Ayhan MENTESH
     İletişim
     Ziyaretçi defteri
     RESİMLER
     SERAMİKLER
     DIGITAL RESİMLER
     FOTOGRAFLAR
     DÜNYADAN MASALLAR VE HALK HİKAYELERİ
     => AFRİKA MASALLARI
     => ARAP MASALLARI
     => BİRMANYA MASALLARI
     => BOLİVYA MASALLARI
     => ÇİN MASALLARI
     => DERLEME MASALLAR
     => HİNT MASALLARI
     => IRAK MASALLARI
     => İRAN MASALLARI
     => JAPON MASALLARI
     => KAMBOÇYA MASALLARI
     => KANADA MASALLARI
     => KIBRIS MASALLARI
     => KIRGIZ MASALLARI
     => KIZILDERİLİ MASALLARI
     => KORE MASALLARI
     => LAOS MASALLARI
     => MENTEŞ MASALLARI
     => MISIR MASALLARI
     => NORVEÇ MASALLARI
     => ORTA ASYA MASALLARI
     => ÖZBEK MASALLARI
     => PAKİSTAN MASALLARI
     => ROMEN MASALLARI
     => RUS MASALLARI
     => SAMURAİ MASALLARI
     => TAİWAN MASALLARI
     => TİBET MASALLARI
     => UKRAYNA MASALLARI
     => UYGUR MASALLARI
     => WİETNAM MASALLARI
     => YUANAN MASALLARI
     => ZEN MASALLARI
     LİNKLER
     SON ÇALIŞMALARIM

Tasarım Copyright RLB +90(312) 286 62 92


Ressam - KIBRIS MASALLARI


 

 
 
 
 
BİR ADAMIN ÜÇ KIZI
 
“Bir Kıbrıs Masalı”
Bir adamın üç kızı vardı. Birinci kızı doğduğunda adam çok sevinmişti. Bu benim en değerli varlığım. Bu benim Elmazım derdi. Böylece ona aile içinde Elmazım adını koydular.
Çok defa; kızdır, nazdır, ne verilse azdır. Adı da kendi de Elmazdır denirdi. Onu çekemeyenler ise şöyle derdi;
“Evet elmaz gibi 99 yüzlü ve sert!”
Adamın ikinci kızı olunca yeşil gözleri olduğunu gördü. Ona da yine kıymetli bir taşın ismendin esinlenerek Yeşim adını verdiler.
Anneleri Sedef hanımdı. Üçüncü kızına da İnci adını koydu. Sorduklarında bu sakin ve tertemiz bir bebek. Eh ne de olsa sedeften bir inci çıkar demişti.
O tam bir ana kuzusu idi. Uyumlu, sakin ve iyi kalpli.
O civarda hükümranlık süren bir bey bu kızların güzelliğini işitmişti. Oğluna kız aramaya çıktığında bunların evine de uğramak ve nabız yoklamak istemişti. Onları denemek için de gezici bir derviş kılığında onların kapısına gitti.
İlk gün Elmaziye kapıyı açtığında; yaşlı bir adamla karşılaştı. Ona sert ifadeyle hitap ederek; dileniyorsa başka kapıya gitmesini söyledi.
Yaşlı adam yanındaki bir heybeyi ve küçük destiyi alarak uzaklaştı.
Ertesi gün Yeşim hanım kapıyı açtı. Arada oturan yaşlı adam biraz su istedi. Yeşim hanım hızla kapıyı kapadı ve söylenerek içeri geçti.
Üçüncü gün İnci hanım kapıyı açtığında yaşlı adamı görür görmez saygıyla selamladı. Ona limonata ve ceviz reçeli ikram etti.
Ertesi gün evlerinin önünde iki şahane atın çektiği altın yaldızlı araba durdu. Önce hanımlar indi. Evin kızı (İnci) hanıma seçkin ve ipekli elbiseler getirdiler. O gece aile büyükleri arasında dünürcülük yapıldı ve söz kesildi.
15 gün sonra davullu zurnalı düğün yapıldı. İnci hanıma ipekli gelinlik ve elmas taşlar ile süslü bir taç hediye edildi. Beline kırmızı bir kuşak bağlandı. Başına kırmızı bir baş örtüsü örtüldü. Beyaz bir ata bindirildi.
Kalabalık bir davetli topluluğu, çaldı oynadı ve gelini beyin konağına getirdi. Beyin oğlu gelinci yüz görümlüğü olarak altın bir kolye taktı ve masalcı sonunda şöyle söyledi.
Beyin oğlu şahin
Allahın işine bakın
Herkes erdi muradına
Biz çıkalım taht-ı revanına
Olunca kısmet gelir Hintten Yemenden
Kısmet değilse
Gider elden
 
 
 
 
 
ÖĞRETMEN VE BAHÇEVAN
 
 
“Bir Kıbrıs Masalı”
 
