Ayhan MENTESH
     İletişim
     Ziyaretçi defteri
     RESİMLER
     SERAMİKLER
     DIGITAL RESİMLER
     FOTOGRAFLAR
     DÜNYADAN MASALLAR VE HALK HİKAYELERİ
     => AFRİKA MASALLARI
     => ARAP MASALLARI
     => BİRMANYA MASALLARI
     => BOLİVYA MASALLARI
     => ÇİN MASALLARI
     => DERLEME MASALLAR
     => HİNT MASALLARI
     => IRAK MASALLARI
     => İRAN MASALLARI
     => JAPON MASALLARI
     => KAMBOÇYA MASALLARI
     => KANADA MASALLARI
     => KIBRIS MASALLARI
     => KIRGIZ MASALLARI
     => KIZILDERİLİ MASALLARI
     => KORE MASALLARI
     => LAOS MASALLARI
     => MENTEŞ MASALLARI
     => MISIR MASALLARI
     => NORVEÇ MASALLARI
     => ORTA ASYA MASALLARI
     => ÖZBEK MASALLARI
     => PAKİSTAN MASALLARI
     => ROMEN MASALLARI
     => RUS MASALLARI
     => SAMURAİ MASALLARI
     => TAİWAN MASALLARI
     => TİBET MASALLARI
     => UKRAYNA MASALLARI
     => UYGUR MASALLARI
     => WİETNAM MASALLARI
     => YUANAN MASALLARI
     => ZEN MASALLARI
     LİNKLER
     SON ÇALIŞMALARIM

Tasarım Copyright RLB +90(312) 286 62 92


Ressam - KIZILDERİLİ MASALLARI


 

SİHİRLİ OK
        
“Bir Kızılderili Söylencesi”
 
