratık arasında çatışma çıkmasının çok basit bir sebebi vardır. Bu da iki kişi arasındaki davranış veya karakter farkıdır. Bizim gözlediğimiz iki at arasında zıtlık değil, benzerlik vardır. İkisi de birbirinden vahşi ve kötü ruhludur. Onun için aralarında bir çatışma yoktur. Bu yüzden bir arada olmaktan mutludurlar.”
Baş vezir bu açıklamayı yaptıktan sonra döndü ve at tüccarına da gülümsedi. Sonra baş vezir sözlerine devam etti ve şöyle dedi;
“Kral, eğer krallığını bilirse, büyük düşünmenin, cömert davranmanın önemini anlamış olmalıdır. Kendini alçaltacak davranışlara yönelmek, kendi şanına şöhretine gölge düşürür. O tür davranışlar kendi ünvanına gölge düşürdüğü gibi, kendi halkına da zarar verir. Bir kral iyi isim yaptığı, halkına iyi örnek olduğu zaman, bir ülkede güçlü bir yönetim kurabilir. Adaletle davranmayan bir kral herkesten beklediği saygıyı ve güveni göremez.”
Bu konuşmalardan sonra kral mahcup duruma düştü. Kendi hatasını anladı ve özür diledi. Bunun üzerine kral baş vezire gerekli hesapları yapmasını ve at tüccarına hakkı olan parayı vermesini söyledi.
Akıllı saygın bir devlet adamı olan baş vezir krala gülümsedi ve görevimi en iyi şekilde yapacağını söyledi.
Bu durumda baş vezir yapılan bir yanlışı düzeltti ve ülkedeki barış ve adaletin devamı için gerekli düzenlemeleri yaptı.
 
 
 
 
 
YAKIN İŞBİRLİKÇİLER:KAPLAN ile ÇAKAL
“Bir Hint Hikayesi”
 
Bir gün bir çiftçi iki öküzün aldı ve tarlasını sürmeye koyuldu. Daha işe başlar başlamaz. Bir kaplan yanına yaklaştı ve ona selam verdi;
“Selamlar bey kardeşim! Bu sabah keyifler nasıl?”
Çiftçi kaplanı görünce korkudan titriyordu. Ancak nazik davranmanın daha iyi olduğunu düşündü. Böylece;
“Sana da selam olsun efendi. Ben iyiyim.”
Diye cevap verdi. Kaplan, çiftçiye dikkatle baktı ve şöyle dedi;
“İyi olduğunuza sevindim. Bugün kurban olduğum YARADAN bana bir görev verdi. Senin iki öküzünü de yemem gerektiğini bana beyan etti. Bildiğim kadar, sen yaradanın sözünden dışarı çıkmayan, inançlı bir çiftçisin. Haydi öküzlerin boyunduruğunu çöz. Haydi! Bu işi çabuk yap, öküzleri hemen yemek istiyorum.”
Çiftçi biraz düşündü ve kaplana şöyle dedi.
“Aziz dostum, bu işte bir yanlışlık var. Çünkü Tanrı beni çift sürmek için görevlendirdi. Bu işi yapmam için de iki öküze ihtiyacım var. Onlar olmadan çift süremem. Onun için sen git bu işi iyice sor, öğren. Bunu gidip yapsam daha iyi olmaz mı?”
Kaplan, tartışmaya can atıyordu. İlle de biran evvel çiftçinin öküzleri çözmesini istiyordu. Onun derdi bir an önce öküzleri parçalayıp yemekti. Bunun için hemen dişlerini ve pençelerini bilemeye koyuldu. Bir yandan da çifçi öküzlerini korumak için kaplana diller döküyor, onu bu kötü niyetinden vazgeçirmek için uğraşıyor, didiniyordu.
Bu arada aklına bir fikir geldi. Öküzlerini kurtarmak için avlusunda bağlı duran besili süt ineğini ona vermeyi teklif etti. Bu genç hayvan, karısının iyi baktığı, güzel, besili bir hayvandı.
Karısı ineği her gün sağar, hem çocuklarını sütü ile doyurur, hem de sütünden peynir yapardı. Karısı, ayrıca peyniri ve sütü satarak ailesini geçindirirdi. Onun gözünde, süt ineği, tarladaki iki kart öküzden daha kıymetliydi. Çifti kaplana süt ineğini vermeyi teklif edince, kaplan bu işe çok sevindi. Bunun üzerine çifti hemen evin yolunu tuttu. Karısı onun işten erken döndüğünü görünce canı sıkıldı.
Kocasına neden eve erken döndüğünü sordu.
“Efendi! Efendi! İş saati neden çıkıp geldin?”
dedi. Çiftçi karısına kaplanın onun öküzlerini yemek istediğini, kendisinin de öküzleri kurtarmak için ineği kaplana vermeyi teklif ettiğini anlattı. Bunun üzerine karısı bağırdı, çağırdı, öfkeyle ağlamaya başladı. Çiftçinin karısı kocasına şöyle dedi:
“Efendi! Efendi! Benim güzel ineğim, senin kart öküzlerinden daha kıymetlidir. Benim güzel ineğim giderse çocuklarıma süt nereden bulacağım? Tereyağı olmadan yemeklerimi ve çorbamı nasıl pişireceğim?”
Kadın kocasına kafasını kullanıp bu beladan kurtulmasını söyledi.
“Bir çare bulmalıyız!”
dedi. Çiftçi karısına şöyle dedi;
“Hanım! Hanım! Bu işte sen de bir çare düşün! Senin aklın zor durumlarda daha çok çalışır. Haydi bakalım göster kendini!”
Karısı şöyle dedi:
“Eğer benim kafamın çare bulmasını istiyorsan sen de benim emirlerime uymalısın!”
Karısı şunu söyledi:
“Şimdi git kaplana söyle. Ona ineğimin seninle gelmek istemediğini anlat. Kaplana ineğimizi benim getireceğimi söyle.”
Çok korkak olan çiftçi, kaplanın karşısına eli boş dönmek istemedi. Ancak, aklına başka bir fikir de gelmedi. Çiftçi, tarlaya döndüğünde, kaplanın dişlerini ve pençelerini bilemekte olduğunu gördü.
Yemek saati geciktikçe kaplan huysuzlaşıyordu. Bir yandan kuyruğunu kırbaç gibi sallarken, bir taraftan da homurdanıyor, vahşi sesler çıkarıyordu. Bunları gördükçe zavallı çiftçinin eli ayağı titriyor, dizlerinin bağı çözülüyordu. Çiftçi evden ayrılır ayrılmaz karısı onun en iyi elbiselerini giydi ahıra gitti, atına kırmızı keçe örtüsünü koydu. Ata biner binmez; çiftçinin bulunduğu tarlaya gitti. Orada avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
“Nerde o kaplan denen hayvan! Dünden beri kaplan eti yemedim! Kaplan yemek istiyorum! Bugün sabah sabah üç kaplan yiyeceğim!”
Bunları duyan ve atlının korkusuzca üstüne geldiğini gören kaplan korktu. Hemen kuyruğunu topladı ve ormana doğru süzüldü. Korkudan o kadar hızlı kaçıyordu ki, az kalsın kaplan kendi sadık çakalını vurup devirecekti. Şunu bilmeniz lazım: Her kaplanın bir çakalı vardır. Çakal, kaplan karnını doyururken ona sofrada yardım eder ve sonunda artan kemikleri yer. Kaplanın bu korku içinde şaşkın şaşkın kaçtığını gören çakal hemen arkasından koşup yetişti ve ona şöyle dedi:
“Aman Efendim! Aman! Bu acele ile koşturmanızın sebebi nedir?”
Kaplan, çakala şöyle dedi;
“Koş! Çakal kardeş koş! Sabah sabah üç kaplanı yediğini söyleyen bir atlı geliyor.”
Çakal, kaplanın yanına gitti. Onun kulağına şunları fısıldadı:
“Saygıdeğer efendim, ne oldu sizlere böyle? Yoksa; sabah, sabah yaz sıcağında gözleriniz mi kamaştı? O gördüğünüz, korkunç atlı bir savaşçı değil; çiftçinin zavallı karısıdır. Ondan korkmanıza hiç gerek yok! O sizi yanıltmak için erkek kıyafeti giyindi. Ancak emin olun o çiftçinin karısıdır. Ondan korkmanıza hiç gerek yok!”
Kaplan bir an için durdu, sağa sola bakında ve çakala şöyle dedi:
“Ne söylediğinden emin misin?”
Çakal ona, doğruyu söylediğini anlattı. Kaplanı inandırmak için yeminler etti. Kadının türbanının arkasından sarkan at kuyruğu şeklindeki saç örgüsüne dikkat etmesini söyledi. Fakat paniğe kapılan kaplan, çakalın söylediklerine bir türlü inanmadı. Çakala yanılabileceğini söyledi. Hatta şöyle dedi:
“Bak göresin! Arkamızdan gelen o belalı süvaridir!”
Kahramanlık taslayan çakal, kaplana şöyle dedi:
“Aman efendim! Ayağımıza gelen bu av ziyafetini kaçırmayalım. Biraz cesaret! Hepsi o kadar! Bir kadın, sizi korkutmasın!”
Kaplan çakala bir türlü güvenmiyordu. Çakala şöyle dedi:
“Sen o süvari ile anlaştın. Beni aldatmak istiyorsunuz! Ben size güvenmiyorum.”
Kaplan, bütün korkaklar gibi kimseye güvenmiyordu. Çakal kaplana birlikte gitmelerini teklif etti. Hatta şunları söyledi:
“Sen, beni düşmanın önüne atıp kaçmak istiyorsun!”
Bunun üzerine çakal, kaplan ile işbirliği yaptığı takdirde; karnını güzelce doyurabileceğini düşünüyordu. Böylece anlaşıp; kuyruklarını birbirine bağladılar. Hemen kol kola, omuz omuza ortak hedefe doğru birlikte ilerlemeye karar verdiler. O anda, çiftçi ve karısı tarlada baş başa vermiş oynadıkları oyunu düşünerek, kahkahalarla gülüyorlardı. İşte tam o sırada; kaplan ile çakal kuyrukların birbirine bağlamış onlara doğru ilerliyorlardı. Çiftçi gelenleri görünce korkuya kapıldı.
“Mahvolduk! Mahvolduk!”
diye bağırmaya başladı. Çiftçinin karısı, kızdı ve kocasına susmasını işaret etti. Çiftçinin karısı çakala şöyle seslendi:
“Teşekkürler! Bay çakal, bana kaplanı getirdiğin için çok teşekkür ederim! Şimdi ben onu yedikten sonra sen de kemiklerini yiyebilirsin!”
Kaplan, bunları duyunca korkudan çılgına döndü. O anda çakalla kuyruklarının bağlı olduğunu unutarak yokuş aşağıya hızla kaçmaya koyuldu. Kaçarken kuyruğuna bağlı olan çakalı da sürüklüyordu. Kaplan kayalıklar arasında koştukça çakal da kafası sağa sola çarpıyordu. Zavallı çakal, boşuna ağlayıp bağırmaya devam etti. Yokuş aşağıya korku içinde kaçan kaplan, sonunda yorgunluktan bayılacak gibi oldu. Bir ağacın altında düşüp kaldı. Arkasına baktı, kuyruğuna bağlı olan çakal kanlar içerisinde yatıyordu.
“Korkaklarla sıkı işbirliği içinde olanlar, sonunda başını taştan taşa vurarak, acı içinde can verirler.”
Diye bir atasözü vardır. O gerçeğin bu hikayede de yaşandığını görebiliriz.
 