1957 yılında o zamanki adıyla Omorfo Öğretmen kalesinde idim. O zamanlar Lefke kasabasında eğitim uygulamasına giderdik. Lefke’de Kıbrıs Maden Şirketi adındaki bir şirket Karadağ bölgesinden bakır madeni işletirdi. Şirketin halkla ilişkiler müdürü ile tanışmıştım. O zamanlar Kıbrıs’ta devamlı resim çalışan, sergi açan, gazete ve dergilerde yazı yazan, televizyonda çalışan insanlardan biri idim. Halka ilişkiler müdürü bana yakınlık gösteriyordu. Yazın Kıbrıs Maden Şirketinin Trodos Dağı eteklerindeki Kakupetriyi Köyünde açacağı yaz kampında resim dersi vermek istersem bana ödenek çıkaracağını söyledi.
1957 Haziran sonunda köyün yakınındaki yaz kampına yerleştik. Kampta 15 Türk, 40 kadar da Rum öğrenci vardı. Çadırlarda kalıyorduk. Resim dersleri için kocaman bir çadır kurulmuştu. Her türlü fırça, boya ve kağıt alınmıştı. Otuz kadar sehpamız vardı. Bazen sehpalarımızı alır, yakındaki bahçelerin yanındaki yola iner, doğadan resim çalışması yapardık. Bir gün yaşlı bir köylü yanıma geldi. Bana bahçesini göstermek istiyordu. Gerçekten de çevrede çok güzel bahçeler vardı.
Oradaki bahçeciler ağaçlarına çok iyi bakıyorlardı. Her davranışlarında bilinçli bir tarım yaptıklarını, ağaçlarını çok sevdikleri için sonuçta kaliteli ve bol ürün aldıklarını söylüyorlardı. Hatta bir çokları İtalya, İsrail, Amerika gibi ülkelerden seçkin ağaç türleri getirip ekiyorlardı.
Ürünlerini de hangi pazarlarda hangi şekilde, nasıl ve ne zaman pazarlayacaklarını iyi biliyorlardı. Çok kaliteli elma, erik ve ceviz reçeli yaparak bunları Trodos ve Platres gibi turistlik bölgelerdeki otellere satıyorlardı.
Bölgede soğuk hava depoları vardı. Mesela armutları soğuk hava depolarına koyup meyvanın pahalı olduğu yılbaşı döneminde çarşıya sürüyorlardı. İşte bu bahçecilerden biri ile uzun uzun nasıl başarılı olduklarını konuşuyordum.
Bir gün bana şöyle dedi.
“Öğretmenlik ile bahçe işleri benzer çalışmalardır.”
“Bu söylediklerinizi biraz açıklar mısınız?”
dedim. Şöyle konuştu;
“Felsefe okuyan bir yeğenim var. Geçen gün bana doğu filozoflarından birinin kitabında geçen hikayelerden parçalar okudu. O yazıda öğretmenin durunu bir bahçevanın ağaç ve bitkilere bakmasına benzetiyordu.”
Yazıyı düzgün cümlelerle anlatmaya çalıştı. Sonunda şöyle dedi;
“Ben o sözleri günlüğüme kaydettim. Yarın sana yazıp getiririm. Sen de günlüğüne yaz.”
Ertesi gün, bana aktarmak istediği görüşleri yazılı olarak gönderdi, ben de yazdım.
Bir öğretmen, çeşitli ağaç ve çiçekler yetiştiren bir bahçeci gibi çalışır. Bazı bitkiler sulu toprakları, bazıları çorak yerleri sever. Bir kısmı ovalarda, bazıları yüce dağ başlarında yetişir. Hepsinin değişik yaprakları, değişik kök yapıları ve meyveleri vardır. Öğretmen de öğrencilerinin farklı insanlar olduklarını, değişik zekalara sahip olduklarını, yeteneklerinin çok çeşitli olduğunu bilmeli, ona göre çözümler üretmelidir.
Siz okullarda çok defa çağ dışı eski bilgiye göre yetiştiriliyorsunuz. Çağ değiştiğine göre asıl esas olan yaşayan bilgiye ulaşmaktır.
Daha o yıllarda bana söylediği şey şuydu;
Artık bilgi çağına geliyoruz. Sen bu çağın gelişmesinde neler umuyorsun? Demiştim. Bana şöyle dedi;
“Bu çağda artık herkes bilgiye daha kolay ulaşabilmelidir. Bu çağda bilgi sermayeden daha önemli hale gelecektir. Yarının toplumunda bilgi üretenler bu günden daha önemli olacaktır. Devlet, her insanın bilgiye ulaşmak için önünde duran engelleri aşmasına yardımcı olmalıdır.”
Doğrusu bir bahçe sahibinden bu derece üstün bir bilgi beklemiyordum. Ancak bir ay önce Omarfo Öğretmen Koleji karşısında bahçe içerisinde yeni bir villada oturan bir felsefe yazarı ile tanıştığımı hatırlamıştım.
O da önce Oxford Üniversitesinde felsefe okumuş, sonra Amerika’da doktora çalışması yapmıştı. Kıbrıs’a yerleşmesinin sebebini şöyle açıklamıştı;
“Burası sessiz bir ortamdır. Bahçede çalıştıracak adam bulabiliyorum. Portakal yetiştiriciliğinde epey boş vaktim oluyor. Bir de Amerika’dan bazı malların ithalatını yapıp satıyorum. Senede birkaç parti mal getirtip sattığım zaman, geçimimi bolca karşılarım. Bu şekilde düşünmek ve fikir üretmek için bol vaktim oluyor.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
AY VE GÜNEŞ
 