Kuzey batıda çorak bir ovada Koca Ayaklılar denilen bir kabile yaşardı. Bu kabilede Küçük Şahin isminde bir genç vardı.
Onun çocukluğundan itibaren bir hayali vardı. Ülkeyi bir baştan bir başa gezmek istiyordu. Babasından izin aldı. Giderken babası ona dört sihirli ok verdi.
Küçük Şahin ovaya inerken havaya bir ok attı. Karşısına bir geyik düştü. Geyiğin dilini kesip pişirdi, geriye kalanı akan suların ruhuna kurban olarak sundu.
Genç adam üç gün ilerleyince bir ormana geldi. Yine havaya bir ok attı. Hemen yanı başında bir ayı gördü. Ayı vurulmuştu. Onun da dilini kesti ve gerisini ormanların kutsal ulusu yaşlı ermişe sundu.
Orman içinde geceledi. Sabah sabah bir göl kenarına geldi. Bir bizon su içmeye gelmişti. Onu ok ile vurdu. Dilini kesip, pişirdi ve yedi. Geriye kalanı göklerin ruhu Güneş Tanırısı’na kurban olarak sundu.
Göl kıyısından ilerleyerek derin bir vadiye ulaştı. Orada bir Opi Geyiği avladı. Onun da dilini kesti ve geriye kalanı suların ruhunu taşıyan ulu tanrıçaya adadı.
Sonunda gide gide bir köye geldi. Buradaki halk deriden çadırlarda yaşıyordu. Çocukların yanına gitmeden ulu bir çınar ağacı buldu. Çınar ağacının gövdesi oyuktu. Oraya girdi ve yolculukta giydiği seçkin kıyafeti oraya bıraktı.
O elbiselerden sıyrılınca küçük bir oğlan çocuğu kıyafetine büründü. Çocukların olduğu alanın kıyısında yaşlı bir nine gördü. Ona kendi yakaladığı yaban ördeğini hediye etti.
Yaşlı kadın ona acıdı ve onu evlat edinmek istedi. Kocası;
“Biz kendimiz yiyecek bulamıyoruz! Onu ne yapacaksın?”
dedi. Yaşlı kadın yaban ördeğinin tüylerini yoldu. Onu kaynamış mısırlar ile güzel bir çorba yaptı. Yaşlı adam o çorbayı içince çocuğun onların çadırında kalmasına izin verdi.
Çocuk yaşlı kadına “Ninem” demeye başladı. Ninesi, yaşlı eşine çocuğa dört ok yapmasını rica etti.
Yaşlı adam avlanan ördeğin çorbasını çok sevmişti. Çocuktan yine kuş avlamasını istedi. Kuşların eti yenir, tüyleri de yastık yapılırdı.
Çocuk dışarıya gidince havaya bir ok attı. Ansızın yakınına bir geyik düştü. O geyiği gidip yokladı, ağzında dili yoktu. Geyiği yaşlı adam ile birlikte yüzdüler. Derisini tuzlayıp kuruttular. Yaşlı nine o deriden herkese mokasen yaptı. Et tuzlanıp kurutuldu ve bir kısmı kış için ayrıldı, bir kısmı komşulara dağıtıldı.
Bu durum ninenin de büyük babanın da çok hoşuna gitti. Büyük baba genç adama daha güçlü oklar yaptı. Genç adam bir sabah balık avlamak için nehir kıyısına gitti. Orada çavlanlardan yukarı doğru göç etmek için; suyun içinde dikine sıçrayan somon balıklarını gördü.
Biraz sonra bir ayı da balık avlamaya geldi. Gelen hünerli bir ayı idi. Bütün kabile ona Boz Oğlan der, ondan korkardı.
Boz Ayıyı vurmak için genç adam kıyıdaki kayaların arkasından dolaşarak yanına kadar gitti. Ayı omuz başından vurulduğu zaman büyük gürültü kopardı. Küçük Şahin’i yakalamak için kayalıkların dibine kadar gelmişti. Orda ona, göğsüne ikinci bir ok attı. Ayı kayaların dibine düştü.
Köylüler gelip onu Nine’nin çadırının yanına kadar el birliği ile getirdiler. Ayının derisini birlikte yüzdüler. Ayının etini köylülere dağıtmışlardı. Bu olay çevrede büyük sevinç yarattı.
Birkaç gün sonra bir genç hanım çadırlarına gelip Nine’nin ağaçtan oyulan havanını ödünç almak istedi. Küçük Şahin ona havanı taşımasında yardım etti. Genç kızı çok beğenmişti. İri siyah gözleri, örgülü siyah saçları çok hoşuna gitmişti.
Boynunda güzel bir mavi kolye vardı. Genç adam o genç kıza kimin kızı olduğunu sordu. Genç kız gülümsedi;
“Babama Oturan Boğa derler.”
Dedi. Genç adam;
“Söz veriyorum size bir de bizon avlayacağım.”
Dedi. Kimse buna inanmadı. Ancak bir hafta sonra bir de bizon avlamıştı. O koca hayvanın eti komşu kabilelere de dağıtıldı. Büyük bir şölen düzenlendi. Bu şölende Küçük Şahin davul çalarken köy kızları da gençler ile çok güzel dans edip eğlendiler.
İki gün sonra komşu kabilenin reisi kabileye korku salan bir büyük kartalı vuracak olana kızını vereceğine dair duyuru yaptı.
Genç delikanlı yayını ve oklarını alarak kartal avına gitti. Kartalı sabah kayalıklardaki yuvasına kadar çıkıp vurması köyde bayram havası estirdi. Meğer ise bu kartal sık sık küçük çocukları kaçırıp yermiş.
Reis genç adamı çadırına davet etti. Kızını çağırdı, daha önce havan istemeye gelen güzel kızdı.
Üç gün sonra güzel bir düğün töreni yapıldı. Genç adam köye gidip çınar ağacı kovuğuna sakladığı geyik derisinden yapılan elbiselerini ve makosenlerini giydi.
Yeni elbiseleri içinde çocuksu görünüşü gitmişti. Artık o genç bir adamdı. Reis genç adama Sabah Yıldızı adını taktığını herkese ilan etti.
Bu isim kahramanca savaşanlara ve büyük başarı sağlayanlara verilirdi. Reisin kızına Şafak Çiçeği adını vermesi de çok sevinç yarattı. Onlar için bütün köylünün topladığı derilerden güzel bir çadır yapıldı.
Sabah Yıldızı doğduğu zaman Şafak Çiçekleri etrafa güzel kokular yaydı. Bu ortamda iki genç mutlu yaşadılar.
Daime her avlandığında Ninenin ve Büyük Babanın payı unutulmadı. Kış gelmeden büyük babaya kuş tüylerinden kocaman bir yastık hediye edildi. 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İNSAN VE ŞİFALI BİTKİLER
 