 
 
 
 
 
 
 
YAKUT PRENSİ
“Bir Hint Hikayesi”
 
Bir zamanlar, Hintli bir din adamı tozlu bir yolda yürürken yerde parlayan bir taş gördü. Eğilip onu yerden aldı. Aydınlık bir yerde onu incelediğinde parıltısına hayran oldu. Bu taşın neye yaradığını bilmiyordu. Onu cebine koydu ve yoluna devam etti. Gide gide yolun kenarındaki bir zahire tüccarının dükkanına geldi. Karnı acıkmıştı. Cebindeki kırmızı taşı tüccara gösterdi. O taşın kaç para ettiğini öğrenmek istedi. Tüccar dürüst bir adamdı.
“Bütün dükkanlarımdaki malları versem de sana o Taşın değerini ödeyemem.” dedi
Tüccar Hintli din adamına bu kıymetli taşı krala götürmesini söyledi. Brahman, kırmızı yakut taşını krala göstermek için saray kapısına gitti. Kralın başveziri onu içeri almak istemedi. Brahman ona çok değerli bir yakut getirdiğini söyledi. Böylece kralı görmesine için verildi. Kral, bu kırmızı ve parıltılı taşın bir yakut olduğunu anlamıştı. O zamanlar Hint’liler yakutlara yılan taşı derlerdi. Kral brahmana şunu sordu:
“Değerli hocam, bu taşı satmak için ne kadar para istiyorsunuz?”
Brahman şöyle dedi:
“Kral hazretleri, taşın değerli olduğunu biliyorum. Ancak bu akşam açım ve karnımı doyuracak param yok. Bir akşam yemeği sunarsanız mutlu olurum.”
Kral şöyle dedi:
“Bu taşınız çok kıymetlidir. Size hazineden bir kese altın verilmesini emrediyorum.”
Brahman bir kese altını aldı ve neşe içinde saraydan ayrıldı. Sonra; kral kraliçeyi çağırdı ve şöyle dedi:
“Sevgili kraliçem, bu gördüğün yakut dünyada eşi benzeri bulunmayan çok değerli bir mücevherdir. Lütfen onu gözünüz gibi koruyun. Onu kral dairesinde sağlam, güvenli bir sandığa yerleştirin.”
Kraliçe, bu değerli mücevheri aldı ve kendi odasında bulunan bir sandığa koyup kilitledi. Bu şekilde onu güvence altına aldığını düşünüyordu. Aradan 12 yıl geçti. Bir gün ansızın kralın aklına o yakut taşı geldi. O kıymetli mücevheri görmek istedi. Kraliçeden taşın kendisine getirilmesini istedi. Kraliçe doğruca odasına gitti, oradaki sandığı açtı. Sandıkta ne mücevher ne de herhangi bir taş vardı. Onun yerine yakışıklı bir oğlan çocuğu vardı. Kraliçe bunu görünce şaşkına döndü. Hemen sandığın kapağını kapatıp kilitledi. Olay şaşkınlık yaratacak bir olaydı. Krala olanları nasıl anlatacağını düşündü. Kral, taht odasında kraliçenin gelmesini bekliyordu. Kraliçenin neden geciktiğini anlayamadı. Hemen kraliçeyi taht odasına davet etmesi için bir mabeyinci gönderdi. Kraliçe gelen görevliye sandığı teslim etti. Kendisi de anahtarları alıp kralın bulunduğu taht odasına gitti.
Sandığı orada kralın önünde açtı. Sandık açılır açılmaz içinden çıplak bir delikanlı çıktı. Herkes bu duruma şaşırdı. Kral ona kim olduğunu sordu.
“Benim yakut taşım ne oldu?”
dedi. Genç delikanlı şöyle dedi:
“Ben yakut prensiyim. Bundan ötesini siz de bilemezsiniz.”
Kral bu duruma çok üzüldü onu sarayda tutmak istemedi. Ancak kral herkese hakkını teslim etmek isteyen adil bur hükümdardı. Yakut prensini saraydan göndermeden önce ona değerli soylu bir at, seçkin kıyafetler ve silahlar verdi. Prense veda ederken şöyle dedi:
“Bak sayın prens! Sana değerli bir at ve silahlar veriyorum. Zor bir durumda kalırsan kendini koruyabilirsin. Şimdi seni saraydan gönderiyorum. Yolun açık olsun. Tanrı yardımcın olsun. Seni dualarımla uğurluyorum. İnşallah mutlu ve başarılı olursun. Bir gün krallığım seninle gurur duyacaktır. Sadece şunu unutma, daima doğrudan ve adaletten yana olmalısın.”
Yakut prensi kralı selamlayarak ayrıldı. Atını şehrin kenar mahallelerine doğru sürdü. Şehrin surlarına yakın bir yerde atından indi. Bir evin önünde, teknede hamur yoğuran yaşlı bir kadın gördü. Kadın unu karıştırırken gülüyordu, ancak hamuru yoğururken ağlamaya başladı. Yakut prens kadına şöyle :
“Anacığım, hem gülüyorsun hem ağlıyorsun, bu nasıl hal?”
dedi. Kadın;
“Yarın oğlum ölecek”
dedi. Sonra kadın derdini anlatmaya devam etti.
“Bu kasabada bir ejderha vardır. Her gün bir genci öldürür ve yer. Yarın oğlumu yiyecek, onun için ağlıyorum.”
Prens yakut yaşlı kadına ertesi gün ejderhayı öldüreceğini söyledi. Ayrıca bir gece için onu misafir etmesini söyledi. Yaşlı kadın onun ejderhayı öldürmeyi başaracağına inanmadı. Bir gece için bile olsa onu evinde misafir etmek istemedi. Prens YAKUT yoluna devam etmek istedi ve ejderhayı nerede bulacağını sordu. Yaşlı kadın prense
“Buradan ırmak boyunca gidersin, yarım saat sonra karşına büyük bir anıtsal çeşme çıkacak, sağ tarafta iri çınarlar ve meyve yüklü mango ağaçları göreceksin. Karşı tarafta büyük bir mağara vardır. İşte ejderha o lanet olası yerde yaşar. Sırası gelen genç o çeşme önüne gelir, canavar öğleye doğru gelir ve her gün bir gencimizi yer.” dedi
Prens YAKUT;
“Şimdi gidip o çınar ağaçları altında yatıp uyuyacağım. Lakin, beni erken uyandırırsan; memnun olurum.” Dedi.
Sonra hemen yola koyuldu. Prens gide gide çınar ağaçlarının olduğu alana geldi. Meydana yakın terk edilmiş bir evin önünde kocaman bir ayna duruyordu. Prens kocaman iri bir çınar ağacı önünde durdu. Ağacın çok iri bir gövdesi vardı. Yılların etkisiyle ağacın gövdesinde kocaman bir oyuk oluşmuştu. Prens geceyi orada geçirmeyi düşündü. Silahlarını da yanına aldı. Atını da az ötedeki bir ağaca bağladı. Sonra gidip gördüğü o aynayı aldı, getirdi. Çınarın gövdesine dayadı. Yorgundu. Hemen ağacın kovuğuna girdi ve yatar yatmaz derin bir uykuya daldı. Ertesi sabah, yaşlı kadın onu erkenden uyandırdı. Ona kahvaltı için süt, meyve ve sıcak ekmek getirmişti. Yaşlı kadın aynanın ne işe yarayacağını sordu. Prens YAKUT canavarın gözlerinden çıkan ateşli ışınların ayna ile geri yansıtılacağını ve kendisini de böylece koruyacağını anlattı.
Canavar öğleye doğru mağara önüne çıkarken büyük bir gürültü çıkardı. Prens ateşli oklarını hazırlamıştı. Oklar arka arkaya canavarın alnına saplandı. Canavar, çığlıklar atarak hücuma kalkarken prensin mağara önüne dizdiği ağaç dallarına ve kayalara takıldı. Yere düşer düşmez prens koşup başını ve kollarını kılıcı ile kesti. Sonra götürüp kale kapısına astı. İki kulağını kesip yanına aldı.
Şehir kapısında canavarın başını asılı görenler gidip durumu krala bildirdiler. Kral, tellallar vasıtası ile bir duyuru yayınlayarak canavarı kimin öldürdüğünü öğrenmek istedi. Yaşlı kadın prensin canavarı öldürdüğünü ve şimdi onu evinde misafir ettiğini krala birdirdi. Kral prensi saraya davet edip tebrik etti. Kral başvezirine şimdi böyle fevkalade bir iş başaran bir kahramana ne mükafat verilmesi gerektiğini sordu. Başvezir;
“Ona ödül olarak kızınızı verirsiniz. Ayrıca ona geniş bir toprak parçası bağışlarsınız.”
Dedi. Prens hemen saraya davet edildi. Kısa sürede kralın sevgili kızı prenses ile evlendirildi. Sarayda onların birlikte yaşayacağı bir köşk hazırlandı. Böylece, yeni evliler mutlu bir şeklide birlikte yaşamaya başladılar.
Ancak prenses çok meraklı bir insandı. Sık sık prens YAKUTA kim olduğunu ve nereden geldiğini sorup duruyordu. Her sorduğu zaman prens de ona bu sorulara cevap veremeyeceğini söylüyordu.
Bir gün bir nehir kıyısında bir ziyafet düzenlenmişti. Prensin ayakları suya değiyordu. Karısı yine aynı soruları sormaya devam ediyordu. Prenses:
“Eğer beni seviyorsan lütfen hangi ırktan olduğunu söyle!”
dedi. Prens cevap veremeyeceğini söyledi. Biraz sonra yarı gövdesi suya giren prense yine aynı ısrarlı sorular soruldu. Prenses onun bakışlarından artık prensin kişiliğini gizleyemeyeceğine inandı ve sorularına inatla devam etti. Bir ara prens tamamen sulara gömüldü. Az ötede alnında kırmızı bir yıldız, başında parıltılı bir taç olan kocaman bir yılan şeklinde görüldü. Ve biraz sonra ortadan kayboldu. Prenses sevgili kocasını kaybettiği için derin bir üzüntüye kapıldı. Günlerce ağladı, derin bir pişmanlık duydu. Ancak prens ortadan kaybolmuştu. Prenses her tarafa haberler saldı ve kocasını bulmasına yardımcı olacaklara ödüller vaad etti. Aylar sonra genç bir dansçı kadın gelerek prensese kaybolan presle ilgili haberleri olduğunu söyledi.
Şehrin kenar mahallelerinden az uzakta her akşam ormanda bir şölen düzenleniyordu. Bu şölen sırasında kocaman bir yılan delikten çıkıp, bir brahmanın duası ile insana dönüştüğünü. O sırada ilginç bir dans gösterisinin ve dansında büyülü ritüelin bir parçası olduğunu söyledi.
Dansçı kız, bir gece prensesi ormana götürdü. İkisi gizlice bir ağacın arkasından, o her gece tekrarlanan dans ve müzik coşkusunu birlikte seyrettiler. Dansçı kız da o dans sahnesine katılmak istedi ancak prenses buna izin vermedi. Sonra saraya döndüğünde genç dans sanatçısına kendisine dans vermesini istedi. Prenses kısa zamanda dans etmeyi en iyi şekilde öğrendi. Bir akşam dansçı kız ile birlikte ormana gittiler. Prenses ışıltılı pembe ipek bir elbise giymişti.
Başında beyaz bir örtü vardı. Elbisesi altın sırma ile işlenmiş, nakışlar ile süslüydü. Müzik başladığında ağaçların arasından süzülerek yere döşenen halının üstünde çıplak ayakları ile dans etmeye başladı. Ayaklarında tatlı sesler çıkaran küçük çanlar takılmış altın halhallar vardı. Herkes bu şahane dansı nefeslerini tutarak izledi. Dans sona erdiğinde yakut prens dansçının yanına gelip baş örtüsünü açtı. Prensesin omuzlarından dökülen uzun kınalı saçları çıplak göğüslerini süslüyordu.
Başında yakut, elmas, zümrütlerle süslü ışıltılı bir taç vardı. Törendeki rahip:
“Çok güzel dans ettiniz prenses hazretleri. Size ödül olarak ne verelim, siz ne isterseniz size sunabiliriz.” Dedi.
 Prenses gülümsedi ve
“Bu dans için günlerce hazırlandım. Bu kadar güzel bir dansı insan ancak çok sevdiği birisi için yapabilir. Ben bir tek şey istiyorum. Bu dansı kimin için yaptığımı biliyorsunuz. Bana bir tek onu verin yeter.” Dedi
Dedi. YAKUT PRENS ile karısı o gece yeniden çok mutlu bir hayata başladılar.
Prenses kocasına yeniden kavuştuğu için mutluydu. Bir daha ona kişiliği ile ilgili sorular sormadı.
İnsanlar, sevdikleri kimselere ancak belli bir güven ve özveriyle sahip olabilirler.
 