“Bir Kıbrıs Masalı”
 
 
Bir zamanlar, güneş gökyüzüne çıkmadan önce bir deniz kıyısında yaşayan bir genç kızmış.
Üryan denize girmeyi çok severmiş. Altın renkli saçlarını denizin dalgaları üzerine bırakmak çok hoşuna gidermiş. Ay çok eskiden gösterişsiz bir delikanlı imiş. Onlar küçükten birbirlerini tanırlarmış. Ancak güneş hanım çok defa ona yüz vermezmiş. Onun dünyasında hep çiçekler ve meyve yüklü ağaçlar varmış. Gökyüzü onlara öyle kaptırmış, öyle kaptırmış; onlarsız olamazmış. Onun en büyük aşkı bir ala geyikmiş. Çok defa ala geyiğin sırtına biner dağlara yükselir, ormanlara dalarmış.
Ala geyik çok defa süratle yakından çekip gidermiş. Bu güneş hanımı çok üzermiş. O da ala geyiğin peşinden kâh ormanlara dalar, kâh dağların arkasına kaçarmış.
Güneş hanıma ala geyik bir gün:
“Sen gökteki tanrıçanın kızısın”
demiş. Güneş hanım bir sabah dağ başında iken annesi tanrıçaya yalvarmış:
“Anneciğim sen beni yanına al!”
demiş. Bu şekilde güneş hanım gök yüzüne yükselmiş. Ancak ala geyiğin ona olan aşkı artmış, eksilmemiş. Ala geyik bazen ormanlarda acı acı ağlar güneşe olan aşkını anlatırmış. Bu defa, güneş her nerede ise çıkar; ona olan aşkından dağı taşı çiçekle bezermiş. Güneşin en çok sevdiği de sevdiklerine altın elmalar sunmakmış.
Güneşin sevenleri çokmuş. İnsanlar da hep onun olduğu kıyılara koşarlarmış. Gökteki Ana Tanrıça çok defa kızını herkesten kıskanır onu çok defa kalın örtülerin arkasına saklarmış. Güneş hanımın çocukluk aşklarından biri de kartalmış. Ona olan aşkından uçmayı öğrenmiş.
Gök tanrı bir gün göklerin haşarı çocuğu kartala bir dileği olup olmadığını sormuş. Kartal güneşe olan aşkını hiç gizlememiş.
“Bütün dileğim hep ona doğru uçmaktır.”
Demiş. Gök tanrısı, bunun mümkün olduğunu, ancak güneşe ulaşmasının mümkün olmadığını söylemiş. O zaman kartal şunu demiş:
“Yüce tanrıçam, bırak da ona devamlı bakabileyim. O hep gözümde ve gönlümde kalsın!”
O günden sonra güneşe gözleri kamaşmadan bakabilen tek canlı Kartal olmuş.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
LÂPTA’DAKİ BAŞPINAR EFSANESİ
Vaktin birinde, zamanın ikisinde Lapta’da büyük bir pınar varmış. Su Perisi, Dağ Perisi, Orman Perisi gelip o pınarda yıkanırlarmış. Çok iyi flüt çalan bir çoban bu kızların ay ışığında dansını seyretmeye gelirmiş.
O flüt çaldığında; dağ taş dinlermiş. Pınarın suyu bile müzikle coşarmış. O civarda yaşayan bir prens, geceleri yılan şekline girer, gelir; o suları beklermiş. Bir yandan da üç güzellerin dansını seyredermiş.
Prens zaman içinde çobanı kıskanmış. Kızlar da ona yüz vermedikleri için o pınarı kurutmak istemiş. Nasıl olsa kendisi yer altında yaşadığı pınardan su içermiş. Hatta yaşadığı mağarada ölümsüzlük pınarı bile varmış. Ama onu da yine kocaman dev bir yılan beklermiş.
İnsanların ona yanaşmasına izin vermezmiş. Yılanlı Prens pınarın suyunun akışını durdurmak için pınara iri taşlar atarak tıkamış.
Bir şafak çoban koyunlarını da getirmiş, fakat hepsi susuzluktan kırılıyormuş. Bu defa çoban ellerini göğe açmış ve;
“Suyumuzu kurutan sürüm sürüm sürünsün”
demiş. Bu defa yılan yaşadığı yerden kısa sürede çıkıp gelememiş. Sonra kızlar;
“Biz tanrıçaya dua edeceğiz sen de flütünü çal.”
Demişler. Çoban o kadar içten çalmış ki yer yerinden oynamış. Gökten düşen bir yıldırım pınarın ağzındaki taşları eritmiş. Ve asıl ilginç olan o parlak ışıktan o korkunç yılanın gözleri de kör olmuş. Pınar açılınca üç güzeller çobana teşekkür etmişler ve;
“Kimi seversen onu al! Onunla evlen!”
demişler. Çoban biraz düşünmüş:
“Şimdi şafakla bir geyik gelecek, kim onu bana yakalarsa onunla evlenmek isterim.”
Demiş Üç güzeller içinde en hızlısı Şafak Perisi imiş. Günün ilk ışıkları vururken, pınara gelen geyiği yakalayıp çobana teslim etmiş. Diğer periler buna çok üzülmüşler. Bir yıl sonra çobanın bir kızı olunca onun kızını kaçırmışlar.
O günden sonra karlı, rüzgarlı gecelerde uzak dağ doruklarında bir haykırış duyulur. Çobanlara sorarsanız;
“Bu uğultu, kuzusunu kaybeden bir ananın ağlamaklı sesidir.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
NAR TANESİ
“BİR KIBRIS MASALI”
 
