Ayhan MENTESH
     İletişim
     Ziyaretçi defteri
     RESİMLER
     SERAMİKLER
     DIGITAL RESİMLER
     FOTOGRAFLAR
     DÜNYADAN MASALLAR VE HALK HİKAYELERİ
     => AFRİKA MASALLARI
     => ARAP MASALLARI
     => BİRMANYA MASALLARI
     => BOLİVYA MASALLARI
     => ÇİN MASALLARI
     => DERLEME MASALLAR
     => HİNT MASALLARI
     => IRAK MASALLARI
     => İRAN MASALLARI
     => JAPON MASALLARI
     => KAMBOÇYA MASALLARI
     => KANADA MASALLARI
     => KIBRIS MASALLARI
     => KIRGIZ MASALLARI
     => KIZILDERİLİ MASALLARI
     => KORE MASALLARI
     => LAOS MASALLARI
     => MENTEŞ MASALLARI
     => MISIR MASALLARI
     => NORVEÇ MASALLARI
     => ORTA ASYA MASALLARI
     => ÖZBEK MASALLARI
     => PAKİSTAN MASALLARI
     => ROMEN MASALLARI
     => RUS MASALLARI
     => SAMURAİ MASALLARI
     => TAİWAN MASALLARI
     => TİBET MASALLARI
     => UKRAYNA MASALLARI
     => UYGUR MASALLARI
     => WİETNAM MASALLARI
     => YUANAN MASALLARI
     => ZEN MASALLARI
     LİNKLER
     SON ÇALIŞMALARIM

Tasarım Copyright RLB +90(312) 286 62 92


Ressam - KORE MASALLARI


 

DOKUMACI PRENSES İLE ÇOBAN PRENSES
“Bir Kore Masalı”
Vaktiyle Kore kralının çok güzel, çok yetenekli ve çalışkan bir kızı varmış. Çok becerikli bir dokuma sanatçısı idi. Babası çok defa kızının tezgahının başına gider onun çalışmasını zevkle seyrederdi. Bir gün onu işlerken;
“Artık kızım büyüdü, onu evlendirmemiz lazım!”
dedi. Kral bakanlarını ve kraliyet konseyi üyelerini topladı ve kızına uygun bir eş bulunması için araştırma yapmalarını istedi. Kısa bir süre sonra komşu ülkenin kralının oğlunun en uygun damat adayı olduğu haberi geldi. Damat adayı prensin aynı zamanda çok iyi bir hayvan yetiştiricisi ve iyi bir çoban olduğu haberi geldi. İki ülkeden gidip gelen heyetler gerekli hazırlıkları yaptılar. Dokumacı prenses ile çoban olan kral oğlu muhteşem bir düğünle evlendiler. Düğünden sonra dünyaları değişti, prenses dokuma işinden vazgeçti.
Kralın oğlu da havyan sürülerini başı boş bıraktı. Başı boş kalan hayvan sürüleri kraliyet bahçelerini bile talan ettiler. Kral bu duruma çok üzüldü. Onları çağırıp uyardı ise de bu uyarılar etki yapmadı. Kral bu duruma çok üzüldü. Onları birbirinden ayırma kararı aldı. Prenses babasına çok yalvardı, kocasından yarılmak istemediğini bildirdi ise de düşüncelerini ve isteklerini kabul ettiremedi. Kral dokumacı prensesi Gümüş Irmağı’nın batısına sürgün gönderdi. Çoban olan prens de doğuya sürgün gitti.
Karı koca için acılı zorlu bir dönem başladı. Uzun, zorlu bir yolculuktan sonra Gümüş Irmağı kıyılarına geldiler. İkisinin ırmak boyunca söyledikleri özlem dolu şarkılar kuşların dikkatini çekti. Irmak üzerinde bir köprü kuran kuşlar onların gök yüzünde kavuşmalarını sağladı. Gök Tanrı onları gökte karşılıklı duran iki yıldıza dönüştürdü.
İki aşık çağlar boyu insanlığı, ebedi aşkın bir simgesi olarak yücelerden ışıkları ile yol gösteriyorlar.
 