 
 
 
 
ASLAN İLE TİLKİNİN SERÜVENİ
 
“Bir Hint Halk Hikayesi”
 
Bir zamanlar Himalaya dağlarında aydınlık ve görkemli bir mağara vardı. Bu mağaraya Altın Mağara denilirdi.
Bu güzel ortamda ormanlar kralı aslan yaşardı. Bütün hayvanlar ona saygı duyardı. Aslan bu mağarada rahat, keyifli bir yaşam sürerdi. Zamanla rahatlığa alıştı ve tembelleşti.
Bir gün aslan çok geç kalktı. Vakit gün ortasına yaklaşmıştı. Karnının acıktığını hisseti. İçeride biraz yiyecek vardı. Ancak o her zaman taze bir şeyler bulup yemek istiyordu.
Çıkıp ormanda avlanmayı düşündü. Yaşadığı mağaradan dışarı çıktı ve etrafına bakındı. Güzel bir gündü, biraz durup sağa sola bakındı. Kendi kendine “güzel bir gün diye söylendi”. Ayaklarını uzatıp keyifle gerindi. Üzerindeki tembelliği atmaya çalıştı.
Sağa sola bakındı. Gözüne kestirip avlayacağı bir canlı hayvan arıyordu. Ansızın göl kıyısında otlayan bir bizon gördü. Sonra; sakin, emin adımlarla ona doğru yürümeye başladı.
Bizon ormanlar kralının geldiğini görünce kaçıp kurtulmaya çalışmadı. Aslan bir vuruşta bizonun boyun kemiğini kırdı. Sonra onu parçalayıp yedi. Ormanlar kralı karnını doyurunca susamıştı. Göl kıyısına gidip bir güzel susuzluğunu gidermeye çalıştı.
Karlı, buzlu sulardan kana kana içmek çok hoşuna gidiyordu. Sonra güzel bir uyku uyumak istedi. Yol üzerinde onu aptal aptal süzen bir tilkiye rastladı. Tilki her an aslanın hücumuna uğrayacağını düşünüyordu.
Bunun üzerine hemen aslanın önünde diz çöktü ve yalvaran bir sesle aslana;
“Yüce kralım, ben biraz ötedeki bir ormanda yaşıyorum. Sizin yüce bir kral olduğunuzu işittim. Sırf size hizmet etmek düşüncesi ile yanınıza geliyorum.”
Dedi. Bunu işiten ormanlar kralı tilkiye yanaştı ve gelişinden memnun olduğunu söyledi. Oturup karşılıklı konuşup anlaştılar. Buna göre; tilki Altın Mağarada aslan ile birlikte yaşayacak, onun beslenmesi ve bakımı ile ilgilenecekti. Buna karşılık aslanın avladığı avlardan o da payına düşeni yiyecekti.
Onu koruyacak bir kral olduğu için tilki çok mutlu olmuştu. Tilki aslan gibi güçlü bir koruyucu bulduğu için çok şanslı olduğunu düşünmeye başlamıştı. Her gün aslanın avladığı hayvanları yiyerek yaşamaya devam etti.
Artık Altın Mağaradaki lüks yaşama alışmıştı. Daha çok yedikçe daha çok göbek ediyor, daha çok şişmanlıyordu. Diğer hayvanlar ona koca göbek diyorlardı.
Aslan bir sabah biraz geç kalktı. Etrafa bakındı, şişman tilkinin tembel tembel güneşte yattığını gördü. Tilkinin karnı acıkmıştı. Midesi açlıktan zil çalıyordu. Ancak derdini aslana anlatmaya cesaret edemiyordu. Tilki bütün cesaretini toplayarak aslana seslendi;
“Sayın kralım saygılar sunarım. Günaydın! Bugün size kahvaltıda ne ikram edebilirim?”
Aslan bunu duyunca güldü. Tilkiye döndü;
“Bay tilki demek karnınız çok acıktı. Bakınız bir fikrim var. Şurada karşı dağın tepesine gidin ve kendinize bir yiyecek seçin. Bu dediğimi yapar mısınız lütfen?”
Bu öneri tilkinin çok hoşuna gitti. Hemen tepeye tırmandı. Orada otlakta besili bir av gördü. Hemen onu yemeyi düşündü.
Tilki hızla geri aslanın yaşadığı Altın Mağaraya döndü. Aslanın karşısına geçti;
“Kral hazretleri ben o siyah atı yemek istiyorum.”
Dedi. Aslan yavaşça mağaranın dışına çıktı. Güzelce bir gerindi, esnedi ve ata nasıl hücum edeceğini düşündü. Arka ayakları üzerinde şaha kalktı, atıldı ve bir pençe attı. At yere yıkılınca; onu parçaladı, karnını iyice doyuruncaya kadar yedi. Doyunca artanı tilkiye bıraktı.
Tilki de göbeği şişinceye kadar yemeye devam etti. Ondan sonraki günlerde tilki ile aslanın yaşantısı bu düzen içerisinde devam etti. Her gün tilki bir hayvanı seçip beğeniyor, aslan da onu avlıyordu.
Hayvan ölünce aslan önce kendisi karnını bir güzel doyuruyor; artanı da tilkiye bırakıyordu. Tilki her gün aslanın artıklarını yedikçe daha da şişmanlıyordu.
Sonunda bir varil kadar şişmişti. Bir gün ırmaktan geçerken kendi görüntüsünün sudaki yansımasını görünce şaşırmıştı. Kendi kendine şöyle dedi;
“Ben de aslan gibi iri gövdeli, güçlü bir hayvanım!”
Bu düşünce ile aslanın yapabileceği her şeyi ben de yapabilirim demeye başladı. Tilki Altın Mağaraya doğru ilerlerken kafasında yepyeni düşünceler oluştu. Artık güçlenmişti, artık o da aslan gibi kocaman hayvanları kendisi de avlayabilirdi.
Daha önceki kurulmuş olan düzen değişmeli idi. Hayvanları kendi avlayınca o istediği kadar yiyebilirdi. Aslan da onun artıkları ile idare edebilirdi. Böyle olursa kendinin çok daha güçleneceğine inanıyordu.
“Ben aslandan küçük olmadığıma göre, ikinci planda kalmam doğru olmaz!”
diyordu. Tilki Altın Mağaraya girdiği zaman aslan heybetli yelesinin tüylerini düzeltiyordu. Tilki hemen ormanlar kralının karşısına geçti;
“Artık ben de senin kadar güçlü oldum, ben de avlanabilirim. Bu günden sonra rol değişikliği yapalım. Senin yerine ben geçeyim. Sen de benim yardımcım ol.”
Dedi. Aslan tilkinin bu tavır değişikliğine şaşırıp kalmıştı. Tilkinin karşısına geçti. Yüzüne dik dik baktı;
“Yani ne demek istiyorsun? Konuyu açık açık konuş. Ne demek istiyorsan anlat bakalım!”
dedi. Tilki kuyruğunu sallayarak aslanın yanına yaklaştı;
“Yarın sen tepeye çıkıp hayvan seçeceksin. Ben Altın Mağarada seni bekleyeceğim. Sen bana istediğin hayvanı söylediğin zaman ben onu avlayacağım. Canımın istediği kadar yedikten sonra artanları sana bırakacağım.”
Bunları duyunca aslan tilkinin aptallığından ve aç gözlülüğünden endişe etmeye başladı. Bunun üzerine tilkiyi uyarmak istedi. Ona yaklaştı;
“Maalesef yanılıyorsun. Sen şişman olabilirsin ama aslan değilsin. Güçlü olmadığın için güçlü hayvanlar da avlayamazsın. Onlar sana saldırdıklarında yenilirsin.”
Dedi. Bunun üzerine aptal tilki, göldeki suya yansıyan hayalini gördüğünde aslan kadar güçlü olduğuna inandığını tekrarladı. Tilkinin aslanın sözlerine canı sıkılmıştı. Kendisine zayıf denilmesine tahammül edemiyordu. Yiyecek bakımından aslana bağımlı olmak istemiyordu..
Aslan büyüklük budalası olan tilkinin davranışlarını gördüğünde ona sadece acıyordu. Bir aslan gibi görünmesine ve davranmaya çalışmasının tehlikeleri vardı. Tilki bu durumu anlayamıyordu.
Bu tartışmanın sonunda aslan ona;
“Dilediğin gibi yapabilirsin!”
dedi. Ertesi sabah tilki erken uyandı, aslan hala uyuyordu. Tilki yeni bir girişimde bulunacağı için heyecanlıydı. O heyecanla aslanın kuyruğunu çekti ve onu uyandırdı. Tilki aslana tepeye çıkıp onun avlayacağı hayvanı seçmesini istedi. Tilki bir fili bile avlayabileceğini söyledi!
Aslan ona son bir defa daha uyarıda bulundu. Böyle bir saçmalığa kalkmamasını, aksi halde sonunun kötü olacağını hatırlattı. Aslanın tilkiye son söylediği söz şuydu:
“Şimdiye kadar hiçbir tilki fil avlamamıştır. Neden bu gerçeği anlamak istemiyorsun!”
Tilkinin aslana verdiği cevap ilginçti;
“Sen fil avlayabiliyorsan ben de avlarım!”
Sonunda aslan tepenin en yüksek noktasına çıktı. Orada bir file rastladı ve hemen Altın Mağaraya döndü. Tilki köşedeki bir yatakta yatıyordu. Yatışında bile aslanı taklit ediyordu. Ormanlar kralı tilkinin yanına gitti. Onun en çok duymak istediği sözleri söyledi;
“Ben o tepedeki fili yemek istiyorum! Haydi yüce kahraman! Göster kendini!”
Bu sözler üzerine tilki hemen yattığı yerden fırladı. Tilki o sırada aslanın yatağına uzanmış yatıyordu. Tilkinin yataktan kalkar kalkmaz aslanın yaptığı gibi arka ayaklarını gerdi ve güzelce esnedi. Sonra file doğru heybetli bir şekilde yürümeye koyuldu. Son bir atılımla, iki adım öne, bir adım geriye sıçradı ve filin başına atıldı.
Koca hayvan öfkeyle tilkiyi başından fırlattı. Tilkicik filin ayaklarının dibine düştü. Fil yerde yatan hayvana baktı. Bir ayağını kaldırdı ve üstüne bastı. Tilkinin başı bir toprak kil gibi ezilmişti. Fil tilkiyi ezip geçince keyifli bir çığlık attı ve çekip gitti.
Aslan tilkinin ezildiğini gördü. Olay üzerinde bir an düşündü;
“Büyüklük budalalığı, onun hayatına mal oldu. Kendini beğenenler, gerçekleri göremeyecek kadar ruhen körelirler.
Tilki davranışları ile kendi ölümüne davetiye çıkardı. Sonunda fil onu acımasızca ezip geçti!”
Dedi. Aslanın gözlerinden iki damla göz yaşı yanaklarına aktı.
“Keşke bir an olsun beni dinleseydi!”
dedi.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ALTIN KAZ
“HİND HİKAYELERİ “
 