Bir zamanlar bir ülkede yaşlı bir çoban olan Kora Hasan Dayı ile karısı Nazime Hanım yaşardı. Kara Hasan Dayı yanaşması Cumali ve köpeği Karabaş ile davar güderdi. Karısı Nazime Hanım davarı sağar, yoğurt, peynir yapar, tarhana pişirirdi. Saat gibi düzenli bir hayatları vardı. Sağlıkları yerinde idi, gelirleri iyi sayılırdı. Tek üzüntüleri çocuklarının olmayışıydı. Koca sarıklı hocalara, ün yapmış lokman hekimlere danışmışlar, çocuklarının olmayışına çare bulamamışlardı. Ancak ermişlerden Uğur Ata onlara şöyle demişti: “Siz kalbinizi temiz tutun, Mevlam nelere kadirdir. Sabırlı kullarını mutlu etmek için mutlaka bir vesile kılar. Bir sebep bulunur, bir talih kapısı açılır. Daima ümidinizi kesmeyin. Allah’tan ümit kesilmez.”
Çobanın karısı, Nazime Hanım, yaz kış evlerine yakın bir dereye elbise yıkamaya giderdi. Kadın bir sabah çaya erken geldi. Suların biriktiği yerde güzel bir nar gördü. “Bunu eve götürünce kocam çok sevinecek.” dedi.
Gece sofraya oturduklarında adam narı kesmeye kalktığında elinin kanlar içinde kaldığını gördü. Narın içerisinden çocuk ağlaması geliyordu. Narın kabuklarını açıp baktıklarında mini mini bir oğlan çocuğu gördüler. Adını Nar Tanesi koydular. Onu büyük bir özenle ve sevgiyle büyütmeye başladılar. Yenilen oğlan yer tutar derler. Nar Tanesi de büyüdükçe güçlü kuvvetli çevik bir delikanlı oldu.
Günlerden bir gün köye elinde asa, ayağında demir çarık, büyük kavuklu, yeşil sarıklı bir ermiş gelmiş. Kara Hasan Dayı onu evine konuk etmiş. Akıllı, izanlı olması için ermişe Nar Tanesi’nin kulağına ezan okumasını istemiş. Erenler besmele ile çocuğun ağzına bir kaşık bal koymuş. “Dilinden bal aksın.” demiş. “Kısmeti bol olsun.”
Erenler kese kaplı yıldıznameye bakmış, Nar Tanesi’nin gözüpek bir yiğit olacağını, karşı adadaki haramileri perişan edeceğini söylemiş.
Annesi şefkatli bir ana yüreği ile yavrusunun böyle tehlikeli bir serüvene girişmesini istemediğini söylemiş. Babası ise her delikanlı yiğit gibi oğlunun da kahramanlık göstermesinin doğal olduğunu söylemiş. “Tanrı iyilerin yardımcısıdır.” demiş.
Nar Tanesi büyük bir özenle bakılıp büyütülmüş. Babası ona, hep kendi ulusunun yiğitlik dolu öykülerini, destanlarını okumuş. 18 yaşına gelince sağlıklı, gürbüz bir yiğit olmuş. Yaş gününde babası ona “Atlardan at beğen, kılıçlardan kılıç beğen.” demiş. Nar Tanesi yiğitliğe yiğit, çevikliğe çevik bir arap atı beğenmiş. Kılıçlardan mavi renkli saf çelik şam kılıcı beğenmiş. Kılıcının sapı sedef kakmalı imiş. Deri çizmeler giyinmiş, atlas kaftan kuşanmış, başına bir sorguç takmış, eline bir kamçı almış. Görenler “Maşallah, şehzade geliyor.” derlermiş.
Böylece Nar Tanesi gerekli donanımını hazırladıktan sonra anne babasının nasihatını almış, hayır duasını dinlemiş, öylece yola koyulmuş. Yolda yol vermez bir köpekle bulmuş. Ancak ona gayesinin haramileri yok etmek olduğunu söyleyince anlaşıp uzlaşmışlar.
Nar Tanesi yolda başka yoldaşlar edinmiş. Bir kartal, bir tavşan, bir de köpek onunla beraber yola koyulmuşlar. Köpek uzaktan koku alır, iyi iz sürermiş. Kartal yüksekten uçar, olanı biteni görürmüş. Tavşan da yumuşak başlı imiş, ancak diğer tavşanlarla işbirliği yaptıklarında kalenin altında tez tüneller kazarlarmış.
Bir gemi almışlar denizler aşmışlar. Kartal yukarıdan uçup olanları gözlemiş. Köpek havayı koklayarak kokuyu almış. Tavşan da kalenin altından tüneller kazmış. Hepsi elbirliği ederek durumun uygun olduğu saatte baskın yapıp haramilerin başını kesmişler. Hazinelerini alıp devlete teslim etmişler. Devlet de dönmüş, öksüzü doyurmuş, güçsüzü güçlendirmiş.
Bu olaydan sonra padişah Nar Tanesi’ni çağırıp “Dile benden ne dilersen.” demiş. Nar Tanesi bunu duyunca padişahın kızını istemiş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düştü, biri bana, biri sana, biri de dinleyenlere.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
    GÖMÜLÜ HAZİNE
SERVİ
 