BİR KIZILDERİLİ HALK HİKAYESİ”
 
 
Çok eskiden insanlar ile hayvanlar barış içinde yaşarlardı. İki taraf da birbirinin dilini anlıyorlardı. Daha sonra insanlar hızla çoğalmaya başlayınca, hayvanlar ormanlarda ve çöllerde yaşamlarına devam ettiler.
Bu dönemde insanlar hayvanları toplu halde yok etmeye koluydular. Başlangıçta insanlar sadece karınlarını doyurmak için öldürüyorlardı.
Daha sonra insanlar, hayvanları derileri ve kürkleri için de kitle halinde öldürmeye devam ettiler.
Bu durum daha önce insanları dost bilen hayvanları üzdü. O zaman insanları cezalandırmaya karar verdiler.
Ayılar kabilesi, reisleri İhtiyar Beyaz Ayının başkanlığında toplandı. Toplantıda bir çok ayı insanların vahşice hayvanları katlettiklerini ileri sürerek oy birliği ile insanlarla savaşmak kararı aldılar.
Fakat insanlar ile hangi silahlarla savaşacaklarını kararlaştıramadılar.
Büyük Reis Beyaz Ayı insanlara karşı ok ve yay kullanılmasını istedi. Bütün toplantıya katılanlar bu fikri desteklediler. Bütün ayılar büyük bir özveri ile çalışarak ok ve yay ürettiler. Yaylara takılacak germe sicimi için ne yapacaklarını bilemediler. Ayılardan birisi bu gaye için kendini feda edebileceğini söyledi.
Bu arada diğer ayılar da çevrede ok ve yay yapmaya yarayacak ağaç bulmak için araştırma yapmaya koluydular.
İlk yay üretildiği zaman ayılar onu çalıştırmak için deneme atışı yapmaya giriştiler. Ancak ayılar pençeleri ile yayı gergin kuramadılar. Ayılardan biri kendi pençelerini feda edebileceğini söyledi.
Büyük Reis Beyaz Ayı buna izin vermedi. Çünkü ayılar pençesi olmadan ağaçlara çıkamazlar ve avlanamazlardı. Öyle olunca da hayatta kalamazlardı.
Geyik kabilesi reisleri Küçük Geyik’in başkanlığında bir toplantı yaptı. Geyikleri sorumsuzca avlayan Kızıl Derililerin cezalandırılmasını istediler.
Bu karara göre, gereksiz geyik avladığı halde özür dilemeyen bütün avcılar romatizma hastalığına uğrayacaklardı. Romatizma olan avcıların bütün eklem yerlerinin sızlayacağı, bu hastalığa yakalananların çok acı çekeceği düşünülüyordu.
Bu kararın alınmasından sonra geyik aşiretinin reisi Kızıl Derililerin Cherokee aşiretine bir elçi gönderdi ve aldıkları kararı duyurdu.
Geyik kabilesinin elçisi Cherokee kabilesinin reisine şunları söyledi;
“- Bundan böyle avcılarınız bir geyiği öldürmeden önce ona dualar edecek ve onu aç kaldıkları, çaresiz kaldıkları için onu öldürmek zorunda olduklarını anlatıp ondan özür dileyecekti. Bunu yapmayan avcı, korkunç bir hastalığa yakalanacaktı.
Bir geyik vurulduğu zaman geyiklerin reisi olayın olduğu yere gidecek ve ölen geyiğin ruhuna oradan, avcının özür dilemesinin olup olmadığını ve dua sunumunu soracaktı.
Dilekler ve dualar yerine getirildi ise sorun yoktu. Ölen geyiğin ruhu şikayetçi olduğu takdirde geyiklerin reisi onu evine kadar takip edecek ve orada ona hastalık bulaştıracaktı.
Bu hastalığa tutulan avcı kısa sürede sakatlanıp ava çıkamaz duruma gelirdi.”
Daha sonra balıklar ve sürüngenler de bir toplantı yaptılar ve kendilerini avlayan Kızıl Derilileri takip edeceklerini, onların rüyalarına girerek onları huzursuz ve mutsuz edeceklerini karara bağladılar.
Hepsi de yılanların onların üzerine sarıldığını ve canlı canlı yutulduklarını görüp bundan mutsuz oldular. Bu durumdan kurtulmak isteyen Cherokee avcıları çok saygı duydukları Şaman atalarına onları bu kabustan kurtarmaları için yalvarışta bulundular. Ve bir daha balıklara ve yılanlara saldırmayacakları konusunda söz verdiler.
Bütün bunlar olup biterken insanların dostu olan bitkiler ve ağaçlar insanları kurtarmak için bir girişim başlattılar. Her ağaç, her türlü ot, çiçek ve bitki bir toplantı yaptılar ve insanların her türlü derdine, her çeşit hastalığına karşı çare olmaya karar verdiler.
Her biri birer ilaç olmak istediğini insanlara bildirdiler.
İşte böylece Cherokee Kızıl Derilileri arasında şifalı bitkiler ve hastalıkların tedavisi süreci başlamış oldu.
Bu öykü çok çok eskiden yaşandı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KAÇAKLAR
 
