Ayhan MENTESH
     İletişim
     Ziyaretçi defteri
     RESİMLER
     SERAMİKLER
     DIGITAL RESİMLER
     FOTOGRAFLAR
     DÜNYADAN MASALLAR VE HALK HİKAYELERİ
     => AFRİKA MASALLARI
     => ARAP MASALLARI
     => BİRMANYA MASALLARI
     => BOLİVYA MASALLARI
     => ÇİN MASALLARI
     => DERLEME MASALLAR
     => HİNT MASALLARI
     => IRAK MASALLARI
     => İRAN MASALLARI
     => JAPON MASALLARI
     => KAMBOÇYA MASALLARI
     => KANADA MASALLARI
     => KIBRIS MASALLARI
     => KIRGIZ MASALLARI
     => KIZILDERİLİ MASALLARI
     => KORE MASALLARI
     => LAOS MASALLARI
     => MENTEŞ MASALLARI
     => MISIR MASALLARI
     => NORVEÇ MASALLARI
     => ORTA ASYA MASALLARI
     => ÖZBEK MASALLARI
     => PAKİSTAN MASALLARI
     => ROMEN MASALLARI
     => RUS MASALLARI
     => SAMURAİ MASALLARI
     => TAİWAN MASALLARI
     => TİBET MASALLARI
     => UKRAYNA MASALLARI
     => UYGUR MASALLARI
     => WİETNAM MASALLARI
     => YUANAN MASALLARI
     => ZEN MASALLARI
     LİNKLER
     SON ÇALIŞMALARIM

Tasarım Copyright RLB +90(312) 286 62 92


Ressam - MENTEŞ MASALLARI


 

GÖKHAN’IN ÖYKÜSÜ
 
 
“Bir Ayhan MENTEŞ Masalı”
Vaktiyle bir padişah, bir av partisi sırasında bir yavru ceylanı kovalayan genç bir kartalı attığı ok ile vurur. Kartal ölmez fakat kanadı sakatlanır. Kartal, padişahtan öcünü almaya ant içer.
Bu gaye ile kafasına koyduğu fikir padişah soyundan bir çocuğu kaçırmaktır.
O sıralarda, padişahın küçük kızı bir saray görevlisinden hamile kalır.   Genç kız olayın ortaya çıkmasından korkar. Sarayın Hekimbaşısı Sadun Çelebi onun sırdaşıdır. Sadun Çelebinin teyzesi yakın bir köyde yaşayan yaşlı bir köy ebesidir.
Sadun Çelebi padişahın kızını teyzesinin yanına göndermesi için padişahı ikna eder. Padişahın küçük kızının adı Gülçe Sultan’dır. Küçük sultan bir süre sonra bir oğlan çocuğu doğurur.
Bir oğlan çocuğunun doğduğunu duyan kartal onu ormana kaçırır. Çocuk sırma işlemeli bir kaftana sarılıdır. Çocuğu ormanda bir çiftçi ailesi bulur. Onu kartalın getirmiş olduğu için çocuğa Gökhan adını koyarlar.
Çocuk Gökhan adının ne anlama geldiğini yedi yaşına gelince öğrenir. Ailesi ona çok iyi bakar.
Ona çok asil bir aileden olduğu söylenir. O telkinlerle sağlıklı ve özgüvenli bir genç olarak büyür. Öte yandan, annesi çocuğunu kaybettikten sonra perişan olur.
Saraya dönmeye çekinir, gezer ve her tarafta çocuğunu arar. Her gittiği evde;
“Kartalın getirdiği bir çocuk gördünüz mü?”
der. Çiftçi ailesi Gökhan’a annesinin gelen gezginci perişan bir kadın olduğunu söylerler.
O, buna inanmaz, annesinin böyle perişan bir insan olamayacağını söyler. Kadın onu okşamak, öpmek isteyince kızar ve onu taşa tutar. Bir büyücü kadın onun çılgınca davranışlarını görünce;
“Annen seni doğuracağına keşke yılan doğursaydı!”
der. Bu söz çocuğu adeta çileden çıkarır. Gerçekten de o gün aynaya baktığı zaman yüzünün yılan suratına benzediğini anlar. Onu görenler artık ondan korkmaya başlarlar.
Sonunda yaşlı bir kadın ona bu durumdan kurtulmak istiyorsan;
“İnsanlardan özür dilemelisin. Kuş olsun, hayvan olsun kimlere kötülük etmişsen hepsinden özür dilemelisin!”
der. İlk yaptığı iyilik bir anka kuşunun yavrularını yemeye çalışan bir ejderhaya engel olur. Yavruları kurtulunca annelerine olayı anlatırlar.
Sonra ormanda gezerken ayağı kırık bir geyik yavrusu bulur. Onu kucağına alır ve yakındaki bir pınara götürür. Orada yavrunun yarasındaki kan ve çamuru yıkar, temizler.
Pınarın yanında ayna bir gölet vardır. Orada sudaki kendi aksini görür. Yüzü tekrar o aydınlık, güzellik ve sağlık dolu eski görünümünü alır.
O sırada anne geyik yavrusunun meleyişini duyarak onlara doğru gelir. Bu geyiğin bir özelliği insan gibi konuşmasıdır. Ona annesinin ormanın güney ucundaki bir kulübede yaşadığını söyler. Yavru geyiği kucağına alır, birlikte o kulübeye giderler.
Annesine sarılır ve bağışlanmasını ister. Ormanda bir süre Gökhan, annesi, yavru geyik ve ala geyik bir arada yaşarlar.
Padişah onların hikayesini duyar ve ormana gelir. Ormandaki kulübede duvarda sırmalı kaftanı görünce kızını ve torununu tanır ve hep birlikte saraya dönerler. Mutlu bir hayat yaşarlar.
 
(Bu masalın yazılmasında Oscar WILDE’ın Yıldız Çocuk isimli öyküsünden ilham alınmıştır.)
  
 
 
 
OĞLUM DR. ASIM MENTEŞ VE ÜZENGİNİN İCADI
 
 
 
Oğlum radyoloji uzmanıdır. Beş yıl önce yeni Opel arabasını satarak Finlandiya’da manyetik rezonans eğitimi almaya gideceğinde;
“Bu kadar fedakarlığa değer mi?”
diye sormuştum. Bana şöyle dedi;
“Ben on üç yaşında iken sen bana Türklerin üzengiyi icat ederek bu sayede daha iyi binici olduklarını, atı daha iyi kontrol ederek, daha iyi nişan aldıklarını ve bu sayede Asya’da egemenlik kurduklarını anlatmıştın. Üzengi gibi küçük bir buluş bile bir ulusun ve insanlığın kaderini nasıl etkilediğini gördükten sonra manyetik rezonans gibi üstün bir insan bedeninin iç yapısını görüntüleme teknolojisinin bilinmesi ile ne kadar büyük kazanımlar elde edebileceğimi anlamak zor değildir.
Manyetik rezonans yolu ile kanser tümörleri en erken teşhis edilebilir. Bu tümörler lazer ışınları ile yok edilebilir. Kalp krizi, felç gibi hastalıklar erken tanı ile önceden bilinebilir. Alınan tedbir ve tedavilerle önlenebilir.”
 