 
YARGIÇ VE GENÇ DELİKANLI
 
“Kore Halk Hikayesi”
 
 
Çok çok eskiden acımasız ve aksi huylu bir kasaba yargıcı vardı. Onun görev yaptığı dairede çalışan dürüst bir memur vardı. Onun en büyük özelliği haksızlıklara karşı daima isyan etmesi idi.
Mevkiisi ne olursa olsun, halka kötü davrananlara tahammülü yoktu. Yargıç ondan sonra en yetenekli durumda olan bu memurun onun icraatlarını fena halde içerliyordu.
Ondan hoşlanmadığı için onu zora sokacak yollar arıyordu. Bu şekilde; o görevliyi baskı altına aldığı zaman, onu cezalandırmış olacaktı. Böyle yapmak ile istediği gibi davranmakta serbest olacaktı.
Yargıç, bu düşünce ile bir gün cezalandırmak istediği görevliyi makamına çağırdı. Dışarıda dondurucu bir kar fırtınası vardı. Yargıç yardımcısına şunları söyledi:
“Sayın görevli bugün canım şeftali ve çilek yemek istiyor. Dışarıya, civar kasaba ve köylere gidip, bana bu meyvelerden bulup getirmeni istiyorum. Sana bir ay müsaade. Karda kışta gezip dolaşarak, bu istediklerimi bulup getireceksin. Bu bir ay sonunda senden istediklerimi bulup getirmezsen; istifa ederek bu daireden ayrılmanı istiyorum. Eğer istediklerimi yapabilirsen seni cömertçe ödüllendireceğim. Haydi şimdi hemen çık evine git ve hazırlan. Görevini yerine getirmek için tez yola çıkmalısın.”
Zavallı görevli bu sözleri duyduğu zaman çok üzüldü. Adeta beyninden vurulmuşa dönmüştü. Bu kara kışta yollarda perişan olacağını düşünüyordu.
Böyle dondurucu soğukta şeftali ve çilek gibi meyveler bulup getirmesi mümkün değildi.
“Bundan hiç ümidim yok!”
diye kendi kendine söylendi.
Bay görevli amirini protesto edecek durumda değildi. Amirin istekleri yapılabilecek bir görev değildi. Ancak bu kadar mantıksız istekte bulunan birisi ile tartışmak da olumlu bir sonuç doğurabilecek bir durum değildi. Amirinin kendisini zora sokmaya çalıştığının bilincindeydi.
Durup tartışmak yerine en yakın kasabaya uğrayıp bir araştırma yapmasının daha doğru olacağını düşündü. Ailesine resmi bir görevle yakındaki kasabaya gideceğini söyleyerek evden ayrıldı.
Etrafta dondurucu bir soğuk vardı. Günlerce istenilen konuda araştırma yaptı. En sonunda hastalandı ve evine döndü.
Görevli, hasta yatağında yatarken 10 yaşındaki oğlu babasına üzüntüsünün sebebini sordu. Görevli her şeyi açıkça oğluna anlattı. Hastalığı ağırdı ve iyileşme umudu yoktu.
Oğlu babasını dikkatle dinledi. Babasına iyileşmesini istediğini söyledi. Sonunda babasına şöyle dedi:
“Babacığım senin durumuna çok üzülüyorum. Benim bir fikrim var, gidip yöneticinize senin için verdiği emirleri geri çekmesini isteyeceğim. Bunu yapması için ikna edeceğim.”
Çocuk bunları söyler söylemez hemen yöneticiyi görmeye gitti. Delikanlı doğruca yöneticinin makam odasına gitti. Onu saygı ile selamlamak için yerlere kadar eğildi ve şunları söyledi:
“Saygıdeğer efendim, babam sizin istediğiniz şeftalileri ve çilekleri bulmak için çıktığı yolculukta çok zehirli bir çıngıraklı yılan tarafından ısırıldı. Şu anda ölümcül hastadır.”
Yönetici bu sözleri duyar duymaz çocuğa öfke ile bağırdı. Şöyle dedi:
“Senin söylediğin deli saçmasıdır delikanlı. Bu karda kışta yılan yok ki! Bu saçmalıkları nerden çıkardın, ayıp değil mi sana!”
Yönetici sinirinden titriyordu. Çocuk onun böyle bir cevap vereceğini önceden tahmin etmişti. Bunun üzerine saygılı bir şekilde yöneticiyi selamlayarak şöyle dedi:
“Saygıdeğer efendim! Eğer sizin dediğiniz gibi bu karda kışta ortada yılan bulunamıyorsa, o zaman nasıl oluyor da yaz meyvesi olan çilek ve şeftali gibi meyveleri bulması için babamı görevlendirirsiniz? Rica ederim bu verdiğiniz emir üzerinde yeniden düşünün ve babamı korumak için elinizden geleni yapın. Babam şu anda hastadır. Sizin onu korumanız gerekmez mi? Lütfen gerekeni yapın.”
Yönetici bu sözler karşısında donup kalmıştı.
O anda yöneticinin odasında olaya şahit olan bölge valisi bu duruma ilgi gösterdi. Konuyu incelediği zaman yöneticiyi haksız bularak görevden aldı ve o göreve çocuğun babasını tayin etti.
Yeni yönetici o topluma iyi hizmet verdi ve akıllı bir yönetim kurdu
 