Vaktiyle Hindastan’da Benares şehrinde Bakuputhaka isminde bir kral varmış. Kraliçe Khema, onun karısının ismi idi. Bir akşam kraliçe ilginç bir rüya gördü. Bu rüyasında kraliçe insan gibi akıllı altın kuşlar görmüş. Bu rüyanın çok etkisi altında kalmış.
Ertesi gün kraliçe rüyasını krala anlatmış. Kral da vezirlerini toplayarak bu rüyanın yorumlanmasını istemiş ve ne yapılabileceğini sormuş. Başvezir, Krala Benares şehri yakınında büyük bir yapay göl yaratılmasını tavsiye etmiş.
Irmağın önü kesilerek göl yaratıldıktan sonra, etrafına çok güzel ağaçlar ve çiçekler ekilmiş. Gölün içinde mavi, beyaz ve pembe nilüfer çiçekleri yerleştirilmiş. Ayrıca her gün göle mısır serpilmiş.
Kısa süre sonra; göl çevredeki kuşların ilgisini çekmiş. Kral bu göle karısının adını vermişti.
Kuzeyde Citta Kuta dağının eteğindeki küçük gölette 9000 kaz yaşarmış. Bu kazların Dhattrattha adında bir kralları varmış. Çevresindekiler ona Altın Kaz derlermiş.
Kraliçe Khema, bütün kuşları kendi düzenlediği göle davet etti. Onlara orada güven içerisinde yaşayabilecekleri konusunda söz verdi.
Dağ eteğinde yaşayan kaz sürüsünden iki kaz krala giderek dağ başında yaşamaktan usandıklarını duyurmuşlar. Hep birlikte güneye gitmek istediklerini söylediler.
Kral, bütün kaz sürüsünü göle indirmek için yola çıktı. Benares Kralı bütün gölün etrafına avcılar yerleştirdi. Göldeki nilüfer çiçekleri arasına da hayvan tuzakları yerleştirildi.
Göle ilk inecek olan Altın Kaz’dı. Sürünün başı olarak daima önde o uçardı. Altın Kaz göle iner inmez hayvan tuzağına yakalandı. Onun bu durumunu gören diğer kazlar, hemen kaçıştılar. Krallarını kurtarmaya çalışmadılar. Sadece onun başdanışmanı onun yanından ayrılmadı. Diğer kazlar eski yuvalarının olduğu dağ tarafına doğru uçtular.
Tuzağa yakalanan kral, vezirinin de kaçmasını istedi ve şöyle dedi;
“- Artık sen kendini kurtarmaya bak. Ben kurtulamıyorum, bari sen olsun kurtul!”
Vezir, krala şunu dedi;
“- Seni kurtarmak için uğraşmak istiyorum. Kurtaramazsam da sen benim kralım ve en iyi arkadaşımsın, onun için böyle kötü bir zamanda ben senin yanında olmalıyım.”
Baş avcı Altın Kaz’ın yanına gittiğinde;
“- Nasıl olur da size kurulan tuzağı görmediniz?”
dedi. Altın Kaz;
“-Kaderde olduğu zaman olacağa çare yoktur!”
dedi. Avcı başı kralın veziri olan kaza neden efendisini bırakıp gitmediğini sordu. Altın Kaz’ın baş veziri olan kaz, kralın arkadaşı olduğu için ona ihanet edemeyeceğini söyledi.
Bunun üzerine; Avcı başı bu kazların hayvan kılığında dolaşan insan kişiliğine sahip kutsal varlıklar olduğunu düşündü.
 
 
 
 
AKILLI GEYİK
“BİR HİND MASALI “
 
Bir zamanlar Hindistan’da Benares şehrinde güçlü bir kral yaşardı. Onun en büyük zevki oranda av peşinde koşmaktı. Kral ava gittiği zaman daima etrafında elli avcı bulunurdu. Bunların çoğu saray halkı, soylular, vezir ve komutanlar idi.
Güzel bir ilk bahar günü, kral Kızıl Orman dedikleri bir bölgeye avlanmaya gitmişti. Bir zamanlar bu bölge av yönünden çok zengindi. Fakat aşırı avlanma, geyiklerin sayısını azaltmıştı.
Ava gidildiğinde, kralın adamları çevreyi sarar ve geyiği kralın bulunduğu bir bölgeye doğru yönlendirirdi. Kralın bulunduğu bölgede bir geyiğe ok atmak krala karşı büyük saygısızlık sayılırdı. Vaktiyle bir bey böyle bir av partisinde kralın 60 adım ötesinde bir geyiğe ok atıp vurduğu için büyük tepki görmüş, ağır bir şekilde cezalandırılmıştı.
Vezirlerden bazıları bunu kralı öldürmeye teşebbüs saymışlardı. O olaydan hemen sonra, beyin silahlarına ve atına el konulmuş, hapse atılmıştı.
İşte böyle hararetli bir geyik kovalama sahnesinde. Kralın adamları ile olan bağlantısı kaybolur. Okları tükenir, atının ayağı yaralanır, koşamaz olur. Bu defa kral elinde kılıcı ile geyiğin peşine düşer. Bu defa kral çamur dolu bir hayvan tuzağına düşer. Geyik bu durumu görünce olaya çok üzülür. Biraz önce kral elinde kılıç ile geyiğin peşinden koştuğu halde, geyik onun çamurda boğulup ölmesine gönlü razı olmaz ve kralı kurtarmaya gelir.
Geyik yakında bulunan bir taşı yuvarlayarak o çukura düşürür. Kral o taşın üstüne çıkınca boğulmaktan kurtulur. Sonra kral geyiğin anlayışlı olduğunu görünce yakındaki bir ağaç dalını ona doğru çekmesini ister. Kralın kurtuluşu için geyik ona boynunu uzatır. Kral bir yandan dala tutunarak boğulmaktan kurtulur. Geyiğin yardım etmesi ile çukurdan çıkar. Bu sırada bazı saray görevlileri kralın çukura düştüğünü gördükleri zaman kahkaha ile gülmüşlerdi. Kral onların tarafına bakınca da yüzlerini örtüp saklanmışlardı.
Kralın çamurun içinde olması bazılarının gülmesine neden olmuştu. Sonra geyik ormanı iyi tanıdığı için yukarıdaki küçük bir çavlana götürdü. Kral yıkanıp temizlendi. Güneşte elbiselerini kuruttu, adamlarının karşısına öyle çıktı.
Kral biraz sonra komutanlarından biri tarafından bulundu. Komutan krala atını verdi. Kral geyiğin saraya götürülmesini emretti. Saray bahçesinde geyiğe bir oda verildi. Kral her gün hayatını kurtaran geyiğin yanına gider, onu okşar ve severdi. Kral ve geyik arasındaki bu sevgi ve anlayış kısa sürede çevrede takdir gördü. Geyik avı yasaklandı. Ormanda geyiklerin kış aylarında beslenmesi için tedbirler alındı.
Saray görevlileri arasında başlayan bu çevreye saygılı dönem, ülkede bir barış ve mutluluk devri başlattı. Bu dönem ülke tarihinde bir altın çağ olarak anıldı.
 


 
 
 
 
 
KAPLAN, BRAHMAN ve ÇAKAL
 
“HİNT HALK HİKAYESİ”
 
 
Bir brahman, orman kıyısında gezerken bir hayvan kapanına yakalanmış olan bir kaplan gördü. Kaplan, brahmanı görünce ona saygı dolu bir sesle selam verdi;
- İyi günler kutsanmış bilge. Lütfen beni bu tuzaktan kurtarır mısın?”
Brahman kaplanı dışarı çıkardığı takdirde onu parçalayıp yiyebileceğini düşünüyordu. Onun için kaplanın yalvarmalarını duymamazlıktan geldi. Ancak kaplan yalvarmalarına devam etti ve bir din adamı olarak onun bütün canlılara merhamet göstermesi gerektiğini hatırlattı.
“- Yeri göğü yaratan tanrım onun merhameti, hepinizin üstünde olmalıdır.”
Dedi. Sonunda brahman insafa geldi. Kaplanı kafesten dışarı çıkarttı. Kaplan kafesten çıkar çıkmaz brahmanı yemek istedi. Brahman buna itiraz etti. Kaplanın yapılan iyiliğe karşı nankörlük ettiğini söyledi. Bunun üzerine kaplan brahmana;
“- Etrafa soralım bakalım hangimiz nankörüz!”
dedi. Önce yola sordular. Yolun şikayeti çoktu;
“- Ben insanlara yol veriyorum. Ama onlar beni çok kötü kullanıyorlar. Üstelik pisliklerini de bana atıyorlar. İnsanoğlu yolun kıymetini bilmiyor.”
Dedi. Sonra yol kenarındaki ağaca sordular. Ağaç, çok acı acı konuştu;
“- Ben bir gün bir dalımı oduncuya verdim. O daldan bir balta sapı yaptı. Hem benim elimi, kolumu, dalımı, budağımı kesti, yok etti. Biz ağaçlar hem havayı temizleriz, hem çiçek açar meyve veririz. Hem insanların her türlü ihtiyacı için kereste oluruz. Ancak kıymetimiz bilinmez.”
Dedi. Sonra yakın bir tarlada otlayan ineklere, sığırlara sordular. Onlar da yaptıkları işleri, katlandıkları zorlukları, verdiklerini ürünleri sayıp döktüler. Yaşlı bir inek ağlayarak şunları söyledi;
“- Koca öküzün kıymeti bilinseydi ona bıçak vurulmazdı.”
Bütün bunlardan sonra Kaplan artık iyice acıkmıştı. Kime sordularsa hepsi de insanın değer bilmediğini, nankör olduğunu söylemişti.
“ Denize düşen yılana sarılır derler” o sırada oradan bir Çakal geçiyordu. Brahman;
“- Ona da danışalım sonra beni yiyebilirsin!”
dedi. Durup Çakala durumu anlattılar. Çakal;
“- Sizi anlamıyorum. Olayı baştan bana anlatın. Olay nerede başladı? Nasıl karşılaştınız? Beraber olay yerine gidelim. Orada bana olayın nasıl geliştiğini anlatın.”
Dedi. Kaplan çakala kızdı;
“- Nasıl bu kadar kalın kafalı olabilirsin!”
dedi. O sırada yürüye yürüye kaplan, adam ve çakal daha önce kaplanın yakalandığı kafesin önüne geldiler. Çakal kaplana;
“- Buyur şimdi anlat bakalım. Brahman seni bulduğu zaman sen nerede idin?”
dedi. Kaplan, kalın kafalı dediği çakala anlatmak için hemen kafesin içine girdi. Çakal atılıp kafesin kapısını sürgüledi.
Sonunda kaplan kapana kısılmış oldu. Brahman bu olaya çok sevindi ve çakalı uyguladığı müthiş plan dolayısıyla tebrik etti.
Sonunda kaplan kafeste kalmaya mahkum oldu.
 