 
 
PROFESÖRÜN HASTA YATAĞI
BAŞINDA ANLATILANLAR
 
Yakın bir arkadaşım olan bir doktor, ayağını kırmıştı. Ankara’da İbn-i Sina Hastahanesinde ilginçtir onun hocası olan bir tıp profesörü de aynı odada yatıyordu. Biz arkadaşımızı ziyarete gittiğimizde, tıp profesörüne de çiçek götürmüştük. Tesadüfen daha önce onunla da tanışmıştık.
Bir gün, yanlarına vardığımızda, bir din bilgini ile İbn-i Sina’nın hayatı ile ilgili olarak anlatılan olaylar konuşuluyordu. Tıp profesörünün doçenti de oradaydı. Anlatılanlara göre, doçent ve arkadaşları onun rektörlüğe adaylığını koymasını istiyorlardı. Hoca onlar ne söylerlerse söylesinler;
“Benim karizmam yok!”
diyor, başka bir şey demiyordu. Bunun üzerine din bilgini şu hikayeyi anlattı.
İbn-i Sina’ya büyük hayranlık duyan öğrencisi şöyle demiş;
“İbn-i Sina hazretleri sizin derya gibi engin bir bilginiz var. Neden peygamberliğinizi ilan etmiyorsunuz?”
İbn-i Sina şöyle demiş;
“Gün gelecek sana bunun sebebini anlatacağım!”
Bir süre sonra çok soğuk bir gün olmuş. Etraf tamamen buz kesmiş. İbn-i Sina öğrencisine dışarı gidip buzu kırmasını ve ona su getirmesini istemiş. Öğrencisi de çok üşüdüğü için dışarı, soğuğa gitmek istemiyormuş. Fakat bunu söylemeye çekindiği için, soğuk suyun hastalığa iyi gelmediğini söylüyormuş. Bu durumda İbn-i Sina’nın susuzluğu çok artmış, susuzluktan içi yanmış, dudakları çatlamış.
Fakat ne kadar yalvarsa öğrencisi insafa gelip dışarı çıkıp, ona su getirmemiş. Ancak, aynı öğrenci sabah ezanı okunduğu zaman dışarı çıkmış. Buzu kırarak elde ettiği su ile abdest almış ve seccadesini odanın ortasına sererek namazını kılmış. Bir süre sonra İbn-i Sina ona şöyle demiş;
“Sana neden peygamberliğimi ilan etmediğimi söyleyeceğimi açıklamıştım. İşte şimdi açıklıyorum.
Evet Hz. Muhammed basit bir deve sürücüsü olabilirdi. Fakat büyük bir karizması vardı. Bak ben senden biraz su istediğim halde bana su vermedin. Ama sen peygamberimize duyduğun sevgi ve hayranlıkla, onun öğütlerine uyarak, soğuk su ile abdest aldın ve namazını kıldın.
Hz. Muhammed bizden üç yüz yıl önce yaşadığı halde, herkes tarafından seviliyor ve saygı görüyor. Demek ki sevilen bir kişiliğe sahip olma, bazı alanlarda bilginin gücünden daha önemlidir.
Ben sana bir yudum su için yalvardım, ancak sen bana kulak vermedin. Böyle bir ortamda, bir bilim adamı nasıl kalkıp da peygamberliğini ilan etsin.”
Hikayenin sonunda herkesin yüzünde gülücükler vardı. O zaman tıp profesörünün neden rektörlük için adaylığını koymadığı anlaşılmış oldu.
 
 
 
 
 
 
EĞİTİM BAKANLIĞINDAN SÜRGÜN TEHDİDİ
1972 yılında Desen ve Resim isimli Kitabımı bin bir güçlükle borçlanarak baskısını yaptırdım. O zamanlar Magosa Namık Kemal Lisesi’nde Resim ve Sanat Tarihi Öğretmeni olarak görev yapıyordum.
On adet kitabı arkadaşım Necdet DÖKMECİOĞLU’nun kitap satış yerine götürdüm. O zamanlar geçici Türk Yönetimi kurulmuştu. Ali SÜHA Eğitim Bakanı olarak görev yapıyordu. Necdet bey kitaplardan birini imzalayıp sayın bakana sunmamı önerdi. Hemen bir kitabı imzalayıp Ali SÜHA beye uzattım. Garip bir tepkisi oldu. Azarlarcasına bana ısrarla şu soruyu sordu;
“-Elin kalem dutar! Elin kalem dutar!”
Parmağı neredeyse gözümün içine giriyordu. Böyle bir kabalık beklemiyordum. Elimin kalem tutup tutmadığını sorgulamak da çok anlamsızdı. Ona şöyle bir soru sordum;
“Sayın Bakan ne demek istiyorsunuz?”
Cevabı daha da garipti;
“Eğer elin kalem dutarsa ve bizim için yazmazsan bunun sonunda sürülmek de var!”
Bunları duymak insanı isyan ettiren bir davranıştı. Elli adım ötede Namık Kemal büstü duruyordu.Hemen onun Magosa’ya sürülüşü aklıma geldi ve şöyle dedim;
“Karşınızda duran Namık Kemal’in büstüdür. Vaktiyle onu da sürmüşlerdi. Bugün onun önünde saygı duruşunda bulunuyoruz, ancak onu sürenleri lanetle anıyoruz.”
Bunları duymayı beklemiyordu. Bana öfkeyle baktı ve oradan uzaklaştı. Bu olaydan sonra kitabımın okullarda satışı yasaklandı.
 
 
NİHAT ECEVİT’İN ANLATTIĞI
KURT VE YAVRULARI HİKAYESİ
 
 
 
 
Vaktiyle bir kurt yavrularını etrafına almış. İnlerinin önünde sohbet edip etrafı seyrediyorlarmış. Yavruları etrafındaki koyun sürülerinin kalabalıklığına şaşıp kalmışlar. Anne, babalarına koyunlar hakkında sorular sormaya başlamışlar.
“Anneciğim o beyaz hayvanlara ne denir?”
“Yavrum onlara koyun derler.”
“Onlar bizden güçlü müdür?”
“Hayır, biz onları yiyebiliriz. Onlar bize bir şey yapamaz.”
“Onlar seneden kaç yavru doğurur?”
“Bir yavru.”
“Biz kurtlar kaç yavru doğururuz?”
“Dört beş tane.”
“Neden biz onlar gibi çoğalamayız?”
 