BİR KIZILDERİLİ HALK HİKAYESİ”
 
 
Bir zamanlar bir delikanlı dünyayı tanımak için uzun bir geziye çıkmıştı. Onun en büyük isteği değişik maceralar yaşamaktı. Bir gün büyük bir orman kıyısındaki ilginç bir köye geldi.
Köye yanaştığı sırada büyük bir ağacın tepesindeki bir genç kız dikkatini çekti. Ağacın tepesine bir merdiven ile çıkılıyordu.
Merdivenin üst kısmında nakış işleyen genç bir hanım oturuyordu.
Genç adamın niyeti köyü ziyaret etmek olduğu halde tekrar dönüp o ağacın etrafında dolandı. Ne zaman baksa o genç hanım ona bakıp bakıp tatlı tatlı gülümsüyordu.
O, şimdiye kadar gördüğü en güzel gülüşü olan genç bir hanımdı.
Böyle olunca; genç adam köye girip kimse ile tanışmak istemedi. Birkaç gün orman kıyısında dolandı, sonra bütün cesaretini toplayarak o hanımla selamlaştı.
İkisi kolay anlaştılar. Üçüncü gün o hanıma evlenme teklif etti. O da, bu işe çok istekli göründü. Sadece biraz düşündükten sonra şöyle dedi;
“- Eğer benimle evlenmek istiyorsan; çok dikkatli olmalısın. Çünkü benim cadı ruhlu bir ninem var. O çok kötü ruhlu, cani bir insandır. Benimle evlenmek isteyenleri öldürüyor!”
Bunun üzerine genç adam birlikte kaçmalarını teklif etti ve şunları söyledi;
“- Bu akşam ninen uyuduğu zaman çadırın altındaki bir iki tanesi sökerek dışarı çık. Ben seni dışarıda bekleyeceğim.”
O gece, genç kız sevgilisinin söylediğini yaptı. İkisi birlikte kaçmak için yola koyuldular. Sabah olduğunda köyden epey uzaklaşmış oldular.
Bununla beraber genç kız devamlı geriye bakıp takip ediliyor muyuz diye endişe ediyordu. O vakit sevgilisi ona şunları söyledi;
“- Sabah oluncaya kadar senin kaçtığını anlayamazlar. Biz, bu kadar çok uzaklaştıktan sonra da kimse bizi yakalayamaz!”
Bunun üzerine genç kız, büyük annesinin büyücü olduğunu, isterse bir günlük yolu kısa sürede kat edebileceğini söyledi ve ilave etti;
“- Eminim şimdi bizi takip etmektedir!”
Genç adam kendisinin de büyü bildiğini anlattı. Bunu söyler söylemez cebinden bir şerit çıkarıp yola savurdu. Yol hemen yaban öküzlerinin açtığı bir patikaya dönüştü. Bu şekilde izlerini kaybettirdi.
Arkasından cebinden başka bir cisim çıkartıp yola savurdu. Orada hemen bir öküz iskeleti oluştu. Görenler artık o yolun yaban öküzlerinin oluşturduğu bir yol olduğunu sanıyordu.
Onun yaptığı bu büyüden sonra artık onları bulamayacaklarını söylüyordu. Öyle olduğu halde genç hanım hep arkasına bakıp duruyordu.
Ancak ikisi de hızla o köyden uzaklaşmaya devam ettiler. Çok geçmeden tu uzaklardan ninesinin onları takip ettiğini ve hızla yaklaştığını gördü. Yaşlı kadın hem hızla koşarak geliyor, hem de elindeki bastonu sallayarak onları tehdit ediyordu.
Bunun üzerine genç hanım sevgilisine şöyle dedi;
“- Bak gör şimdi büyü yapma sırası bende!”