Bu hikaye bize kendini çok akıllı sayıp, başkalarına kötülük etmek isteyenlerin, sonunda kendi yarattıkları kötü oyunların kurbanı olduklarını anlatır.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 ŞİDDET NASIL SONA ERDİ
 
 
“HİNT HALK HİKAYESİ”
 
 
Bir zamanlar Hindistan’da iki krallık arasında bir çekişme başlamıştı. Bir nehrin sularının paylaşımı konusunda anlaşamıyorlardı.
Krallık ile idare edilen devletlerden biri büyük ve güçlü bir devletti. Nüfusu daha kalabalık olan krallık, Kral Brahmadatta’nın yönetiminde idi.
Diğer krallığın yönetimi Diğhitti isimli bir hükümdarın elindeydi. Toprakları daha azdı, nüfusu kalabalık değildi ve zayıf bir ordusu vardı.
Kral Brahmadatta ordunun başında olan komutanlara Kral Diğhitti’ninh ülkesine doğru yürüyeceklerini söyledi.
“- Onların ordusu zayıftır, onları kolayca yeneriz!”
dedi. Kral Diğhitti düşman askerlerinin kendi ülkesine doğru yol aldığını öğrenince, karısı Kraliçe Deva’ya;
“- Kral Brahmadatta, nasıl olsa bizim ülkemizi ele geçirecek, boşuna savaşıp halkımızı kırdırmayalım, perişan etmeyelim!”
dedi. Karı koca o gece gizlice saraydan ayrıldılar. Kraliçe Deva kocasına;
“- Nereye gidebiliriz?”
dedi. Kral düşmanı olan kralın başkenti olan Benares şehrine gitmeyi düşünüyordu.
“- Benares büyülü bir şehirdir, düşmanımız asla bizi orada bulamaz!”
dedi. Böylece kral ve kraliçe oğulları Dighavu’yu da yanlarına alarak geceleyin Benares şehrine ulaştılar. Orada şehrin fakir bir semtine yerleştiler.
Kral fakir bir derviş kişiliğine büründü ve halkın arasında dilenerek hayatını kazanmaya başladı.
Bu şekilde eline geçen az miktarda para ile ailenin ihtiyaçlarını karşılayarak yaşamaya başladı.
Böylece yıllar geçti. Oğulları Dighiti, artık genç bir delikanlı olmuştu. Bir gece kral Dighiti, karısını karşısına aldı ve ;
“- Biz, bize saldıranları affedebiliriz. Ancak düşmanımız bir gün bizi yakalarsa; hepimizi yok edebilir. En iyisi oğlumuzu buradan uzakta, güvenli bir yere gönderelim.”
Dedi. Kraliçe;
“- Oğlumuzu batıya, benim ailemin yanına gönderelim. Orada onu gelecekte yüceltecek bir eğitim alır. Alacağı iyi bir eğitim ileride onun kurtulmasını sağlayabilir!”
dedi. O sırada ilginç bir tesadüf oldu. Daha önce kendi sarayında çalışan bir berber Dighitti’yi tanıdı.
Onu takip ederek evinin yerini öğrendi ve Kral Brahmadatta’nın gözüne girmek için eski efendisini ihbar etti.
Brahmadatta, hemen onların yakalanması için emir verdi. Diğhitti’yi karşısına aldı ve oğlunu nereye sakladığını sordu.
Diğhitti oğlunun erişilmez uzak bir ülkede olduğunu söyledi. Kral Dighitti ve Deva’nın arabaların arkasına bağlanmasını ve bütün şehirde halka gösterilmelerini emretti.
O gösteri sırasında hakarete uğradılar ve alay edildiler. Daha sonra onlar Güney Kapısından şehir dışına çıkarılacak ve orada kılıçla idam edileceklerdi.
Kimsenin onlara bir cenaze merasimi yapmasına izin verilmeyecekti. Ölenlerin cesetleri kuşların ve vahşi hayvanların yemesi için açıkta bekletilecekti.
İlginç bir tesadüf; o gün, oğulları Dighava ailesini görmek için Benares şehrine gelmişti. Prens Pazar yerinden geçerken piyade birlikleri ile süvarilerin arasında giden bir araba gördü.
Annesi ve babası o arabaya bağlanmıştı. İşin en acı yönü onlara yardım edecek bir imkanı yoktu.
Kral Dighitti de oğlunu gördü. Kral oğlunu uyarmak istiyordu. Ancak onun fark edilmesini de önlemek istiyordu.
Bunun üzerine sanki havaya bilinmeyen birine konuşur gibi şunları söyledi;
“Kısa görüşlü olma
Uzun görüşlü olma
Şiddet şiddet ile önlemez
Şiddet barışçıl yollarla önlenir
Barış barışçı yollarla gelir!”
Dedi. O gece şehrin üstüne karanlık çöktüğü saatlerde, Kral Dighitti ve Kraliçe Deva şehir surlarının dışına çıkarıldılar ve orada kılıçla başları ve kolları kesilerek idam edildiler.
Kral ve Kraliçe öldükten sonra cesetleri bir meydana atıldı ve onları beklemek için on iki asker görevlendirildi.
Öte yandan daha şehrin dışına çıkılmadan Prens Dighavu kendi kendine şöyle konuştu;
“- İlkin anne ve babamın gömülme törenini yapacağım, daha sonra onların intikamını almanın yollarını arayacağım.”
Prens Pazar yerinde bulduğu bir şarap satıcısından en sert şaraplardan 10 şişe aldı. Şaraplarla beraber ilginç mezeler getirdi.
Bunları nöbetçilere verdiğinde onlar adeta bayram ettiler, şarabın etkisi ile sızınca yere uzanıp uykuya daldılar.
Askerler uykuya dalınca Prens Dighavu etraftan çalı ve kuru dallar topladı. Bunları bir daire şeklinde düzenledi. Anne ve babasının cesetlerini bu yığının ortasına yerleştirdi, sonra ellerini kavuşturdu.
Dualar okudu ve bir meşale ile hepsini tutuşturdu. O ateş çemberinin etrafında üç defa döndü.
Hint anlayışına göre ölenlerin öteki dünyaya uğurlanmaları için böyle bir tören yapılması geleneği vardı. Bu davranış ölenlere bir saygı gereği yapılırdı.
İşte o saatlerde Kral Brahmadatta sarayın balkonunda geziniyordu. Kral Dighavu’nun sözleri ona da adamları tarafından aktarılmıştı.
Bunların ne anlama geldiğini bir türlü çözemiyordu. Güneye doğru baktığında, şehir kapısının dışında yakılan ateşi gördü. Yanan ateşin etrafında bir insanın dönmüş olduğunu görünce bunun Prens Dighitti olduğunu tahmin etti.
Kendi kendine şöyle dedi;
O yanan cesetlerin etrafında dönen Prens Dighitti olmalıdır!”
O zaman yüreğine inen korkunun dehşetinden ürperdi ve soğuk soğuk terler döktü.
Öte yandan anne ve babasına karşı görevlerini biraz olsun yaptığını Prens oradan ormanlık bölgeye geçti. Şehir dışında saklandığı dönemde hem kendini güvenceye almaya çalışıyor, hem de anne babasının acı sonunu düşünerek yas tutuyordu.
En sonunda artık tehlikenin geçtiğini düşündü, içindeki derin acı da yavaş yavaş dindi. Dighavu tekrar Benares şehrine döndü. Bu defa Kralın fillerine ve atlarına bakılan saray ahırlarında iş buldu.
Orada çalışan bir seyisin çırağı oldu. Bir sabah Dighavu erken kalktı. Güzel bir gün başlıyordu. Önce sabah duasını yaptı. Sonra çok sevdiği bir ilahiyi duygu dolu yüksek sesle okumaya koyuldu.
O gün kral da şafakla beraber uyandı ve balkona çıktı. Sabahın sessizliği içinde büyüleyici bir sesin okuduğu ilahiyi rahatça duyabiliyordu.
Kral o gece korkunç bir rüya görmüştü. Bir kabustan kurtulmak için çabalarken duyduğu ilahi ses, onu büyülemişti. Kendi kendine şöyle dedi;
“- Ruhen huzur bulmak için böyle bir sese ihtiyacım var!”
Hemen görevlilerine şarkıyı söyleyenin onun huzuruna getirilmesini emretti. Dighavu’yu görünce ona şarkı söylemesini istedi. Tabi o gencin düşmanı olan bir kralın oğlu olduğunu bilmiyordu.
Dighavu şarkı söylediği zaman kralın kalbine aydınlık ve sükunet geldi. Yüzü mutluluk dolu gülümseyiş ile ona baktı ve sarayda kalmasını istedi.
Dighavu kralın davranışından çok memnun oldu.
“- Nasıl isterseniz efendim.”
Dedi. Böylece, Prens Dighavu kralın çevresinde ona her yönden yardımcı olan bir insan durumuna geldi.
Genç adamın, çok nazik, çok duygu yüklü kişiliği, kralı son derece etkilemişti.
Bu etkileşim sonucu gelişen güven ortamında Dighavu’ya daha çok sorumluluk verildi. Gittikçe aralarında mükemmel bir dostluk ve güven duygusu gelişti.
Sonra bir gün, Kral Brahmadatta ava gitmek istedi. İşte o gün Kral Dighavu’ya;
“- Bu gün arabamı sen süreceksin!”
dedi. Dighavu şöyle dedi;
“- Bu benim için bir şereftir efendim!”
Böylece o gün kralın at arabasını süren Dighavu artık hedefine yaklaştığını düşündü.
Prens av partisi sırasında bilinçli bir manevra ile kralın çevresindeki adamlardan uzaklaşmayı başardı.
Böylece artık kral kendi adamlarının göremeyeceği bir alana götürülmüştü.
Bulundukları alandan artık kralın sesinin de duyulması mümkün değildi. En sonunda Brahmadatta;
“- Biraz durup dinlenmek istiyorum.”
Dedi. Dighavu hemen at arabasından indi ve yere çömeldi. Krala döndü;
“- Buyur dinlen kralım!”
dedi. Bunun üzerine kral yere uzandı ve başını Prensin kucağına koydu.
Kral biraz sonra yorgunluktan gözlerini yumdu. İşte o sırada Dighavu elini uzatıp yavaşça hançerini kınından çıkardı. Ve sonra babasının sözleri aklına geldi;
“Kısa görüşlü olma
Uzun görüşlü olma
Şiddet şiddet ile önlemez
Şiddet barışçıl yollarla önlenir
Barış barışçı yollarla gelir!”
 