 
 
 
 
 
 
SALAH BİRSEL İLE İLGİNÇ BİR TANIŞMA
 
 
 
 
1959 yılında Ankara’da Sanat Sevenler Derneğinde ilginç bir sergi açılmıştı. Avusturya Grafik Sanatlar Sergisi, hocalarımız da bütün Resim İş Bölümü öğrencilerinden kalabalık bir grup sergiyi ziyarete gitmiştik.
Biz panolarda asılı duran eserleri incelerken salonun bir kenarında oturan bir grup sanatçı ve izleyici de hem bizi izliyor, hem de kendi aralarında sohbet ediyordu.
Bir ara bir arkadaşım yanıma geldi ve Salah BİRSEL sizinle tanışmak istiyor dedi. Salah BİRSEL’i yazılarından ve Kahvede Şenlik Var isimli tiyatro eserinden tanıyordum. Ancak yüz yüze bir tanışmamız olmamıştı.
Hemen yanına koştum, tanışma ve selamlaşmadan sonra;
“Size bir şey soracağım!”
dedi.
“Buyurun.”
Dedim.
“Anlayamadığım bir durum var, siz birinci sınıfta olduğunuz halde, üçüncü sınıf öğrencileri de, asistanlar da, hocalar da hep sizin fikirlerinizi soruyorlar. Bu nasıl oluyor?”
“Lütfen bunu onlara sorun.”
Dedim. Orada bulunan arkadaşlar İngilizce ve Almanca bildiğimi, yabancı dergileri ve sanat kitaplarını okuduğumu söylediler. Salah BİRSEL benim Kıbrıs’taki adresimi sordu. O anda arkadaşım Mustafa BEŞGEN söze karıştı ve şöyle dedi;
“Eğer siz Salah BİRSEL iseniz ve arkadaşımız da gerçekten Ayhan MENTEŞ ise birbirinize ulaşmak istediğinizde adrese ihtiyacınız yoktur.”
İkimiz de buna şaştık kaldık ve bir şey söyleyemedik. Bir yıl sonra Larnaka’da Bekirpaşa Ticaret Kolejinde resim atölyesinde masamın üzerinde bir kitap buldum.
“Fransız Resminde İzlenimcilik- Yazan Salah BİRSEL.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
GONCA GÜL
         
“Bir Ayhan MENTEŞ Masalı”
 
Çok eskiden Semerkand şehrinde şöhretli bir Han yaşardı. Güzel bir sarayı, sarayın etrafında benzersiz bir gül bahçesi vardı.
Hakanın üç kızı, iki oğlu vardı. İkisini uzak diyarlardaki prenslerle evlendirmişti. Hakan altmış yaşına geldiğinde karısı ölmüştü. On yedi yaşında delişmen bir kızı vardı.
Bu kız kardeşleri ile beraber av partilerine, ok atışlarına, cirit oyunlarına katılırdı.
Annesi öldükten sonra yalnız kalmıştı. Bir gün Hakan kızının odası önünden geçerken ağladığını duydu. İçeri girip halini hatırını sordu. Goncagül canının sıkkın olduğunu şehir dışına, ormanlık alana gitmek istediğini söyledi.
Hakan kızının kocası Musa Çelebi’yi çağırdı. Bu gezi için hazırlık yapılmasını istedi. Goncagül arkadaşlarını da, saray cariyelerini de yanına aldı. Atlarla yola çıktılar. Dört atlı da arkalarından onlara koruma görevi sağlayacaktı.
Uygun saat kararlaştırıldı ve şehir dışına doğru yola koyuldular. Bir nehir kıyısında Çin Seferinden gelen bir kervan gördüler. Gül Sultan kervancıbaşıyı tanırdı.
Kervan nehir kıyısında durunca, Hakan’ın kızı kendisine ipekli elbiseler sırma işlemeli kaftanlar seçti. Kervancı beğenilen elbiseleri ayırdı. Parasını hakandan alacağını söyledi.
Kervancılar ayrılınca Goncagül mavi atlas elbisesini giydi. Nehir boyunca yürümeye başladı. Kanadı kırık bir turna kuşu da nehir boyunca ilerliyordu. Bu şekilde ilerlerken karşısına bir ceylan yavruyu çıktı, o da Hakan’ın kızını epeyce oyaladı.
Biraz sonra koyu bir sis bastırdı. Ortalık karardı ve Goncagül arkadaşlarını bulamadı. Ortalık kararınca bir mağaraya sığındı. Bir müddet sonra iyi giyimli yakışıklı bir genç de mağaraya geldi.
Bu genç de bir beyin oğlu idi. O da ormanda gecelemek zorunda kalmıştı. Bey oğlunun yanında üç adam vardı. Bir geyik avlamışlar onu atlardan birine yüklemişlerdi.
Mağaraya gelince geyiğin derisini yüzdüler ve parçalara ayırdılar ve güzelce kebap ettiler.
Hakan’ın kızı mağaranın yüksekteki bir bölmesinden olanları görüyordu. Bey oğlu mağara önüne çadırını kurmuştu. Arkadaşları da yan taraftaki bir kovuk şeklindeki bir kayanın yanında çadırlarını kurdular.
Bey oğlu sıcaktan yorulmuştu. Arkadaşlarını gönderdi ve uyudu. Goncagül de mağarada olduğu yerden indi ve pişmiş olan etlerden üçte birini yedi. Bey oğlu uyanınca yiyeceklerin yenmiş olduğunu anladı. Adamlarına sordu, hepsi de inkar ettiler.
Ertesi gün bey oğlu gizlendi ve Goncagül’ü yemek yerken yakaladı. İki genç, ikisi de birbirlerini çok beğendiler. Bey oğlu hakanın kızına onu gidip babasından isteyeceğine söz verdi.
Bey oğlu ona mağarada yatacağına, çadırda yatabileceğini, onu sabaha kadar bekleyeceğini söyledi.
Bey oğlu Goncagül’e yatarken kendi kılıcını verdi.
“Her durumda sen kendini koruyabilirsin!”
dedi. Han kızı beyin oğluna yatması için kendi kaftanını verince bey oğlu Hakan’ın kızı olduğunu anladı. Kaftanda ejder ve kartal motifleri vardı.
Hakan’ın kızı ile beyin oğlu anlaşıp üç gün birlikte kaldılar., Bu yemyeşil çiçeklerle süslü ortamda ikisi de dünyayı unutmuşlardı.
Gonrcagül bütün gece beyin oğlu ile konuşuyor, ona şarkılar söylüyordu. Beyin oğlu da ona babasının anlattığı tarihi destanları, alplerin yiğitlik destanlarını anlatıyordu. Bir destandaki bir söz onu çok etkiledi;
“At ölür meydan kalır,
 Yiğit ölür namı kalır.”
Destanlar Hakan kızının da çok hoşuna gidiyordu. Alpamış Destanı’ndan, Manas Destanı’ndan upuzun bölümleri ezbere biliyordu.
Tabi bütün gece konuşma ile geçtiği için Hakan kızı erken kalkamıyordu. Ayrılacakları gün beyin oğlu arkadaşlarına, söz verdiği gibi erken yola çıkmak için şafakla beraber uyandı.
Goncagül uyuyordu. Ona bir mektup yazıp kılıcının yanına koydu. Mektupta en erken zamanda gelip onu alacağını yazıyordu.
Goncagül kalkınca bey oğlunu aramaya koyuldu, bulamayınca atını doğuya doğru sürdü. Yolda bir çobana rastladı. Ondan keçe bir elbise satın aldı, bir erkek elbisesi giydi.
Sora sora Tufan Kalesi’nin yolunu buldu. Kaleye vardığı zaman onu kaleye almak istemediler. Kapıdakilere beyin davarını gütmeye geldiğini söyledi.
Fakat kaleye gittiği zaman davul sesleri duydu. Beyin oğlu evleniyor dediler. Saray kadınlarından birine durumu sorup öğrendi.
Bir köşede kendi elbisesini giydi. Bir cariye vasıtası ile ormanda topladığı meyveleri beyin oğluna gönderdi. Sepetin alt tarafına beyin oğlunun bıraktığı mektubu koydu.
Annesi, beyin oğluna kendi akrabalarından bir kızı eş olarak vermek istiyordu. Goncagül beyin oğluna kendi hakan babasının ülkesine gittikleri takdirde daha mutlu olacaklarını söyledi.
Tam ayrılacakları sırada gelinin kardeşlerinden biri Goncagül’ü attığı bir ok ile yaraladı.
Yarası ağır değildi. Ancak okun zehirli olduğu tahmin ediliyordu. Kaledeki hekimbaşı hazırladığı bir ilaç ile Goncagül’ü iyileştirdi.
Gençler tekrar yola koyuldular. Han kızı, bey oğlunu kendi sarayına götürdü. Kırk gün kırk gece düğün yaptılar.
Hakan yaşlanmıştı, tahtını damadına bıraktı. Goncagül değerli bir kraliçe oldu. Bey oğlu ile devleti güzelce yönettiler.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
DEVLET BİLİNCİ
        