Bunu söyler söylemez cebindeki tarağı yola fırlattı. Tarak geçit vermez bir ormana dönüştü. Böylece hırsından ateş püsküren kocakarı sık çalılar arasında ilerleyemedi.
Bir müddet sonra yaşlı kadın ormandan çıkıp da yine onları takip etmeye koyulduğunda; bu defa genç hanım yeni bir büyü düşündü. Omzundaki şalı yola savurdu. Hemen yolda büyük sıradağlar oluştu.
Bu dağlar da yüksek yüksek tepeler ve uçurumlar vardı. Yaşlı kadının bütün bu engelleri aşması kolay olmadı. Birlikte kaçan genç aşıklar bayağı zaman kazandılar.
Sonunda hem çok derin hem de çok geniş olan bir nehir kıyısına geldiler. Burada bir süre durup nasıl karşıya geçeceklerini düşündüler. Bunun üzerine genç adam, Turnalardan karşı karşı durarak boyunlarını uzatmalarını ve onlara geçebilecekleri bir köprü kurmalarını istedi.
“- Siz bunu yaparsanız bize yardım etmiş olursunuz. Sizin sayenizde kolayca karşıya geçer ve kurtuluruz!”
dedi. Ödül olarak da turna kuşlarına takabilecekleri mücevherler ve çeşitli süsler vaat etti.
Genç adam son olarak şunu söyledi;
“- Ben her ikinize de öyle güzel süsler vereceğim, şaşırıp kalacaksınız. O süsleri takınca en güzel kuşlar siz olacaksınız.”
Turnalar çok memnun oldular. Gülümseyerek istenileni yaptılar. Böylece turnalar nehrin üzerinde karşılıklı durup, bir köprü meydana getirdiler.
Onlar bu olanağı sununca; sevgililer el ele tutarak onların gövdelerine basarak karşıya geçtiler. İşte o zaman derin bir nefes aldılar.
Bu iş tamamlanınca genç adam turnalardan bir ricada bulundu. Yaşlı kadın da isterse onun için de bir köprü kurmalarını ancak tam ortaya geldiği sırada; onu köprünün ortasından ırmağa atmalarını istedi.
Bunu yaptıkları takdirde onlara büyük bir ödül vereceğini söyledi.
Kısa bir süre sonra kocakarı ırmak kıyısına geldi. Turnaları görür görmez onlara bağırıp çağırdı, hakaretler yağdırdı. Sonra emrederek konuştu;
“- Hey koca gagalılar! Tatsız mahlukatlar gelin, bana bu nehri geçmem için yardım edin!”
dedi. Böylece yine iki turna sürüsü eskisi gibi ırmak üzerinde karşılıklı durdular. Nehrin ortasında gagaları birbirine deyiyordu. Kocakarı onların ensesine basıp geçerken hemen gagalarını çektikleri gibi yaşlı kadın nehrin ortasına düştü.
Havada yuvarlanıp düşerken çığlıklar attı. Küfürler savurdu. Nehrin şiddetli akıntısı onu hızla uzaklara götürdü ve sonunda acı çekerek boğuldu.
 
Bu hikayeden çıkan bir sonuç vardır. İki insan birbirini delice severse; onlar gayelerine varmak için el ele verdiklerinde, onların önünü kesecek hiçbir güç, hiçbir büyü yoktur. En büyük, en güçlü büyü; Aşkın Büyüsüdür.
İnsanlar yüreklerinde aşkın büyüsünü hissettiklerinde onları hiçbir şey durduramaz.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bugün 27 ziyaretçi (59 klik) kişi burdaydı!

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=