İşte o an babasının sözleri aklına gelince Dighavu’nun eli titredi. Hançerini kınından çıkarmışken tekrar yerine koydu.
Brahmadatta ansızın uyandı. Heyecanlıydı. Gözlerini açtı. Hemen yerden doğruldu, o anda panik içerisindeydi. Korkudan titriyordu.
Dighavu Krala ne olduğunu sordu. Bunun üzerine Kral gördüğü rüyayı anlattı.
Kral, sık sık rüyasında düşmanının oğlu Dighavu’nun kılıçlarla onu öldürmeye geldiğini gördüğünü söyledi. Bu rüyayı sık sık bir kabus şeklinde tekrar tekrar gördüğünü anlattı.
İşte o an Dighavu atılıp Kralı saçlarından yakaladı, başını geriye doğru eğdi ve hemen hançerini boğazına dayadı. İşte o anda Prens;
“- Ben düşmanınızın oğlu Dighavu’yum, anne babamın intikamını almaya geldim.”
Dedi. Kral o anda;
“- Sevgili Dighavu hayatımı bağışla!”
dedi. Dighavu;
“- Seni nasıl affedebilirim?”
dedi. Sözlerine devam ederek şunları söyledi;
“- Bizi incetenleri biz affedebiliriz, bizim kırdığımız insanları nasıl affedebiliriz. Siz benim annemi ve babamı öldürdünüz. Yakalasanız beni de öldürecektiniz. O halde hayatı bağışlanması gereken insan olmalıyım.”
Bunun üzerine Brahmadatta Prense şöyle dedi;
“- Sen beni bağışla, ben de seni bağışlayayım.”
Bunun üzerine Dighavu Kraldan elini çekti ve kılıcını yerine koydu. Sonra ikisi birlikte ayağa kalkıp el sıkıştılar ve birbirlerini affettiklerini söyleyerek, bir daha birbirlerinden öç almaya çalışmayacaklarına dair yemin ettiler.
Sonra Brahmadatta Dighavu’ya babasının son sözlerinin ne olduğunu sordu.
“- Lütfen söyler misin Dighavu babanız size “ kısa görüşlü olma” dediği zaman neyi kastetmişti.”
Dighavu bu soruyu şöyle cevapladı;
“-Babam bana dostluğun bize hayatın bir armağanı olduğunu, bunu iyi değerlendirmemiz gerektiğini anlatmaya çalışmıştı?”
Kral arkasından ikinci soruyu sordu;
“- Peki babanız size “uzun görüşlü olma” dediği zaman neyi kastetmişti?”
“- Babam bana içindeki nefretin seni uzun süre yönlendirmesine izin verme demek istemişti.”
“- Peki babanız size “şiddet şiddetle önlenmez. Şiddet ancak barışçı bir girişimle önlenebilir” dediği zaman ne demek istemişti?”
“- Babam şunu demek istemişti, siz benim anne babamı öldürdünüz ve benim ülkemi istila edip, bize ait olan her şeye el koydunuz. Eğer ben sizi intikam alma duygusu ile öldürürsem sizin taraftarlarınız da beni öldürecektir. Sonra benim taraftarlarım da onlara saldıracak. Onları öldürecek. Sonra ortada bir kısır döngü oluşacak ve sonuçta; Şiddet, bir yangın gibi büyüyerek hepimizi yok edecek. Sonuçta şiddet dinmeyecek. Ancak siz beni affederseniz, ben de sizi bağışlarsam; Şiddet sona erer.”
Bu sözler karşısında Kral Dighavu’nun zekasına hayran oldu. Demek ki oğul babasının ne demek istediğini en iyi şekilde anlamıştı.
Sonunda Kral, Prensin kendi hayatını bağışlamasından büyük mutluluk duydu. Onun düşünce tarzına hayran kaldı.
Bunun sonucu olarak da babasının ülkesini Prens Dighavu’ya geri verdi. Her iki Kral da yaşadıkları sürece bütün sorunları dostluk ve barış içerisinde çözümlediler.
Her ikisinin düşüncelerindeki iyi niyet ve barışçıl anlayış, onların yönetimlerine de yansıdı ve mutlu bir barış dönemi yaşandı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BİNBİR ÇİÇEK AĞACI
Blossoming Tree
 
BİR HİND HİKAYESİ”
 
 
Bir zamanlar Hindastan’da Benares şehrinde yaşayan Patan Poli isminde tanınmış bir tüccar vardı. Ekseriye atla gezerdi. Şehrin en büyük kervanları onun için çalışırdı.
Bazı kervanlar batıya Arap Yarımadasına gider oradan çeşitli baharatlar getirirdi.
Doğuya ve kuzeye gidenler de Hindi Kuş Dağlarından geçer, Çin’e doğru yol alırdı.
Oradan ipek ve porselenler getirirlerdi. Bir gün Patan Pali nehir kıyısındaki parkta gezinirken şehrin ileri gelen tüccarları ile karşılaştı.
Tüccarların Patan Pali’ye yöneltecekleri sorular vardı. Merak ettikleri en önemli konu Patan Pali Çin’e göndereceği zaman mallarının bulunduğu, büyük depoların yönetimini kime bırakacağını çok merak ediyorlardı.
Patan Pali’in en güvendiği adam (Gusera) adındaki çobandı. Tüccarların sorusu üzerine Patan Pali mallarını en güvendiği arkadaşı Gusera’ya emanet edeceğini söyledi.
Tüccarlar onun sadece bir çoban olduğunu ve fakir bir insan olduğu için de ona güvenmenin doğru olmadığını söylüyorlardı.
Aralarında bir süre tartıştıktan sonra içlerinden biri Budha adında bir bilge bulunduğunu ve her kim ona gidip danışıyorsa memnun ayrıldığını ifade ediyorlardı.
Sora sora Budha’nın öğretilerini yaydığı tapınağa ulaştılar.
Budha onları yüzünde tatlı bir gülümseme ile karşıladı. Bir sorunları olduğunu söylediklerinde anlatılanları büyük bir dikkatle dinledi ve onlara Kral Bennadatte’nin ülkesinde vaktiyle yaşanmış olan bir olay anlattı.
“- Kralın bir zamanlar dillere destan bir sarayı varmış. Sarayın etrafında yüzlerce yıldan beri özenle bakılmış eşsiz güzellikte ağaçları olan bir bahçe varmış. Bu bahçenin en güzel yerinde, sarayın çok yakınında harika bir ağaç varmış.
Bu ağacın dallarının gökyüzüne ulaştığını söyleyenler bile varmış. Bu ağaca “Bin Bir Çiçek” ağacı derlermiş. Kral bu ağacı çok severmiş. Bir çok günler vaktini bu ağacın altında geçirmekten büyük mutluluk duyarmış.
Bir gün kral bu ağacın altında dinlenirken kraliçe elinde çay kasesi ile yanına gelmiş. Çay kasesinin içine tavandan bir parça alçı düşmüş. Kraliçe bunu krala göstermeye gelmiş.
Kral hemen saray mimarını ve ilgili görevlileri çağırmış ve tavanın onarılmasını istemiş. Mimarlar, mühendisler ve dülgerler konuyu incelediklerinde şöyle bir karara varmışlar;
“- Sarayın tavanının çökmesini önlemek için taht odasına güçlü bir orta direk yapılması gerekiyormuş. Bu iş için araştırma yapılınca taht odasının tavanına sağlam bir orta direk konulması gerektiği anlaşılmış.
Bin bir çiçek ağacı kesilirse güçlü bir direk elde edilebilirmiş. Kral ağacın kesilmesini istemiyormuş. Ancak başka uygun bir ağaç da bulunamıyormuş.
Haber etrafta duyulduğunda bahçedeki ağaçlar ve kuşlar buna çok üzülmüşler. Hepsi bu çok sevdikleri ağacın kesilecek olmasına çok üzülmüşler.
Bu ağacın bir ruhu varmış. Ara sıra dile gelir konuşurmuş. Ağacın ruhu derdini diğer ağaçlara ve kuşlara anlatmış. Bu ağacın kocaman gövdesini bir halı gibi saran Kuşa Otu denilen bir tür yosuna benzeyen bir çayır varmış. Bu çayır bin bir çiçek ağacı ile yıllarca iç içe yaşamış. O ağacın halini hatırını en iyi o bilirmiş.
Ağacın ruhuna bir hüzün düştüğünde o ağacın acısını en iyi onu bir halı gibi kaplayan o yosun hissedermiş..
Ağacın kesilmesine karar verildiğinde Kuşa Çayırı sevgili ağacını korumak için bir şeyler yapmaya karar vermiş.
“ Üstünde gezinin bukalemunlar kendilerini korumak için şekil ve renk değiştirirlermiş.”
Kuşa otu da sevgili ağacını korumak için onu çürümüş gibi göstermeye karar vermiş.
Sabah sabah ağacı kesmeye gelen oduncular ve dülgerler ağacı yokladıklarında onun çürümüş olduğunu görmüşler.
Böyle olunca onu kesmek işe yaramayacakmış. Durumu krala haber vermişler. Kral ağacın kesilmesinden vazgeçilmesini emretmiş.
Yeniden bur durum değerlendirilmesi yapılmış. Daha küçük çapta üç ağaç bulunarak, onların madeni kelepçelerle birbirine bağlanması sonucu soruna çözüm bulunmuş.
Bu hikayedeki mutlu sonu ulaşılmasındaki en önemli unsur Kuşa Otu gibi basit bir yosunun, o muhteşem ağacı koruma gayretinde bulunmasıdır.”
Hikayenin sonunda Budha, onlara bir insana güven duymamız gerektiğinde en önemli ölçünün o insanın dürüstlüğü olduğunu anlatmaya çalışmıştı.
Büyük ve güçlü bir tüccar olan Patan Pali ancak onu seven dürüst arkadaşı sayesinde işlerini yürütüyor ve topluma değerli bir hizmet sunuyordu.
Sonuç olarak büyük bilge olan Budha’nın anlattığı bu ibret verici öykü; Toplumda güven ortamını yaratmış ve halkının mutluluğu için neler yapılması gerektiğini çok güzel bir şekilde anlatmıştı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ALTIN TABAK
 
Vaktiyle Hindistan’da (bir şehirde) Benares kentinde iki seyyar kuyumcu şehrin girişinde karşılaşırlar. Selamlaşma, hal hatır sormadan sonra şöyle bir anlaşma yaparlar. Genç olan, önce şehrin batı kısmında gezip satış yapacaktır. Doğu kısmına daha sonra gidecektir. Doğu kısmına giden meslektaşı diğer bölgede satiş yaptığı sürece onu bölgesine girmeyecektir.
Batı kısmına giden şahıs, o bölgeyi gezerken; eski bir konaktan bir kapı açılır ve on yaşlarında bir kız çocuğu kapının önünden geçerken kuyumcuyu çağırır ve takı almak istediğini söyler. Kız çocuğu parası olmadığını ancak eski bir tabak verebileceğini söyler. Kuyumcu tabağı inceler. Bunun değerli bir mal olduğunu anlar fakat o işi ucuza kapatmak için tabağı değersiz göstermeye çalışır. Çocuk ninesi olan yaşlı kadına danışır ve kadın tabağı öyle çok ucuza vermek istemez. Kuyumcu tabağın değersiz olduğunu söyleyerek oradan uzaklaşır.
Bir süre sonra ikinci kuyumcu gelir. Çocuk yine takı almak ister fakat parası yoktur. Bu defa tabağı ikinci satıcıya gösterir. İkinci satıcı tabağı görünce hayran olur. Yanındaki bütün mücevherleri ve paraları verir ve tabağı öyle alır. Ayrıca gidip daha para getireceğini söyler ve kendisine bir gemi dönüş bilet parası verilmesini ister. Çocuk ve yaşlı ninesi kuyumcunun elindeki bütün mücevherleri alırlar. Ayrıca kuyumcu 500 rupi para verir. Kendisine dönüş bileti için 20 rupi verilmesini ister. Kuyumcu gemi bileti için 20 rupi alınca oradan ayrılır.
Bir saat sonra genç kuyumcu gelir ve kapıyı çalar. Çocuk ve ninesi, yalancılığını genç kuyumcunun yüzüne vururlar ve altın tabağı iyi bir fiyata sattıklarını söylerler. Kuyumcu bunu duyunca sinirlenir, kan beynine sıçrar. Öfkesinden düşer ve ölür. Aç gözlülüğü ve yalancılığı ona pahalıya mal olur.
 