1958 senesinde Gazi Eğitim Enstitüsünde Sanat Tarihi hocamız Nurettin Can GÜLEKLİ yarın siz Kıbrıs Türk Cumhuriyetini kuracaksınız demişti.
Gerekçesini şöyle açıklamıştı;
“Tarihte hep Türk Devletleri vardır. Türkler yok edilmek istedikleri zaman hep varlıklarını sürdürmek için hep devletler kurmuşlardır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KİMDİR EŞEK ?
 
“Taşların Üstünde Yatan Adam”
 
1958 yılında o zamanki adı ile Omorfo Öğretmen Kolejinde öğrenci idim. Sınıfımızda Mustafa isimli bir arkadaş vardı. Herkese garip, anlamsız şakalar yapardı. Sonra da karşımıza geçer, pis pis gülerdi. Mesela:
Bir akşam geldiğimde benim karyolamın da iplerle yükseltilip boşlukta durduğunu, yatağımın boşaltılmış olduğunu görmüştük. O kendi yatağında yatıp bekler, kurbanının nasıl üzüldüğünü zevkle seyrederdi.
Ertesi gün de karşımıza geçer kendinin ne kadar açık göz olduğunu övünerek anlatırdı. O zaman Rumların E.O.K.A, terörünün tırmandığı bir dönemdi. Biz arkadaşlar ile birbirimizi desteklemek için her gayreti gösterdiğimiz bir ortamdı. Kolejde yüz öğrenciden yirmi beş kişi Türk öğrenciydi. Ve kolej Rumların çoğunlukta olduğu bir kasabada idi. Onun için Mustafa’nın tatsızlıklarına cevap vermek istemiyorduk. O bizim sabrımızı taşırmak için elinden geleni yapıyordu. Bizim susuşumuzu da eşeklik olarak tanımlıyordu.
Bir akşam yine hepimize eşeklik bastı. Arkadaşımız İbrahim ona şöyle dedi;
“Asıl eşek olan sensin!”
Ve hepimizi onun yatağının etrafına çağırdı. İbrahim şöyle dedi;
“Eşekler taşın üstünde yatar. Şimdi sen yatağından kalk bakalım neyin üstünde yatıyorsun!”
Mustafa biraz kalkmakta nazlanınca arkadaşlar onu iterek kaldırdı. Sonra yatağı salladılar. Yatağın içi taş dolu idi. Taşlardan beş altı tanesini yan tarafta açılan bir yarıktan çekip çıkardılar. İbrahim bunun üzerine şöyle dedi;
“Gördünüz mü eşek kimdir? Bu kadar zamandır, Mustafa her tatsızlık yaptığında onun yatağına bir iki taş koyduk. Şimdi artık yatağı taş dolu. Fakat o duyarsız bir eşek olduğu için kendi yattığı yerin taş dolu olduğunu göremedi. Çünkü onun kalbi de taştır. Kendisi de taş kafalıdır.
O günden sonra Mustafa’nın bir tatsızlığını görmedik. Kısa bir süre sonra kolej Lefkoşa’ya taşındı. Ben amcamın evine taşındım.
Arkadaşlar da Yeni Cami Mahallesinde öğrenci yurdu haline getirilen bir binaya taşındılar.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
AMCAMIN SUNDUĞU KOKTEYL
 
 
Bir gün Zekayi amcama ziyarete gittiğimde bana inanılmaz güzellikte bir içki sundu. Onun ne olduğunu sordum;
“Bu bir sırdır, söylenmez.”
Dedi. Bunun sebebini sordum;
“Her deneyimde bir bilinmeyen unsur olması onu çekici kılar! Böyle bir olayı unutulmaz kılan o bilinmeyen unsurun cazibesidir. Sen bu içkiyi bir ömür unutmayacaksın:”
dedi.
 
 
 
 
 
 
 
YAŞAM SAVAŞINDA DİRENENLER
 
 
Babam 79 yaşında iken hala bahçe işleriyle uğraşmaya devam ediyordu. Bahçesi evden beş kilometre uzakta idi. Yetiştirilen ürünleri kardeşim arabası ile evlerinin yakınındaki açık pazara getiriyordu.
Bir ara hem yolcu arabası, hem yük arabası arızalandı. Babam tahtadan bir el arabası yaptı. Dört beş kasa sebzeyi o araba ile pazara taşımaya girişti.
Çok sıcak bir yaz günü onları taşırken, kan ter içinde kalmıştı. Biz babamı görünce, bu kadar kendisini yormamasını söyledik. Canı sıkılmıştı;
“Ben mi size nasihat edeceğim? Siz mi bana öğüt vereceksiniz?”
dedi. Söyleyecek söz bulamamıştık. O zaman bize şöyle dedi;
“Ben dikkat ettim bizde kırk yaşından sonra çoğu insanımız hayat mücadelesinden vazgeçer. Pek azı da hayat mücadelesine devam eder. Yaşam savaşından vazgeçenler ya bunar, ya hastalanır veya ölür. Şu anda ben hepinizden daha sağlıklıyım!”
Hepimiz susmuştuk. Gözlerimin içine baktı. Hepimize ilettiği gerçek hayat deneyimlerinden süzülüp gelmiş bu bilgelik taşan sözler karşısında büyülenmiştik.
Suskunluğumuz ona hak verdiğimizin kanıtı idi. Hepimize yunmuş, arınmış bilgenin sevecen gözleri ile baktı;
“Var mı bir diyeceğiniz?”
dedi. Ona yürekten hak vermiştik. Kısa bir süre sonra “İçinizdeki Başarı Mekanizması” isimli değerli bir kitap özeti okudum. O eseri okuyunca yaşantım değişti.
Ondan sonra emekliye ayrıldığım halde tekrar üniversiteye döndüm. Yaratıcı Düşünce dersleri vermeye başladım. Arkasından bilgisayar öğrendim. Resim yanında seramik ve sayısal fotoğraf çalışmaları yaptım. Daha önce ciddi sağlık sorunları yaşadım.
İki defa kalp krizi geçirdiğim halde devamlı çalışma ve öğrenme, benim daha sağlıklı yaşamama olanak vermişti.
Bütün bunları düşündüğümde babamın bana ben altmış yaşımda olduğum zaman verdiği öğütleri hatırlarım.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KAZANDIN ÇÜNKÜ !
 