 
 
 
 
 
 
 
KOCASININ SIRRINI AÇIKLAYAN KADIN
 
BİR KORE HALK HİKAYESİ”
 
 
Vaktiyle Kore’de fakir bir çiftçi varmış. Zengin bir toprak sahibinden bir tarla kiralamış. Bir gün tarlayı sürerken sabanı sert bir cisme takılmış. Durup incelediğinde yerde gömülü bir kasa olduğunu görmüş.
Kasayı açtığı zaman içinden çok sayıda altın para çıktığını görmüş. Bunları toplayıp, atına yükleyip evine taşımış. Karısına bu olayı kimseye anlatmamasını söylemiş. Öyle olduğu halde; Karısı bazı akrabalarına ve komşularına bunu anlatmış. Neticede bilenler bilmeyenlere aktardığı zaman; Sonunda olay tarla sahibinin de kulağına gitmiş. Tarla sahibi gelip durumu çiftçiden sormak istemiş. Ancak onu evde bulamamış.
Çifti yakındaki bir şehire gitmiş. Orada altınları bur kuyumcuda bozdurmuş. Yaşadığı köye dönerken de bir at, bir de at arabası almış. Ayrıca adam çok sayıda kuruyemiş ve simit de almış. Bunları arabanın tavanına yerleştirmiş.
Yolda gelirken gecelemişler. Yağmur yağmaya başlayınca tavandaki kuruyemiş paketleri de açılmış. Çiftçi ailesinin başına dökülmüş. Çiftçinin karısı ne olduğunu anlayamayınca kocasına olayın ne olduğunu sormuş.
Adam şakacı bir adammış;
“- Karıcığım, gökten fındık fıstık yağıyor!”
demiş.
“- Biraz sonra simitler yuvarlanınca kadın yine durumu sormuş. Çiftçi;
“- Şimdi de gökten simit yağıyor demiş.
Karısı bu söylenenlere de inanmış. Biraz daha ilerleyince zengin adamın evinin önüne gelmişler. O sırada adamın eşeği anırıyormuş. Kadın kocasına;
“- Bu gürültü nedir?”
diye sormuş. Çiftçi bunun üzerine.
“- Şimdi şeytan cinleri çağırıyor!”
demiş.
Ertesi gün, zengin adam çiftçinin evine gitmiş. Duyduklarının doğru olup olmadığını sormuş. Çiftçi;
“- Böyle şeyler yok, karımın acayip şeyler söylediğini herkes bilir!”
demiş. Bunun üzerine zengin adam kadına dönmüş;
“- Herhalde şehirde altınları bozdurmuş olmalısın. Acaba hangi gün bozdurdunuz deyince kadın;
“- Hani geçen gün gökten fındık fıstık yağıyordu ya, işte o gün. Sizin evin yanından geçerken şeytan konser veriyordu.”
Demiş. Zengin adam bu saçmalıkları duyunca kalkıp gitmiş.
Çiftçi bir süre sonra gidip uzak bir şehirden mal mülk alarak oraya yerleşmiş. Orada çalışarak mutlu günler yaşamış.
 