 
 
 
 
YALAKALIK YAPAN ADAM VE HİND RAJASI
 
Hindistan’da bir Raja’ya devlet görevlileri şöyle demişti: “Sayın Hükümdarım, bugün sizi ziyaret edecek kişiye iyi dikkat edin. Bu adam birçok yöneticiye övgüler yağdırır. Sonra da onlardan birçok değerli armağan koparmayı iyi becerir.” Raja bunu söyleyen kişiye şöyle dedi: “Merak etmeyin, ona hiçbir şekilde yalakalık etmesi için izin vermeyeceğim.”
Biraz sonra, beklenen şahıs geldi. Hükümdarı aşırı bir muhabbetle selamladı ve şöyle dedi: “Sevgili Hükümdarım, sizlere en halishane selam ve saygılarımı sunarım. Siz en iyi saraylara layıksınız. Bu sarayda sizinle beraber olmak büyük mutluluktur.
Arkadaşlarınızın arasında sizin seçkin ve muhterem bir yeriniz var. Kişiliğinizin tartışmasız üstünlüğü size tarihimizde bir altın devir başlatma olanağı veriyor. Sizin bağışlarınızla ailemizin büyük bir gelişme göstereceğine eminiz.”
O sırada bir bakan krala yaklaştı ve şöyle dedi: “Majesteleri, lütfen onu daha fazla şımartmayın. Bakınız neler söylüyor. Artık O’na bir son vermesini söyleyin.”
Kral gülümsedi: “Korkmayın Sayın Bakan, onun yalakalık etmesine asla fırsat vermeyeceğim. Sadece şuna dikkat ettim; şimdiye kadar söyledikleri doğrudur.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
VEZİRİN AKILLI KIZI
“ BİR HİND HİKAYESİ”
 