 
Bir avukat Rum avukat ve toplum lideri Klerides’e şöyle der;
“Ben bu davayı kazandım!”
Bunun üzerine Klerides kanun kitabını açar ve ilgili kanun maddesini göstererek şunu söyler;
“Evet kazandınız! Çünkü tesadüfen karşında güçlü bir adam bulamadın. Boş meydanlarda yarış her zaman hangi at değerli bir koşucu sayılan asıl zafer diye kutlanması gereken güçlü rakiplerin olduğu bir ortamda zafer kazanmadır.”
Bir at sahibinin atını boş bir meydanda koşturup “Ben kazandım” diye övünmesi anlamsızdır. Asıl zafer diye kutlanması gereken olay, güçlü rakiplerin olduğu bir ortamda ciddi gayret göstererek başarı elde etmesidir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
DEVİN SIRRI
 
“Bir Ayhan MENTEŞ Masalı”
 
Evvel zaman içinde bir padişahın çok sevdiği bir şehzadesi vardı. 18 yaşına geldiğinde öğretmenlerinin anlattığı hikayelerin etkisi ile dünyayı tanımak, gezip maceralar yaşamak istedi.
Şehzade düşüncesini babasına açıkladığında padişah çok sevdiği oğlunun maceralara atılmasını istemedi. Ancak şehzade çok iyi yetişmiş, çevresine güven telkin eden; hem akıllı, hem güçlü, hem de becerikli bir insandı. En zor durumlarda bile yaratıcılığı ve becerileri sayesinde mutlaka bir çıkış yolu bulurdu.
Yola çıkmadan önce babası ona atalarından kalan en iyi silahları verdi. Padişah ona bir at seçmesini söylediğinde, O, Rüzgar Gülü isimli atı çoktan seçmişti. Rüzgar Gülü akıllı, güçlü ve sadık bir hayvandı. Çocukluğundan beri onunla inanılmaz anılar yaşamıştı.
Şehzade sabah sabah saraydan törenle uğurlandı. Anacığı arkasından dualar okudu, tütsüler yaktı. Ona tılsımlı bir pazubent hediye etti. Saray kapısından çıkarken ona şerbet ikram edildi, arkasından sular döküldü.
Şehzade öğle üzeri bir ormana girmişti. Az sonra ilginç bir durum ile karşılaştı. Yerde yatan vurulmuş bir geyik vardı. Geyiğin başında genç bir avcı, yanında da güzel bir sevgilisi vardı. Ayrıca geyiğin başında bir aslan, bir kartal, kir köpek ve bir de karınca vardı. Onların hepsi oturmuş geyiği nasıl pay edeceklerini tartışıyorlardı.
Şehzadeyi görünce onun geyiğin bölüşülmesinde aracı olmasını istediler ve şöyle dediler;
“Eğer herkesi memnun edecek adil bir bölüşme yaparsan seni ödüllendireceğiz.”
Şehzade şöyle bir bölüşme yaptı. Aslan, geyiğin iki budunu alacaktı. Aslana bölüşmede aslan payı verilmesi gerekirdi. Avcı ile sevgilisine yürek ve ciğer verilecekti. Köpek geyiğin ön ayaklarından birini alacaktı. Kartala geyiğin iç organları verilecekti. Kendisine de geyiğin bir ayağı verilirse memnun olacağını söyledi. Karıncaya da geyiğin başını ayırdı.
Şehzade kılıcı ile geyiği parçalara ayırdı ve herkese payını sırası ile teslim etti. Sonunda herkes payını afiyetle yiyince sıra şehzadeye ödül verilmesine geldi. Avcı şehzadeye sihirli bir ok ve yay verdi. Aslan şehzadeye yelesinden tüyler verdi ve şöyle dedi;
“Sevgili şehzade yolculuğun sırasında başınız derde girerse size verdiğimiz tüyleri avucunuzda ovuşturun ve şunu deyin; Yarabbi beni aslana dönüştür. Hemen dileğiniz olacaktır. İnsana dönüşmek istediğiniz zaman da; Yarabbim beni insana dönüştür derseniz; yine dileğiniz gerçekleşir.”
Sıra Kartal’a gelmişti. Kartal ona tüylerinden birini verdi. O da ona aslanın söylediğine benzer şeyler söyledi. Kartal şehzadeye şöyle dedi;
“Sevgili şehzade bir gün zor duruma düştüğünüzde kartala dönüşme sizi kurtarabilir. O zaman size verdiğim tüyü ovuşturun, hemen kartala dönüşebileceksiniz. Tekrar insan kılığına dönmek isterseniz Allah’a dua edip dilekte bulunmanız yeter.”
Arkasından köpek de tüylerinden verdi ve aynı şeyleri söyledi. En sona karınca kalmıştı. Karınca şunları söyledi;
“Bazen küçük olma, görünmez olma işe yarar. O zaman size verdiğim sihirli tohumu kullanırsanız dileğinize kavuşabilirsiniz.”
Dedi. Şehzade orman içinde ilginç görüntülerle karşılaştı. Akşama doğru bir tepenin üzerinde duran bir kale gördü. Kale üç katlı idi ve üzerinde minare gibi kuleler yükseliyordu. Şehzade kale kapısına geldiği zaman, içeri girmesinin imkansız olduğunu anladı. Bunun üzerine aklına kartalın verdiği tüyün marifetini denemek geldi. Hemen kartal tüyünü çıkardı ve;
“Yarabbim, beni kartala dönüştür!”
Dedi. Hemen kartala dönüşünce uçarak kalenin yukarı katlarındaki bir penceresinden içeri girdi. Kulede genç ve güzel bir sultan kızı ile karşılaştı. Hemen tekrar insan kılığına döndü.
Sultan kızı onu bir devin kaçırdığını ve bu kuleye hapsettiğin anlattı. Şehzadenin kokusunu alan devin hemen geleceğini ve onu parçalayacağını söyledi.
Bunun üzerine şehzade karınca kılığına dönüştü. İnsan kokusunu alan dev, hemen büyük gürültüler çıkarak prensesin yanına geldi. Ona kimin geldiğini sordu. Şehzade karınca kılığına girdiği için onu göremedi. Bu defa dev güvercin kılığına girerek kaleden uçup gitti. Şehzade hemen kartal kılığına girerek peşinden gitti. Dev yakalanacağını anlayınca tavşan kılığına girip çalıların arasında kayboldu. Bu defa şehzade köpek kılığına girerek onu çalılıkların arasında aradı.
Dev tekrar güvercin kılığına dönüşünce şehzade onu yine kartal kılığına girerek pençeleri arasına aldı ve parçaladı. Sonra kuleye çıktı ve Sultan Kızını kurtardı. Bu defa ikisi de sevinç çığlıkları attılar.
Şehzade Sultan Kızını babasına götürdü. Padişah oğluna çok güzel bir düğün yaptı. Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine.
 