“BİR KIBRIS MASALI”
 
Vaktiyle Servi isimli çok güzel bir genç kız vardı. Ay tanrıçası onu çok severdi. Evleri tanrıçanın tapınağına çok yakındı.
Servi’nin annesi sık sık tapınağa gelir, sunak taşına hediyeler getirirdi. Servi 16 yaşında idi. Her geçen gün boyu hızla uzuyordu. Boyunda, yürüyüşünde, hasılı her davranışında, bir asalet vardı. Genç yaşta ismi güzellik simgesi olmuştu. En güzel kızları onun için selvi boylum denirdi.
Tapınağa gittiği zamanlar arada bulunan bir ala geyik ile oyunlar oynardı. Bazen geyiğin sırtına biner, ormanın içinde dolanırdı. Ormanın kenarında çok güzel bir göl vardı.
Servi çok defa geyiğe biner ormana gezmeye giderdi. Bazen de aydınlık gecelerde geyikli birlikte yüzmek onun çok hoşuna giderdi.
Ayın on dördü olduğu, bir gece Ay Tanrıçası göle kadar altın renkli saçlarını uzatınca, o saçlara tutunarak gök yüzüne çıkarıldı.
Bademlerin çiçek açtığı bir bahar sabahı, yine sevgili geyiği ile birlikte göl kenarında geziniyorlardı. Geyik yavrusuna da çevreyi gezdirmek istiyordu.
Servi yine tapınağa bir demek çiçek bırakmaya gitti. Dönüşünde avluda genç bir heykelci olan Orima ve hocası Nellos ile karşılaştı. Büyük usta yeni bir Güzellik Tanrıçası heykeli yapmaya başlamış epey de yol kat etmişti. Serviyi gördükleri zaman ikisi de hayran kaldılar.
Büyük heykelci, aynı zamanda usta bir şairdi. Doğaçlama olarak yüksek sesle bir şiir okudu. Genç kız duydukları karşısında adeta büyülenmişti.
Birden bire güzelliğinin büyük bir usta tarafından dile getirilmesi onda bambaşka bir duygu uyandırmıştı. İstemeden ağzından şu sözler döküldü;
“- Ben Tanrıçadan güzelim!”
O anda gökyüzünde kara bulutlar belirdi. Kara bulutların arasından bir kartal çıktı ve süratle geyik yavrusuna yöneldi. Bir koşuşma oldu. Bir ok atıldı, Servi’nin sevgili geyiği vurulmuştu.
Halbuki oku atanavcı kartala nişan almıştı. Servi gidip oku çıkartmaya çalıştı. Ancak; olan olmuştu. Geyik kalbinden vurulmuştu.
Servi bu duruma çok üzüldü bu olayda kendini suçlu gördü.
“- Ben her zamanki gibi geyiğin yanında olsam, bu olay yaşanmazdı. Sevgili geyiğim gitti. Bir an güzelliğim için gururu kapıldım. Tanrıça ile boy ölçüşmek benim ne haddime!”
dedi. Acısı dayanılmaz boyutlara ulaştı. Günlerce bilinçsiz şekilde göl kıyısında dolaştı durdu. Bazı günler göl kıyısında gezerken, geyiğin gölde yüzdüğünü görüyordu. Sevgili geyiği onu derin sulara doğru çağırıyordu.
Bir gün ölüsünü göl kıyısında buldular. Onu bu tanrıçanın tapınağı üzerindeki küçük bir tepenin üzerine gömdüler.
Kısa bir süre sonra genç heykelci ile ustası onun mezarına bir demek çiçek koymak için gittiklerinde; Orada kocaman bir ağaç gördüler. Bu daha önce hiç görmedikleri cinsten ince uzun dalları olan bir ağaçtı. O ağaca Servi ağacı dediler. Adına şiirler yazdılar, heykeller yaptılar.
O gün bu gündür adı ölümüz güzelliğin bir anıtı olarak servi ağaçları her tarafta çoğaldı. İnsanlar onun kişiliğinde, hayatının pahasına yaşadığı derin acılara dayanamayan ir genç kızın hatırasını anmak için mezarlıklara hep Selvi ağaçları ektiler.
Onun yeşerdiği toprağa hep gözyaşı döktüler.
Dolunayın olduğu gecelerde servi ağaçlarının gökyüzüne yükseldiğini görenler, onun hep göklere yükselme arzusunu hatırladılar.
 