 
 
 
 
 
 
BİR DESTİ DOLUSU GÜMÜŞ PARA
 
“BİR KORE HALK HİKAYESİ”
 
 
Vaktiyle Kore’de çok fakir bir adam yaşarmış. Çok dürüst çalışkan bir insanmış.
Daima tanrıya dua eder, ona bir desti dolusu gümüş para göndermesini istermiş.
Bir gün çift sürdüğü bir tarlada saban demiri sert bir cisme takılmış. İncelediğinde orada bir desti olduğunu anlamış.
Destinin kapağını açınca; içinin gümüş paralar ile dolu olduğunu görmüş. Ancak; bu paralar birini malı olabilir diye düşünmüş ve tekrar eski yerine gömmüş. Eve gidince bunu karısına anlatmış. Karısı onun bu davranışını beğenmemiş. Durumu komşusuna anlatmış. Destinin bulunduğu yeri tarif etmiş.
“- Bulunan paraları al, yarısını da bana ver.”
Demiş. Komşusu kazıp küpü olduğu yerden çıkartmış. Kapağı açınca içinin yılanlar ve çıyanlarla dolu olduğunu görmüş.
Bu defa komşusunun ona kötülük etmek istediğini düşünmüş. O küpü bir çuvala sarmış. Götürüp komşusunun damına çıkartmış. Sonra destinin içinde olanları gece vakti bacadan aşağıya boşaltmış.
Komşu gürültü ile uykusundan uyanmış ve ocağın gümüş para dolu olduğunu görmüş. Şöyle demiş;
“- Çok şükür şimdi tam istediğim oldu. Artık bu paraların benim kısmetin olduğuna inanıyorum!”
 
 
 
 
 
KORELİLERİN GÜNEŞ TANRISI
 
Bir zamanlar Koreli bir ailenin üç kızı vardır. Byon-Soon (Yıldız) ailenin en küçük kızı idi. Ufak tefek, hep yüksekleri seven, pırıl pırıl gözleri olan bir insandı.
İkinci kardeş Dael-Soon (Ay), beyaz tenli bazen aydınlık yüzlü kibar bir kızdı. Hep havalarda uçmayı aşk şarkıları söylemeyi severdi.
Hael-Soon (Güneş) kızkardeşlerin en büyüğü idi. O gündüzleri etrafta gezinen geceleri evinde saklanan mahcup bir kızdı.
Çiçekli yağmurlu bir ilkbahar gününde kardeşler kırlara gitmek için evlerinde hazırlık yaparlarken ansızın açık kapıdan bir kaplan gördüler. Hemen ana kapıyı örtüp arka kapıdan bahçeye çıktılar ve iri bir kiraz ağacının üzerine çıkıp saklandılar. Kaplan bunların peşinden gelince, ağaca çıkmaya çalışan kaplanı önlemek için kendi elbiselerinden parçalar kesip ateşe verip, ateşli bezleri kaplana savurdular. Kaplan adeta kudurmuştu. Kızlar ise fena halde korkmuşlardı. Bir de elbiselerinden parçalar kesip yaktıkları için nerdeyse çıplak kalmışlardı. Bunun için de çok utanıyorlardı. Byon-Soon korkudan küçülmüş ufalmıştı. İkinci kardeş Dael-Soon (Ay) da çok korkmuştu. Yüzünün yarısı yanık elbise parçalarının etkisi ile kararmıştı.
Hael-Soon (Güneş) çok mahcup bir kızdı. Onun üstünde hiç elbise kalmamıştı. Alevlerin etkisi ile her tarafı kızıla dönüşmüştü.
Bu korku içinde Gök Tanrı’ya kendilerine yardım etmesi için yakardılar. Tanrı onları altın bir zincirler gökyüzüne çekti.
Sonunda üçü de kurtulmuştu. O çok mahcup olan kız (Hael-Soon) etraftan herkes kendisine baktığı için öfkelenmiş kızarmıştı. Sonunda bakışları ok gibi bakanların gözünü kamaştıran ışınlar saçıyordu. Gök Tanrı o zamandan beri onların gökyüzünde gezinmelerine izin verdi. Zamanla gelişerek bugün bildiğimiz Ay, güneş ve yıldızlar oluştu.
 
Bugün 27 ziyaretçi (55 klik) kişi burdaydı!

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=