 
 
 
 
 
ÜÇ GÜZELLER
“Bir Ayhan Menteş Masalı”
 
         Vaktiyle bir padişahın birbirinden güzel üç kızı varmış. Padişah, onların yetişmesi ilim irfan sahibi olması,ruhen gelişmesi ve bedenen güçlenmesi için ne gerekiyorsa yapmış, her olanağı sağlamıştı.
         Gel zaman git zaman kızlar büyüyüp evlenme çağına gelmişler. Padişah, çağırıp onların fikirlerini almış. En büyük kızının ismi Gül Sultan’mış. Fikri sorulduğunda babasına şöyle demiş: ‘’ Ben düşüncede ve yaşamda gülden güzelden yanayım. Güzel insanlara hayranım, en güzel olan insanlardan birinin eşim olmasını isterim’’
         Ortanca kız Cihannüma Sultan; ‘’ Ben akıldan yanayım, bana eş olarak en akıllı biri yakışır’’ buyurmuş.
         En küçük sultan kızı Sümbül Sultan ise şöyle demiş: ‘’ ben küçüğüm, beni ancak en güçlü olan bir eş koruyabilir. Onun için ben güçlüden yanayım’’. Padişah vezirlerini çağırmış. Kızların görüşlerini, duygu ve düşünceleri anlatan, bir bilmece gibi sözleri yorumlamalarını istemiş.
         Ferman böyle olunca; vezirler yanında ülemaya, din ve devlet büyüklerine danışılmış.Danışılan, akıl sorulan ulema ve vezirler en güzeli belirlemede epey güçlük çekmişler. Boy bos nasıl olmalıydı, kişinin boyu bosu güzel olması için nelere sahip olmalıydı. Bu konuda kırk gün kırk gece tartışılmış. Büyüğe koymuşlar olmamış küçüğe koymuşlar sığmamış. Tariflerden tarif beğenmek kolay olmamış.
         Sonunda ak saçlı,ak sakallı vezirlerden en bilgilisi Burhan Paşa şöyle demiş: ‘’ Ulu hakanım! Güzellik yüreğin derinliğinden gelmelidir. Kalbde iyilik olmalı ki gözde ışıma olsun. Kara kalpli insanın en güzel eli, ayağı ve yüzü de olsa zamanla çarpılır. İçindeki kara, ruhundaki çarpıklık dışına vurur. Yüreğinin karanlığı bakışına siner. O halde en güzel huyları olan bilge bir yiğit Gül Sultan’ı mutlu edebilir. Ülkemizin ender yetiştirdiği Beylerbeyi Doğan Paşanın oğlu Tulun Çelebi böyle bir kişidir. Tulun Çelebi yaşadığı çevreyi imar eden, bilgisine herkesi hayran bırakan, yüreği coşkulu, kalemi kuvvetli, şairleri koruyan, fakirleri doyuran yetkin bir kişidir. Hem (hüsnü hat) hem hüsnü ahlak sahibi bir bey Gül Sultan’a pek yaraşır. Dilediğimiz ikisinin mutluluğudur. İnşallah padişahımız kızının mürüvvetini görür de Gül Sultan güzel bir yuva sahibi olur. Onun istediği güzellik ise bizim dileğimiz de onun mutluluğudur. Padişahım varın Beylerbeyi Doğan Bey’e haber salın, oğlunu alıp saraydaki şölene buyursunlar’’ .
         Padişahın ortanca kızı Gülizar Sultan en akıllı damat adayını eş olarak istemişti. Acaba akıllı kişi neydi? Nasıl özellikleri vardı diye vezirler 40 gün 40 gece onu tartıştılar. Kimileri: ‘’ Akıl yaşta değil baştadır’’ dediler. Kimileri: ‘’Akıl olmayınca başta ne kuruda biter nede yaşta’’ dediler. Ayrıca laf uzadıkça görüşler çoğaldı. Bazıları çok gezen, bazıları çok okuyan akıllıdır dedi. Kılı kırk yardılar ve sonunda şöyle bir karara vardılar: ‘’ Bildiğimiz üzere padişahım öz söyleyip, çok iş yapan, çok danışıp hemen karar vermeyen, karar verince de bir dediğini iki etmeyen,kendini gözetirken başkasına zarar vermeyen, dili özlü,sözü doğru,daima doğrudan yana olan, yüreği pek, görüşü keskin, hem dinlemesini, hem konuşmasını bilen, ona buna uymayan, kötü ile iyiyi bir koymayan, küçüğü seven, büyüğü sayan,töreye uyan,zayıfı koruyan,güzeli seven, hatır bilen,güçlükten yılmayan,sözünden dönmeyen, ele zarar vermeyen, tatlı söze doymayan,fakir halkı soymayan; yüreğine kin koymayan, çok çalışan tez alışan,bulduğunu değerlendiren, bilgiye doymayan büyük ile büyük küçük ile küçük olan insan akıllı kişidir’’ dediler. ‘’ Haznedar Sakıp Ağa’nın küçük oğlu Hayreddin Çelebi böyle bir kişiliği olan hayırlı bir insandır ‘’ dediler.
         Padişahın küçük kızı Sümbül Sultan da küçük olduğu için onu koruyacak güçlü bir kişi ile yuva kurmak istediğini söylemişti. Vezirler ve ulema güçlü kişi kavramı üzerinde de epey durdular.
Güçlü kişi pazuları güçlü olan mı ?
         Kafası güç sorunları çözen biri mi güçlü sayılırdı. ?
         Türlü türlü güçlü kişi tanımları yapıldı. Ulemaların bir kısmı bedenen güçlüden yana idi. Tarihciler iktidarda olacak olanlar için güçlü karakter ve bilgiliden yana oy kullandılar.
         Tartışma uzun sürünce de güçlü fikir yapısı olan vezirler daima bir uzlaşma yolu buldular. Sonunda Hassa Mimarı Eyyub Efendinin oğlu Şehzuvar Efendi üzerinde anlaşmaya varıldı. O şahıs divanda baş katipti iyi bir tuğrakeş olarak ün yapmıştı. En zor yayları o kurardı. Onun her işinde güç ile incelik nezaket ile sadelik vardı.
         Vezirler kızları çağırdılar durum bilgilerine sunuldu. Tez düğün hazırlıkları yapıldı.
Kırk gün kırk gece düğün yapıldı. Onlar erdi muradına biz de onları mutlu bıraktık. İnsanlar bilgi ve akıl yoluyla mutluluk yolunda ilerlemek istedikçe daima güzel düğünler olur.
         Nikahlar kıyılırken saray kapısına bir derviş geldi. Padişahın üç kızına da birer elma,birer de tesbih verdi. Dağarcığında küçük bir torba verdi. Oda nedir.? dediler.
         Gelinlerin başından birer avuç buğday serperseniz döl bereketi azim olur dedi. Tesbih niye dediler ‘’ya sabır!’’ diyenler muradına tez erer dedi. Peki elma niye dediler
‘’ o bir sırdır’’ dedi. O sırrı anlamak isteyenler elmalara bakıp kaldılar. Ertesi gece hepside ayvayı yedi. Elmalar hatıra olarak saklandı.
 