Büyük bir Hind hükümdarının hem güzel, hem de çok yetenekli bir kızı vardı. Soyluların civar ormanlardaki av partilerine katılmak çok hoşuna giderdi. Çok iyi ata binerdi.
Ok atışında; ülkenin en iyi eğitilmiş insanlarından biri idi. Bir gün atı ile güzel bir geyiği kovalarken, ansızın kendini sık bir ağaçlık alanda buldu. Çevresi ile bağlantısı kopmuştu. Yüksek bir ağaca tırmandı. Ağacın tepesindeki dallara çıkınca; karşıda bir yangını gördü. Alevler her tarafı sarmış, çalılar ve ağaçlar ile birlikte kuşlar ve orman hayvanları da yanıyordu. Geyik sürüleri ile birlikte diğer vahşi hayvanlar da çılgınca kaçıyorlardı.
Kuşlar ormandan yükselen yoğun dumandan boğulup, baygın yere düşüyorlardı. Her tarafta korkunç çığlıklar ve acayip hayvan sesleri vardı. İşte bu korkunç olaylar yaşanırken, prenses bir çift yaban kazının, yavrularını kurtarmaya çalıştığını gördü. Yavrular henüz çok küçüktü kanatları bile tüysüzdü. Kurtulmak için sağa sola koştukları sırada alevler iyice yanlarındaki otları sardı. Bu zavallı kuşların kurtulma ümidi yoktu. Alevler yuvaya sıçradığı zaman erkek kuş son bir gayretle atılıp güvenli bir dala kondu. Ailesi yapayalnız kalmıştı. Anne kuş yavrularını korumak için atılıp onları kanatları altına almaya çalıştı.
Ancak aniden büyüyen alevler hepsini yakıp kül etti. Acı çığlıklar atarak yanıp gittiler.
Prenses bu olayı görünce; çok etkilendi, erkek yaban kazının bencilliği onu çok öfkelendirdi. Hemen şöyle dedi;
“- Şu erkek milleti ne kadar duygusuz! Ne kadar bencil, onlara asla güven olmaz.”
Sonra bir genelleme yaptı;
“- Sadece kuşlar değil, hayvanlar ve insanları da öyle. Ben artık erkeklere güvenmiyorum ve ömrümün sonuna kadar evlenmeyeceğim.”
Biraz sonra birlikte av partisine geldiği arkadaşlarını buldu ve birlikte saraya döndüler.
Bir gün tanınmış bir ressam Hint Racasının sarayını ziyaret etti ve orada çok güzel resimler yaptı. Saraydan ayrılacağı gün ve son anda prensesi gördü. Adete büyülenmişti. O güzelliğin resmini yapmak için içinde derin bir istek duydu. Hemen prensese yaklaşıp bir portresini yapabilmek için ondan izin istedi.
Prensesin bu işe aklı yatınca resim kısa sürede tamamlandı. Ortaya en üstün düzeyde bir sanat eseri çıktı.
Sanatçı büyük bir hayranlık ve coşku dolu bir çalışma ile eseri bitirince çok mutlu olmuştu. Resim, tam manası ile prensese benziyordu, görenler hayran kalıyordu.
Sanatçı resmi bitirince onu prensese vermeyi düşünmedi. Kısa sürede saraydan sessizce ayrıldı.
Ressam, saraydan ayrılınca; resime olan merakı ile tanınan bir başka rajanın şehrine gitti. Kısa zamanda rajanın sarayına gidip eserini hükümdara sundu. Raja resimden çok etkilendi.
Kral resmi iyi bir para vererek satın aldı. Onu taht odasının yanındaki büyük salonu astı. Görenler resme hayrın oluyordu. Herkes bu güzel eserin kimin portresi olduğunu merak ediyordu. Kralın tek oğlu ve varisi olan prens avdan dönünce bu resmi görmüş ve kimin portesinin olduğunu bile sormadan aşık olmuştu. Prensesin güzelliği prensin aklını başından almıştı. Günlerce sadece onu düşünerek şaşkın şaşkın bakındı durdu. Sonra, bir gün kendine gelince o resmin kimin portresi olduğunu ve ressamın kim olduğunu sordu.
Ancak sanatçı hiçbir bilgi bırakmadan çekip gitmişti. Kimse de o koduna hiçbir şey bilmiyordu. Gördüğü resmin büyüleyici güzelliği prensi yüreğinden vurmuştu. Kısa sürede derin bir sessizliğe gömüldü. Yemiyor, içmiyor, derin bir hüzün içinde perişanlığa sürükleniyordu. Sinirleri iyice bozulmuştu. Kimse ile konuşmuyordu, sinirleri iyice bozulunca herkesle yerli yersiz tartışıyor ve kavga çıkarıyordu. Sonunda suskunluğa gömüldü ve saraydaki odasından çıkamaz oldu.
İşte işler bu duruma gelince kral da ne yapacağını bilemez oldu en yakın dostu ve danışmanı olan başveziri, bu duruma çare bulması için görevlendirdi. Başvezir prensin yanına gidince son derece aksi karşılandı, bir tartışma çıktı ve prens başveziri kovdu ve onun idam edilmesini istedi.
Kral çaresiz kaldı, prensin yanına gidip başvezirin idamının bir hafta sonraya tehir edilmesini istedi. Kral bu müddet zarfında yeni bir başvezir atayacağını ve yeni bir hükümet kuruluncaya kadar idamın tehir edilmesini istedi. Prens buna bile güçlükle razı oldu. Kral başvezirin evine dönmesine izin verdi.
Başvezir derin üzüntü ile evine döndü. O, durumunu anlatmasa bile; ailesi onun çok zor durumda olduğunu biliyorlardı. Küçük kızı, babasına yakın bir kişiliği olan; sevgi dolu bir insandı. Babasının üzüntüsünü azaltmak için elinden geleni yaptı ve durumun ne olduğunu öğrendi. En sonunda başvezirin kızı prensin öfkesinin nereden kaynaklandığını öğrenmişti. Bu genç hanım çok akıllı ve yaratıcı düşünen, sorunlara yaratıcı çözümler üreten bir insandı. Babasını da bu güç durumdan kurtaracağına inanıyordu. Vezir kızı saraya gitti ve prens ile görüşme olanağı buldu. Prense şöyle dedi;
“- Lütfen babamın hayatını bağışlayınız! Bu arada ben en erken zamanda sizin aşık olduğunuz o güzel hanımı bulmak için elinden geleni yapacağım. O resmin kopyalarını yapıp yakındaki hükümdar saraylarına göndereceğim. Nasıl olsa; o kadar güzel bir hanımı mutlaka tanıyanlar çıkacaktır. Sonra onun seninle evlenmesi için elimden gelen her gayreti göstereceğim. Lütfen! Bana size yardım edebilmem için zaman tanıyın ve sizin sevgilinize kavuşmanız için göstereceğim gayretleri destekleyin!”
Aşk ateşi ile yanan prens kendisine uzanan bir dost elini memnuniyetle karşıladı ve onu yurtdışına gidip araştırma yapabilmesi için izin verdi.
Vezirin küçük kızının teklifi ve başarıya ulaşmak için sunduğu hareket planı; prense çok akla yakın göründü. Artık gayesine varmak için bir ümit ışığı doğmuştu. Prens, başvezir için verdiği idam cezasını uygulamaktan vazgeçti. Başvezir saraydaki görevine döndü ve krallığın sorunlarının çözümlenmesi için büyük gayret sarf etti. Kral da olan gelişmelerden çok mutlu oldu ve başvezirin kızının başarılı olması için o da destek vermeye başladı. Prens kısa sürede kendini toparladı ve o da devlet işlerinde babasına yardımcı oldu. Bu olumlu gelişmelerden sonra prensin de sağlığı düzeldi ve daha olumlu düşünmeye başladı.
Vezirin kızının kendisi de iyi bir ressamdı. Hemen o meşhur tablonun çok başarılı bir kopyasını yaptı ve sonra erkek kıyafetleri giydi ve gezgin bir ressam olarak yolculuklarına başladı. Başlangıçta nereye gideceğini ve ne yapacağını bilmiyordu. Sadece babasını çok seviyordu ve onu kurtarmak için çok gayret göstermesi gerektiğine inanıyordu.
Böylece aylarca, çeşitli yönlere seyahatler yaptı ve bir çok insana resimdeki prensesi tanıyıp tanımadığını sordu. Fakat kolay kolay bir sonuç alınabilecek gibi bir durum görünmüyordu.
Bir yıl yorucu bir seyahatten sonra acayip bir ülkeye geldi. Burada herkes resimdeki hanımı kolayca tanıyordu. Bu durum vezir kızını çok mutlu etti.
Resmi görenler onun kendi rajalarının kızı olduğunu tanıyorlardı. Herkesde ondan “asla evlenmeye niyetli olmayan prenses” diye söz ediyordu.
Vezirin kızı;
“- Prenses evlenmekten neden bu kadar korktu? Sorun nedir? Nasıl oldu da böyle bir karar aldı?”
Şeklinde sorular sordu. Kimse bu soruların cevabını bilmiyordu. Prensesin annesinin ve babasının da onun nasıl olup da bu karara vardığını bilmediklerini söylediler.
Aldığı bu bilgiler vezir kızının biraz gözünü korkutmuştu. Eğer prenses bu kadar evlilik karşıtı ise bir yabancı olarak onu nasıl bu kararından vazgeçirecekti. Aşkından adeta deli olan bir prenses ile evlenmesini nasıl sağlayacaktı? Ortada adeta imkansız görünen ciddi bir durum vardı.
Bununla beraber; vezirin kızı cesur bir insandı ve bir gayesine varmak istediği zaman; çeşitli yollar denemesini bilen bir hanımdı.
Önce prensese ulaşmanın bir yolunu bulması gerekiyordu. Bunun için sarayın karşısında güzel bir konak kiraladı ve burada geniş bir pencere önünde atölyesini kurdu. Saray halkı kısa sürede onun orada ne yaptığını öğrendi. Kral da duyduklarından çok etkilendi ve sanatçıyı saraya davet etti. Onun resimlerini görmek istiyordu. Kral gördüğü resimleri çok beğendi ve çok sayıda resim satın aldı. O sıralarda, raja biricik kızı için görkemli bir saray yaptırıyordu. Sanatçının bu sarayın duvarlarına resim yapmasını istedi.
Bu arada vezir kızı birkaç defa prensesi görebildi. Şimdi o portrenin prensisin modellik ettiği sanat eseri olduğuna iyice inanmıştı. Artık kendi ülkesindeki prensin aklını başından alan büyülü güzelin yakınında bulunuyordu.
Yeni sarayın duvarları tamamlandığı zaman; vezir kızı her tarafı resimler ve figürler ile süslemeye koyuldu. Raja ve etrafındaki saray görevlileri sık sık gelip süslemelerinin gelişmesini takip ediyorlardı. Her resmin üzerinde düşünülmesi gereken bir hikayesi vardı. Sanatçı kralın ve saray halkının her sorusuna ilginç cevaplar veriyor, güzel hikayeler anlatıyordu.
Bütün bu güzellikler ve sanatçının anlattığı ilginç hikayeler çevrede aktarıldığı zaman bir çok insan bu eserleri görmeye geliyordu. Saray kadınlarının bir kısmı, prensesin yakınları ve arkadaşları idi. Bir kısmı prensesi iyi tanıyordu.
Vezir kızı bu hanımlardan bazılarının prensesin iç dünyasını, duygu ve düşüncelerini iyi bildiklerini tahmin etti. Mutlaka içlerinden bazıları prensesin neden evlilikten kaçındığını bilmesi gerekiyordu. Neden bütün erkeklerden uzak durmak istiyordu? Mutlaka bunların bir sebebi, bir açıklaması olmalıydı!
Vezir kızı, prensesle yakınlığı ile tanının birkaç hanımın kalbini fethetmeyi başardı. Onları sanatı ve nezaketi ile etkiledi. Sonunda; Bu hanımlardan biri ona prensesin sırrını açıkladı. Prensesin nedimelerinden olan bu hanım, Vezir kızına, hanımının ormanda yangın sırasında gördüğü olayların onu nasıl etkilediğini anlattı. Yavruları ve eşi yanarken çekip giden bir erkek kuşu görmek onu tüm erkeklerden soğutmuştu. İşte vezir kızının öğrenmek için can attığı bilgi buydu.
Bunun üzerine yeni sarayın büyük duvarına tam da prensesi etkileyebilecek bir resim çizdi. Bu resimde erkek bir geyik bir yangın sırasında yavru geyikleri korurken dişi geyik çekip gidiyordu.
Sanatçı resmin en güzel yerine çok yakışıklı bir prens figürü çizdi. Bu resimdeki erkek figürü hem yakışıklı, hem de kahraman bir insanın etkileyici özelliklerine sahipti. Resim bitirildiği zaman vezir kızı prensesin arkadaşlarına onu getirip resmi göstermelerini istedi. Kısa bir süre sonra; prenses sanatçının ziyaretine geldi. Bütün eserleri büyük bir ilgiyle yakından izledi ve sanatçıya takdirlerini sundu. Onu gönülden tebrik etti. Sonunda geyikler ve prensin büyük bir ustalıkla yansıtıldığı muhteşem eserin önünde durdu ve;
“- Bu resmin hikayesi nedir?”
dedi. Bunun üzerine vezir kızı;
“- Bu resim benim ülkemdeki bir prensin yaşadığı olayın gerçek hikayesidir.”
Dedi. Sonra şunları ilave etti
“- Bizim ülkemizdeki prens de bu olaydan sonra kadınların vefasızlığına inandı ve mutsuz oldu!”
“- Bu olaydan sonra prensin yaşamı değişti. Bütün kadınlardan uzaklaştı ve artık evlenmek istemedi. Bu durum değerli kralımızı da üzdü ve ülkede karamsar bir hava yarattı. Şimdi artık kimse bu duruma nasıl bir çare bulunabileceğini düşünemiyor.”
Bunun üzerine prenses;
“- Ne kadar ilginç, ne acayip bur durum! Gerçekten erkekler vefalı ve kadınlar uçarı mı? Böyle bir şey olabilir mi? Gerçekten bu mümkün mü? Bana gelince ben erkeklerin vefasız ve kadınların yakınlarını koruyan unsur olduğuna inanıyordum. Demek hayatta başka türlü olan gerçekler de varmış.”
Sonra şunları söyledi;
“- Artık her sorunun çok yönlü olduğunu anlıyorum, soruna tek yönden bakılınca insanlar gerçeği göremezmiş. Ben hayatımda bir olay yaşadım ve bunun dışında bir gerçek olduğuna inanmadım. Şimdi hata ettiğimi anladım. Her şeyi yeniden düşünmeliyim ve yaptığım yanlışı düzeltmeliyim.”
Bunun üzerine ressam şöyle dedi;
“- Prenses hazretleri bu söylediklerinizi duyduğuma çok mutlu oldum.”
Olayların bu yönde gelişmesi onu mutlu etmişti. Bunun üzerine vezir kızı şöyle dedi;
“- Keşke bizim ülkemizdeki prens de sizin gibi gerçeği görebilse. Umarım yaptığı hatayı anlayıp düzeltme yolunu seçebilir. Siz çok şükür onun gibi inatçı değilsiniz. Sizdeki değişimi ona anlatabilirsem o da yeniden hayata dönebilir. İnsanlar gerçeğin çok yönlü olduğunu anladıkları andan itibaren; Yeni bir uyum süreci başlar.
Daha sonra gelişim ve değişim yönünde gerekli adımları attıklarında olgunluğa ve mutluluğa ulaşabilirler.”
Prenses bu sözleri duyduğu zaman şöyle dedi;
“- Birisi ona gerçeği görmesi için yardım edebilir. Çok defa bir insanın gerçeği görüp değişmesi kurtuluş yolunda adımlar atması, başkalarının da kurtuluşa ulaşmasına yardımcı olabilir. Böyle güzel bir değişimin gerçekleşmesi için yardımcı olmak hepimiz için bir insanlık borcudur.”
Prenses sonunda düşüncelerini şöyle özetledi;
“- Resminizde siz bana onun yaşadığı bir olayı anlattınız. Siz açıklamalarınızla benim gerçeği görmeme ve kurtuluşuma yardımcı oldunuz. Ben onun hayatında yaşadığı bir olaydan faydalandığıma göre, o da benim yaşadıklarımdan fikir alarak kurtuluşa ulaşabilir. Lütfen ona benim yaşadıklarımı anlatın ve onun da bu olaydan faydalanmasını sağlayın. Eğer fikrini değiştirirse beni bu olaydan lütfen haberdar edin.”
Sanatçı bu sözleri duyduğunda çok mutlu oldu. Bu kolay kolay erişemeyeceğine inandığı bir başarı idi.
“- Evet prenses hazretleri aynen söylediklerinizi ona anlatmaktan büyük mutluluk duyacağım.”
Dedi. O günden sonra prenseste olan değişiklikler kulaktan kulağa yayıldı. Artık; herkes prensesin evlenmeye düşündüğünü öğrenince onunla evlenmek isteyenler akın akın saraya gelmeye başladılar. Fakat prensesin kimseye aldırdığı yoktu.
Artık gün boyu sarayın duvarındaki resimleri ve süslemeleri inceliyordu.
Bazen saatlerce prensin av partisini canlandıran av partisini canlandıran resmin önünde duruyor, devamlı hayal ettiği prensi düşünüyordu. Vezirin kızı artık ne yapacağını biliyordu. Prensesin hayallerini süsleyen genç şehzadenin hayatı ile ilgili olayları anlatarak; onun ilgisini capcanlı tutabilmek için elinden geleni yapıyordu. Bu gayreti bir gün meyvesini verdi. Prenses sanatçının ülkesinde yaşayan şehzade ile tanışıp görüşmek istediğini söyledi.
Vezirin kızı böyle bir sonuca ulaşmak için devamlı gayret gösteriyordu. Hemen ülkesine gidip prensle görüşeceğini ve onu buraya getirmek için her şeyi yapacağını söyledi.
Vezir kızı şehzade ile buluşup onu prensesin hikayesini anlatmak için can atıyordu.
Vezir kızı ülkesine döndüğünde yaşlı babası çok sevindi. Akıllı kızı onun hayatını kurtarmak için çok çalışmış ve güzel bir başarı elde etmişti.
Kralın oğlu da gelen haberlerden çok mutlu olmuştu.
Vezir, kızının başarısını tebrik etmek için onu kucakladı ve onu alnından öptü onun hayatını kurtardığı için sonsuz mutluluk duydu.
Prensin mutluluğu da görülecek şeydi. Vezirin kızına bir çok kıymetli hediyeler verdi. Prens hemen yola çıkmak için hazırlıklar yaptı. İki gün sona yanına sarayın ileri gelen yakınlarını da alarak sevgilisinin ülkesine doğru yola koyuldu.
İki sevgilinin buluşması görkemli bir törenle kutlandı. İki krallığın düzenlediği muhteşem bir düğünle evlendiler.
Tarihçiler iki devletin birleşmesinde emeği geçen akıllı vezir kızının bilgisini, sanatını ve başarısını övgü ile anlatırlar.
Bir tarihçi; şöyle yazmıştı;
“- Üstün sanat eseri yaratabilecek güçte olan sanatçılar; toplum sorunların çözmede de bu becerilerini kullanabilirler.”
 
Bugün 27 ziyaretçi (51 klik) kişi burdaydı!

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=