 
 
 
 
 
PAZAR YERİNDE PAZARLIK
 
 
“Evde Misafirlik”
 
 
Kıbrıs’ın bir dağ köyünde panayır kurulmuştu. Civar köylerden alışverişe gelenler vardı. Pazar yerinde sıkı bir pazarlık yapılmıştı. Sonunda anlaşmaya varıldı. Satıcı gelenleri evine davet etti. Birlikte sofraya oturdular. Birlikte yemek yediler, şarap içtiler. Misafirler ayrılırlarken ev sahibi onlara ceviz, kuru üzüm, sucuk ve samarella ikram etti. Misafirler ev sahibinin cömertliği karşısında şaşkına döndüler.
İçlerinden biri şöyle dedi;
“Bu kadar cömert olduğunuz halde, Pazar yerinde neden bu kadar pazarlık ettiniz?
Ev sahibi şöyle dedi;
“Pazar yerinde pazarın kuralları geçer, evde misafire ikram ayrı bir olaydır.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HARUP SİLKME YARIŞI
 
Bir gün güzel bir ağustos sabahı Güney Kıbrıs’ta köylüler kafileler halinde harup toplamaya gidiyorlardı. Kadın erkek çocuk yaşlı herkeste ürün devşirmeye gitmenin neşesi vardı.
Gençler arasında erkekler Vakla adını verdikleri değneklerle şakalaşıyorlardı. İyi sağlam uzun bir değneğe sahip olma üstünlük sayılıyordu. Bazıları kendi vaklalarını arkadaşlarının vaklaları ile ölçüp duruyordu. Genç atik bir delikanlının vaklası ile alay etmeye kalkışanlar olmuştu. O delikanlı da şöyle demişti: “Benim vaklam kısa olabilir, ancak ben bu vakla ile uzun vaklalı olanlardan daha iyi iş yaparım. İşte hepinize birden meydan okuyorum. İstediğiniz ağacı gösterin, istediğiniz kadar yüklü olsun, isterse uçurumun tepesinde, isterse derin vadinin dibinde olsun, ben o ağaçları silkerim.”
Bu öykünün bize anlatmaya çalıştığı bir gerçek vardır: Yetenekli, azimli, becerikli ve çalışkan insanlar kıt imkanları olsa da istedikleri başarıyı elde edebilirler.
 
 
 
 
 
 
 