 
 
KIYIDAKİ ÇADIRDAKİ ÇIPLAK İSKOÇ KIZI
 
 
Evimiz Limasol kasabasında deniz kıyısına yakındı. Bütün yaz her gün denize girerdik. İskoçya’dan Kıbrıs’a göç etmiş olan bir aile bizim eve yakın bir sahil kıyısında kumsalda bir çadır kurmuşlardı. Ben o zamanlar amatör genç bir resim sanatçısı idim. Her yerde her zaman resim çalışırdım. O gün yine kıyıda resim çalışıyordum. Onların çadırı yirmi adım ötede idi. Bir aralık ailece gelip resmime baktılar. Sonra beni çadırlarına davet ettiler. İçmem için soğuk meşrubat ikram ettiler. Ailenin kızı 16 yaşında bir genç hanımdı. Çok şakacı idi. Bir aralık karşımda otururken göz göze geldik. Çömelmiş oturuyordu, altında iç çamaşırı yoktu. Bir ara tatlı bir gülümseyiş ile yüzüme baktı. Annesi ikimizi de gözlem altına almıştı. Bir aralık ikimize de gülümseyerek şöyle dedi;
“- Şimdi bize düşen görev, bu iki genç insanın mutluluğu için onları başbaşa bırakıp dışarı çıkmaktır. Doğrusu ayrı bir kültürden geldiğimiz için böyle bir olayın olabileceğini düşünmemiştim.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÖLÜM VE MUZ AĞACI
 
 
Çocukluğumda Menteş dedem bana her konuda hikayeler anlatırdı. Bir gün beni teyzemin bahçesinden muz toplarken görünce yanıma geldi.
“- Muz ağacının hikayesini biliyor musun?”
dedi. Ben bir muz hikayesi biliyordum ancak o bana bilmediğim bir hikaye anlatacağını söyledi.
İnsanların ilk yaratıldığı günlerde tanrı onları karşısına alıp konuşmuş. Tanrı;
“- İki türlü ölüm var hangisini tercih ederseniz sizi o tür ölümle tanıştıracağım demiş. İnsanlar nasıl yani demişler.
1 nci ölüm gökyüzündeki ayın ölümü gibi demiş. İnsanlar ikinci ölüm şeklini çok merak etmişler. Tanrı onarı bir muz bahçesine götürmüş. Bakınız burada gördüğünüz gibi anaç muzlar ölünce etrafta yeni muz fidanları biter ve muzların yaşamı devam eder.
1 nci ölüm şeklinde ay ilkin azar azar büyür. Sonra azar azar yok olur demiş.”
Muz öldüğü zaman geride gittikçe çoğalan yavrularını bırakır. Ay ölüme giderken geride bir şey bırakmaz. İnsanlar geride, yavrularını, eserlerini bırakacakları muz benzeri bir yaşamı ve ölümü seçtiklerini söylemişler.
 
 
 
 
 
 
HAYALLER VE GERÇEKLER
 
 
1969 yılında vapurla İngiltere’ye gidiyordum. Türk olduğumu anlayan bir Yunanlı benimle konuşmak istedi. Hemen sözü Kıbrıs meselesine getirdi. Ve bizim Kıbrıs’da Makariyos idaresi yerine Atina rejimini kabul etmemizi tavsiye etti.
Bizim için böyle bir yönetimi tavsiye ettiğini ve bunda samimi olduğunu söyledi.Ben;
“- Yunanistan’da Batı Trakya Türklerinin acıklı durumunun ortada olduğuna göre sizin samimiyetinize nasıl inanabilirim?”
Dedim.
“- Sizin Enosis’i istemeniz bir hayal olmaktan öteye gidemez!”
dedim. O bana şunları söyledi;
“- Eğer insan hayallerine sıkı sıkıya sarılırsa hayalleri gerçek olur!”
Ben de şunları söyledim;
“- Hayallerin gerçek olması için çok defa mutlak ölümü göze almak lazım! Siz de bunu yapamazsınız!”
dedim. Ben bunları kızgın bir ifade ile söyleyince hemen geri adım attı.
“_ Artık sömürge çağı geçti!”
dedi.
 
 
 
 
YAŞADIĞIM EVİ GÖRMEYE GELEN DOKTOR
 
 
1962 Larnaka’da Bekirpaşa Ticaret Kolejinde resim öğretmeni olduğum sırada bir sağlık sorunum olmuştu. Bir doktora muayene olmaya gittim.
Kasabanın fakir, bakımsız bir mahallesinde oturuyordum. Doktor bana evime gelip inceleme yapmak istediğini söyledi. Onun arabasıyla bizim eve geldik. Resimlerimi gördü.
Çevremi inceledi. Sonunda bana şunları söyledi;
“Sen duygulu, hassas yaratılışlı bir insansın. Böyle bir insanın o ortamda mutlu olması mümkün değildir.”
Bu defa yaşadığım çevredeki toplum olarak sağlığımızı olumsuz etkileyen unsurları incelemeye, araştırmaya başladım.
100 metre ötede halkın Boklu Dere dediği bir dere vardı. Bu derenin nasıl ıslah edilebileceğini araştırayım dedim. Kasabanın ileri gelenleri ile konuştuğumda bana şunu söylediler;
“Burada liderimiz Dr. Orhan MÜDERRİSOĞLU’dur. Kim bu pis dereyi düzenlemeye dair çalışma yaparsa karşısında onu bulur.”
1968 de bazı mücahit gençlerin yemeğinde bulunmuştum. Bazıları ile konuştuğumuzda şunu söylediler.
“Miço isimli aşçı hint keneviri satarak gençlerimizi zehirliyor. Liderimize bu adamı neden engellemiyorsun dedik. Bize verdiği cevap ilginçti. Aynen şunu dedi;
“O benim adamımdır, ona dokunmayın.” “
 
 
 
 
 