 
YASEMİNCİ
 
Vaktiyle Leymosun’da yasemin satan genç bir adam yaşarmış. Hergün topladığı yaseminleri iplere dizer, mahalle mahalle gezdirir satarmış. Satarken de şöyle dermiş: “Yasemin, yasemin, cennet kokulu yasemin.” Halk onun her akşam üzeri mahallelerine gelmesine, yasemin satmasına, maniler söylemesine öyle alışmış, öyle alışmış ki sormayın. Akşam üzerleri herkes onu arar olmuş. Gelmediğinde herkes bayağı üzülürmüş.
Sabbar mahallesinin üst başında eski bir Osmanlı konağı varmış. Bu konakta Ümmühan isminde gelinlik çağında bir genç kız yaşarmış. Ümmühan her akşam üzeri yasemincinin gelişini sabırsızlıkla geklermiş.
1940lı yıllardan birinde yasemin mevsiminin gelişini iki dizi birden olarak açmıştı. İkinci gün yasemincinin gözünün içine bakarak şöyle demişti: “Her yasemin dizisinde bir de gül isterim.” Yaseminci aradı taradı bir değil iki gül buldu. Getirilen gül asıl gülsuyu çıkarılan kokulu güldü. Ümmühan Hanım da yasemincinin avucuna çil çil gümüş paraları sıcak bir gülüş ile bıraktı. Ertesi gün yine serinleyen akşamüstü oya işlemeli yemenisini bağladı ve pencerenin önüne oturdu. Gözleri yolda, gelecek yaseminciyi bekliyordu. Bügün saçlarına kına yakmıştı, kaşına rastık, gözüne sürme çekmişti. Öğleden sonra hamamda bir güzel yıkanmış, son yıkanma suyuna bir şişe gülsuyu katmıştı. Avuçlarında bayramlarda yapılan kına süsleri vardı. Bir elinde ay yıldız, diğerinde de bir gül.
Akşam üzeriydi. Yaseminci bir türlü gelmiyordu. Doğu tarafına baktı. Ay dolunaydı. “Ayı gördüm illallah, elhamdülillah.” dedi. Az sonra akşamın alacakaranlığı içinde o beklediği ses duyuldu. Pencereden dışarıya şöyle bir baktı. Odasında çifte çifte lambalar yakmıştı. Bürümcük ince dantel yakalı mavi elbisesini giymişti.
Elbisesindeki nakışlar yetmiş akıl dedikleri nakış şekli idi. O nakışları kış boyunca ocak başında ısınırken kendi elleri ile işlemişti. Kasabada şöyle bir adet vardı: O nakışlar işlenirken genç kızlar mani söylerdi. Bir de şunu derlerdi: Yetmiş akıl yetmiş fikir, bilmeyenin yüzüne tükür. Bunu söyler gülerlerdi. Bir günebe hanıma bu sözün anlamı nedir diye genç kızlar sorduğunda o şöyle demişti: “Aşka giden yollar çoktur. Genç kızlar yetmiş akıl da istese mutluluğa giden yolu bulmalıdır.
Ümmühan bu düşüncelerle yan duvardaki kök aynada kendi güzelliğini seyretmeye daldı. Kendi kendine şöyle dedi: “Kök ayna kök ayna olalı böyle güzellik görmedi.” İşte o sırada yasemincinin sesi bütün sokağı doldurdu: “Yasemin, yasemin, cennet kokulu yasemin.” Ümmühan pencereye geldi. Elindeki pembe oya işlemeli mendili başka bir sıcaklık başka bir sevgi ile tutuyordu. Yüreği göğsünde bir kuş gibi çırpınıyordu. Yaseminci ile gözgöze geldiler. “Öyle bakma, beni öldüreceksin.” diyecek oldu. Söyledi mi, söylemek istedi mi, kendi de bilemedi. Ya bir duyan olsa; duyan bir söyler, duymayan iki söylerdi. Galiba dili varmadı, söyleyemedi.
Bir an bakıştılar. O bir an yıllarca sürmüş gibi uzun geldi. Yasemin kokusu havaya yayıldı. Yasemin kokusu havaya bir efsun gibi sinmişti. İnsan yüreği bu koku ile kanatlanıp uçacak gibi olunca, bunun kanatları bir başka türlü açılır. Göğsüne bir başka sıcaklık yayıldığını hissetti. İplikteki yasemin dizisini boynuna taktı. Mutluydu. Yine çil çil paraları ipek mendile koyup uzattı. Tatlı bir gülüşle ayrıldılar.
Sıcak yaz akşamlarında kısacık buluşmalar oldu. Bir bohçacı kadın onlara mektuplar ve küçük hediyeler taşıdı. Mektupların kenarı çok defa yanıktı, okuyunca ah çektiler, maniler düzdüler. Maniler kanat taktı. Dağdan dağa, köyden köye dolaştı.
 
Karyolam dört köşeli
İçi yasemin döşeli
Eridim şeker gibi
Ben aşkına düşeli
 
Hasan’ın da maniler düzmede geri durduğu yoktu. Her işte, her uğraşta maniler akıllarına geldi. Bazı manileri alır onları yeniden düzenlerdi.
 
Kahveyi pişiririm
Korkarım taşırırım
Yaseminciyi görünce
Aklımı şaşırırım
 
Bu maniyi türkü haline getirmişti. Yalnız kaldığı saatlerde kendi kendine mırıldanırdı. Bir düğün gecesi karanlıkta buluşmayı denemişlerdi. Sonra yaseminci olanları sırdaşı Naciye Ablasına anlattı. Ablası anasına aktardı. Anacığı hemen yaseminciyi çağırdı ve şöyle dedi: “Hasanım iki gözüm, gidelim Ümmühan’ı Allah’ın emrine, Peygamber’in kavline isteyelim.”
Ertesi gün anası çekti başörtüsünü başına, giydi şeher ayakkabılarını ayağına, eline bir kutu lokum aldı, Safinaz Hanım’ı da yanına aldı, gitti konağın kapısını çaldı; kızı istemeye gitti.
Ümmühan geleceklerini tez öğrenmişti. Onları kapıda karşıladı. Hemen niyetlerini sordu. Kadın “Ben Hasan’ın, yasemincinin annesiyim.” dedi. Keşke demez olaydı. Kapı şiddetle yüzüne kapandı. Ümmühan’ın içerden sesi duyuldu: “Ben bir yaseminciye varmam!” dedi. Ne Safinaz Hanım, ne de Hasan’ın anası kulaklarına inanamadılar. Orada öyle çaresiz naçar donakaldılar. “Keşke gelmez olsaydık!” dediler.
Hasan eve döndüklerinde, ezikliklerinden olanları anladı. Anası donup kalmıştı. Sadece sessizce ağlıyor, ağzını bıçaklar açmıyordu. Hasan anasını teselli etti: “Boş ver anacığım, bana kız mı yok!” dedi. Sonra bu konuyu bir daha açmadı. Bir hafta sonra Hasan eve keyifle geldi. Akşamları dayısı Latif Efendi’nin kahvesine gidip dibekte kahve döverdi. Çok insan dibekte dövülmüş kahve içmek için uzak mahallelerden gelirdi. Son gelen havadis iyiydi. Dayısı kahvenin işletmesini Hasan’a bırakmıştı. Kahvenin yanında teyzesinin küçük bir bahçesi vardı. Teyzesi bir akşam geldi: “Hasan, ikigözüm, kahvenin yanındaki bahçeyi sana bırakıyorum. İstediğin gibi kullan. İstersen kahvenin avlusunu büyült ancak zerdali ve badem ağaçlarını ve kara incirleri sakın kesme. Sularsın, sen de biz de yeriz.” dedi.
Hasan’ın şansı açılmıştı. Artık kahvede kebap da yapıyordu. Evlere de paket paket kahve satıyordu. Artık dizliği attı, siyah takım elbise giymeye başladı. Artık para pul sahibi olmuştu. Bazı tanıdıkları ona ne kızlar buldular. Hepsini bir bahane ile atlattı.
Sadece kahveyi iyice büyüttü. Kahveye lokum çeşitleri de koydu. Ümmühan birkaç defa kahvenin önünde durdu, çocuklarla lokum aldırttı. Hasan Ümmühan’ı gördüğü günler bir başka oluyordu. Bazen günlerce boş gözlerle bakıp bakıp dolaşıyordu.
Günlerden bir gün Ümmühan’ın babasının sahip olduğu hanın yandığı duyuldu. Reşat Efendi yangından yara almıştı. Kısa bir süre sonra öldü. Karısı Zühre Hanım yataklara düştü, bir yıl sonra o da Hakkın rahmetine kavuştu. Bu defa Ümmühan amcasının evinde kaldı. Amcası babasından kalan malları satmıştı. Amcasının karısı Ümmühan’ı 30 liraya Araplara sattı. Hasan duyduklarına inanamadı. “Yazık, kız çok ucuza gitti.” dedi.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BAŞLIK
 
Bir zamanlar Kıbrıs’ta şovalyelerden biri bir kalede karısı Leonora ile mutlu bir hayat yaşıyordu. Evliliklerinin üçüncü yılında nurtopu gibi bir kızları oldu; adını Celia koydular. O sıralarda İtalya’dan Mısır’a gitmekte olan bir falcı Mağusa’ya uğramıştı. Onu kalelerine davet ettiler ve kızlarının şansını öğrenmek için falına bakmasını istediler.
Büyücü fal kitaplarına baktıktan sonra şöyle dedi: “Bu hanım kız 17 yaşına kadar mutlu bir hayat yaşayacak ancak yaşgününde iplikle ilgili bir olay yaşayacak ve başına bir felaket gelecek.”
Celia 17. yaşgününde bir kıyafet diktirmek için eve bir terzi getirmişti. Eve gelen terzinin yardımcısı bir büyücü kadındı. Kızın eline zehirli bir iğne batırdı ve prenses hemen fenalık geçirip bayıldı. Babası bu duruma çok üzüldü. Bu kaleden ayrıldı. Bütün odaları kapadı ve kızını cam bir tabuta koydu ve kaleyi kapılarını kapatıp terk etti.
Aradan yıllar geçti. Lefkoşa Kralı Antuvan atla Mağusa’ya geldiğinde Celia’nın kaldığı şatoya geldi. Şato kapılarını açtırdı. Celia cam tabut içinde yatıyordu. Kral hekimbaşısını çağırdı. Hekimbaşı prensesi muayene ettiğinde zehirli iğneyi buldu ve çıkardı. Celia derin bir uykudan uyanır gibi tekrar hayata döndü. Kral yardımcılarından Laturchen’i şatoyla ilgilenmesi için bıraktı. Zaman zaman av partilerine giderken şatoya gelip kalıyordu. Bir yıl sonra Celia ikizlerini dünyaya getirdi. Birine Güneş, birine Ay ismi verildi. Kral çocuklarını çok sevdi ancak olayı Lefkoşa’daki sarayında bulunan Kraliçe’sinden gizledi. Erkek olan çocuğa Güneş, kız olan çocuğa Ay ismi verilmişti.
Çocuklar büyüdükçe kral Mağusa’daki şatoya daha sık gelmeye başladı. Kraliçe, Kralın bir gece rüyasında ‘Oğlum Güneş, kızım Ayperi’ demesi üzerine kralı sorguya çekti. Sonra casuslarını Kralın peşine taktı. Kralın yardımcılarından birine büyük paralar verdi. Ona araştırma yaptırdı ve çocukları Lefkoşa’ya getirtti. Adamlarından birine çok para verdi ve çocukları öldürtmesini istedi. O da çocukları akrabalarından birinin çiftlik evinde sakladı. Sonra Kral çocuklarının öldüğünü duyunca sorumlu adamlarını sorguya çekti. Kralın adamları çocukları sakladıklarını krala söylediler. Kral çocuklarının korunmuş olmasına çok sevindi. Bir av partisi sırasında Kraliçeyi adamlarına öldürttü ve onu bir kuyuya attırdı. Kraliçe ortadan kalkınca Celia Kralın sarayına gelin oldu ve çocukları ile birlikte mutlu bir ömür sürdüler.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bugün 27 ziyaretçi (69 klik) kişi burdaydı!

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=