AYNI DAMDA İKİ DEĞİŞİK İKLİM
 
 
Yazın, insanların damda uyuduğu sıcak bir şehirde, ilginç bir olay yaşanmıştı. Bir kaynana, sevmediği gelininin, oğluna sarılıp yattığını görünce kıskançlık krizleri geçirecek kadar canı sıkılmıştı.
Hem gelinini, hem de oğlunu o sinir ile itip kakalayarak uyandırdı. Onlara şöyle bağırdı;
“Bu sıcakta bu kadar birbirinize sokulursanız kesin hasta olursunuz. Hadi bakalım ayrı yatın!”
Biraz sonra damın avluya bakan sağ köşesinde, sevgili kızı ile büyük hayranlık duyduğu ciğerparesi damadının uyumak üzere olduğunu görünce onlara şöyle seslenmiş.
“Yavrularım hava epey serin, siz birbirinize sevgi ve şefkatle sarılın. Yoksa böyle aranız açık uyursanız üşütüp rahatsız olursunuz.”
Gelin hanım bunları duyunca kalkmış. Ellerini gök yüzüne kaldırmış ve dua etmeye başlamış. Kaynana neden dua ediyorsun deyince şöyle demiş;
“Güzel Allahım az ileride yarattığın o güzel serin havadan bize de gönder. Ya rabbim! Ne büyüksün! Dilersen aynı damda ne güzel farklı iklimler yaratırsın.”
Kaynana buna kızmış ve şöyle demiş;
“Şimdi bir fırtına gelirse seni damdan uçurur!”
Bir hafta sonra gelin uyurken birisi uzun bir iple onun ayağını bağlamış. İpi aşağı sarkıtıp huysuz katıra bağlamış. Katıra birisi bıçak atınca katıra bağlı ipe ayağı bağlı olan gelin damdan düşmüş.
Ölümcül ağır yaralanmış. Ancak kaynana o gece şehirde değilmiş. Gelinin anasına bu olay anlatılmış. O şöyle demiş;
“Şeytan da dağdadır ancak şerri her tarafa dokanır!”
Bu hikayeyi bana Limasol’da Nalbant Halil Efendinin karısı Zehra Nine anlatmıştı. Bu hanım Kıbrıs’ın tanınmış simalarından Halil Hamza’nın annesi idi.
Limasol’da dayım Ahmet Çavuş’un ve yengem Ülfet Hanımın komşusu idi.
Zengin bir mizah duygusu olan bu hanım anlattığı komik ve trajik hikayeler ile tanınırdı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
MEVZİDEN İKİ TANE
MAKİNALI TÜFEK ALAN ADAM
 
 
1968 senesinde Türkiye Kıbrıs’a bir çıkarma girişiminde bulunacağı haberleri yerel bir radyodan yayınlanıyordu. O zaman ben Larnaka’da öğretmendim.
Bir kahvede toplanmış heyecanla haberleri dinliyorduk. İkinci Dünya Harbine katılmış yaşlı bir Kıbrıs’lı Türk çok heyecanlanmıştı. Ağlayarak Allaha dua ediyordu. Yarabbim savaş olmasın milletimiz ölmesin diyordu.
Orada bulunan Hüseyin CURCİOĞLU isimli bir genç ona;
“Sen korkaksın onun için harp istemiyorsun!”
dedi. Adam hemen ortadan kayboldu. Yarım saat geçmeden iki makinalı tüfekle geldi. Bu silahlar yakındaki bir Rum mevzisinden alınmışlardı.
O yaşlı mücahit o zaman şunları söyledi;
“Bakın görün işte ben korkağım, o korkaklığımla gidip Rum askerleri ile boğuşarak bu iki silahı getirdim.
Siz cesur olduğunuzu söyleyen beyler gidin şuradaki mevzilerden iki çöp getirin. Sonra yeniden konuşuruz!”
CUNCİOĞLU susup kalmıştı.
 
 
 
 
 
 
BU RESİM HOCASI ZEKİ Mİ?
 
 
Kıbrıs’da Rumlarla giriştiğimiz özgürlük için direniş savaşımızda yönetici durumunda olan bir çok insan yönettikleri insanlara nasıl davranacaklarını bilmiyorlardı.
Onun için zaman zaman tatsız olaylar yaşanıyordu. İyi bir eğitim almış üniversite mezunları er olarak görev yaparken, ilk okul mezunu bazı kişiler komutan olarak atanabiliyordu.
O kişiler çok defa iyi eğitimi olan, öğretmen, mühendis ve üniversite mezunu memurları baskı altına almak için onlara kötü harekette bulunabiliyorlardı.
Mesela Larnaka Sancağında bulunan bir komutan bir lise hocasına olmadık tatsızlıklar yapıyordu.
Talim sırasında onun yanına geliyor, yanlış komutlar veriyor; sonra gidip o arkadaşı Türkiye’den gelen iyi eğitim almış bir subaya şikayet ediyordu. Komutanlardan biri Binbaşı Güngör idi. Binbaşı Güngör yapılan şikayetlere gülüyordu.
Bir gün cahil komutan ile Binbaşı Güngör arasında şöyle bir konuşma geçti;
“Bu resim hocasını niye çekiştiriyorsun? Anlaşamıyor musunuz? Neden anlaşamıyorsunuz? Onun kişiliği, zekası hakkında ne düşünüyorsun?”
“Komutanım bu adam zeki mi? Yoksa geri zekalı mı anlayamıyorum.”
Göngör komutan güldü ve ona şöyle dedi;
“Sana insanları bu konuda değerlendirebilmek için bazı sorular sorayım;
1.     Güçsüz olan biri güçlü gibi iş yapabilir mi?
2.     Güçlü olan biri isterse güçsüz gibi görünebilir mi?
Veya şöyle diyelim; çok zengin olan biri isterse fakir gibi davranabilir mi?
Ancak şunu sormak lazım fakir biri zengin olan birinin yaptıklarını nasıl yapacak?”
Oradakiler alaylı alaylı gülünce tartışmayı başlatan bu işe giriştiğine pişman olmuştu.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
“Ne aradığını bilmeyen
Bulduğunu anlayamaz”
Bir sanat tarihi hocası arkadaşım anlatıştı. Bir tanıdıkları Amerika’dan kalkıp Pablo Picasso’yu bulmak için Fransaya gelirler. Onlar Paris’e geldikleri zaman büyük ressamın Güney Fransaya bir sahil şehrine taşındığını öğrenirler.
Oradan kalkıp Güney Fransa’ya giderler. Sahillerinde gezinirler, gittikleri yerlerde fotoğraf çekerler. Sonuçta Piasso’yu bulamazlar. Ülkelerine geldikleri zaman çektikleri filmleri bir dernekte gösterdikleri sırada bir gazeteci;
“- İşte! Picasso orda sahilde idi.”
Filmi baştan gösterdiklerinde Picasso’nun sahilde kumlar üzerinde mitolojik figürler çizdiği fark edilir. Oradaki bir eleştirmen şöyle der;
“Ne aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz.”
Kıyıda kısa bir şort giyen, çıplak yaşlı adamın kumlar üzerinde Pan figürü, orman perileri ve Centauros[1] figürleri çizen meğer Picasso imiş. Onu arayanlar onun yanından geçip giderken varlığının bile farkına varmamışlar.
 
 


[1] Yarısı insan, yarısı hayvan mitolojik varlık.
Bugün 79 ziyaretçi (154 klik) kişi burdaydı!

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=